24
Ağu

Nil’in Kuyusunda

vakit geçmiş,
gül solmuş,
su kurumuş,
ve bir kalp atımı zaman kalmamışsa
zarifoğlu olsan ne fayda
sığdıramazsın hissini canıma

sönünce göğün yıldızları,
alemlerin tahtı,
bir sultanın bahtı,
Musa’nın asası,
Nil’ler hikmetine yarin olmuşsa
bir peygamber olsan ne fayda
sığdıramazsın bundan böyle sevdanı canıma

Baran Tezdönen – 25 Ağustos 2019


1
Eyl

İsmail’in Kendi Kendine Delirmişliğine Dair Hikayat

İsmail her sabah ne yapacağını bilmemeye uyanır
nasıl dayanacağını ve değmeden aralarından
nasıl geçip gideceğini düşünerek uyanır
rutubetli odada, dar yatakta
Allah’a şükrederek doğrulur yatağından
‘şükredecek neyin var lan?’ der iç sesi
‘tövbe de!’ der iç sesine, kendi kendini susturur
iç ses nedir bilmez esasında İsmail
onu şeytan zanneder
öyle avunur

Kazara dünyaya gelmiştir İsmail
kazayla da öleceğine inanır
iki kaza arasında
bir biriktirdiği kaza namazlarına hayıflanır
bir de etrafında olup bitenlere şaşırır
ota, kuşa, balığa
sadık bir köpek gibi
alarmla uyanan insanlara
-İsmail hiç alarmla uyanmaz-
simitçiye, dolmuşçuya, sucuya
herkese ve her şeye şaşıra şaşıra
yatağının rahminden derin bir kaygıyla
açılır dünyaya İsmail

Az okumuş olsaydı
ontolojik kaygı derdi buna
ama ontoloji nedir bilmez
çocukken geçirdiği
menenjite yorar tuhaflığını
anası evlenmemişliğine yorar
babası deliliğine
mahalleli…
onlar hiçbir şeye yormaz
onlar kapı önlerindeki
çürümüş yapraklar kadar
üzerinde durmaz İsmail’in
çünkü onlar bencil ve kabadır
çocuklarından, faturalarından
mahallenin namusundan ve belediyenin ilgisizliğinden
dedikodudan ve çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmezler
yanı başlarından her gün
bir dağ devrile devrile
geçer gider de
fark etmezler
İsmail bir hayalet gibi
yürür gider de aralarından
görmezler

Kalabalıkların arasında usulca takılır İsmail
işiyle, gücüyle, kendisiyle cebelleşir
ara sıra güzel giyimli kızlara bakar içinden
ara sıra yakışıklı oğlanlara hayıflanır içinden
ara sıra yorulur, ustasına söver içinden
İsmail dışarda hep içinden yaşar
içinden dışına doğru anlamaya çalışır dünyayı
beceremez, çaresiz
Allah’a havale eder

Haftada bir sinemaya gider İsmail
ibadet ciddiyetiyle haftada bir sinemaya gider
her pazar
18.45 seansı
bayramlıklarını bir bayramlarda
bir de sinemada giyer
bir tek orada
ışıklar kapanıp
perde parladığında
kendisini dünyanın geri kalanıyla
eşit hisseder İsmail
eşitlik, kardeşlik, özgürlük
sadece orada mümkündür onun için
belki de bunun için İsmail
bir film gibi yaşar da hayatı
az geriye çekilip
izleyemediği için kendini
kahreder

Hiç mi rahat etmedi İsmail?

askerdeyken iyiydi

yat İsmail dediler yattı

kalk İsmail dediler kalktı

mütemadiyen emredersiniz diye bağırdı İsmail

onlar emretti İsmail yaptı

o zamanlar rahattı

postalıyla şapkası arasına sıkıştırıp beynini

karışmadan etliye sütlüye

on sekiz ay tuhaflığını kimselere fark ettirmeden

yeşiller içinde takıldı

İsmail hiç aşık olmadı mı? oldu elbet
ama kimseler bilmez
mutlu olmadı mı hiç?

kuvvetli ve vakur
dünyayı yerinden oynatacağını hissettiği zamanları olmadı mı?

olmaz mı oldu elbet

ama bunlar kendisi dahil kimse için

hiçbir şeyi değiştirmez

az mitoloji bilseydi

Sisifos’un yaşadığına benzetirdi yaşamını

ama İsmail mitoloji de bilmez

iki uyku arasına yaşamak belasını

sıkıştırır da İsmail

bazen uykusu gelmez

Yatağının dışında İsmail

çalışır

anasını mutlu etmeye çalışır

tanıdıklarını idare etmeye çalışır

ustasının saçma sapan isteklerini

emir telakki edip yerine getirmeye çalışır

eşek gibi çalışır İsmail

köpek gibi çalışır

çünkü bilir

insan gibi yaşayamayanlar

hayvan gibi çalışır

bilir

insan gibi yaşayabildiği tek yer

yatağıdır

az kitap karıştırsaydı İsmail

Oblomov’un zıt ikizi ilan ederdi kendini

lakin İsmail kitap bilmez

bildiği tek kitap

abdestsiz dokunması babasının çıkardığı

kanunsuz hükümde kararnameyle yasaklanan ve

kapağı en az otuz yıldır açılmadan

yatak odalarının tepesinde asılı duran

kur’an

Ara sıra birileri

bir yerlerde

bakar gibi olur İsmail’in gözlerinin içine

ezilmiş bir domatese bakar gibi değil de

sanki İsmail İsmail değilmiş de

herkeslerden biriymiş gibi bakar

bunu anlar anlamaz İsmail

kaçırır gözlerini

İsmail korkar

korkmak üzre büyümüştür İsmail

korkmaktır onun için islamın altıncı şartı

ilk mektepte her pazartesi ve her cuma

korkma diye başlayan marşı

bağıra bağıra okumuş olsa da

geç kalmıştır Cumhuriyet

korku İsmail’in hücrelerine

çoktan kök salmıştır

İsmail bir dursaydı

bir düşünseydi belki

böyle bir İsmail değil de

başka bir İsmail olurdu

ama nerde!

dünya fırsat verir mi ki İsmail düşünsün

anası, mahalleli, patronu ve Allah

hepsinin bunca beklediği varken ondan

İsmail ne yapsın?

‘cogito ergo sum’u görse mertek sanır

felsefe dergisi falan bilmez İsmail

alsa alsa üç ayda bir ya playboy ya penthause alır

rüyasında göremeyeceği kadınlara içinden hallenir de

utana sıkıla gece yarıları buz gibi suda abdest alır

Kadere karşı plan yapardı eskiden İsmail
hepsi elinde patladı
bir dal bir yaprak gibi zayıf ve iradesizdi
bir zaman geldi anladı
anladıktan sonra
artık gelen de birdi İsmail için giden de bir
varlık da bir İsmail için yokluk da bir
gitmek de bir İsmail için kalmak da bir
uykuları hariç her şey bir
az tasavvuftan anlasaydı İsmail
Hallac’ın bin yıl önce dediğini tasdiklerdi
ama İsmail tasavvuf bilmez
fakir ve önemsiz olduğundan
tasarruf bilir

Gel derler İsmail gelir
git derler gider İsmail
gözü saatinde
aklı yatağında
çünkü bilir
en uzun günün bile
bitmediği görülmemiştir
gel demeler
git demeler
otur demeler
kalk demeler
biter
gece olur
o zaman onun sırası gelir
emekli bir maarif müfettişinin
maaş sırasında beklediği gibi
kayıtsız ve yarı ölü
bekler sırasını
çok çok bir bismilşah çeker içinden
duyursun diye duyacak olana duyuracak olan
dua eder

Mütemadiyen korkar İsmail

odasında sigara içerken babasından korkar

anasının bir gün öleceğinden korkar

ara sıra içi geçer gibi olduğunda

ustasından korkar

sinemada keyif yapıp

kolayla mısır almaya yeltense

parasının biteceğinden korkar

arabalardan korkar İsmail

köpeklerden korkar

devletten korkar İsmail

Allah’tan korkar

korka korka gelmiştir bu yaşına

korktuklarının tek oyuncağını

uykularını elinden alacağından korkar

Çaresiz rüyalara sığınır İsmail

güzel rüyalarını tamamlamadan uyandığında

gözlerini sıkıca yumup devam etmeye çalışır

lakin mantığı girer devreye, beceremez

kötü rüyaların ortasında uyandığındaysa

derin bir euzu çeker

bir tek yatağındayken İsmail’dir İsmail

bir uyurken

bir rüyada

bir de uyandığında

geri kalan yaşamak oyununda

İsmail değildir aslında İsmail

bilir

Ne annesinin

ne mahallelinin

ne de kadınların

en sevdiği değildir

esasen kimsenin hiçbir şeyi değildir

varlığı bir karıncanın varlığı kadar tesirsizdir ve

yokluğu

hiçbir şey değiştirmeyecek kadar önemsiz

sayıların başına konan sıfır gibidir İsmail

bilir

Çaresiz uykulara sığınır İsmail

uyuduğu zamanlarda iyidir

ama bazen uykusu gelmez

o zaman bir sigara yakar

parka çıkar

gözünde akıtmaya korktuğu

bir damla yaş belirir

usulca

sessizce

kendi kendine

delirir İsmail

delirir!

Sürprizli final bekleyenler çok bekler

akıllıyken kimi şaşırtmış ki delirdiğinde şaşırtsın?

bir sabah her sabah uyandığı gibi uyanmaz İsmail

tertemiz delirir!

sonra?

sonrası herkese malum olur

hiçbir yerli İsmail’in hikayesi.

Ali Lidar – 2 Eylül 2018


28
Tem

Ay Che – camino

Yo soy un hombre nacido
allá en la Pampa lejana
pero mi sueño querido
es la patria americana.
No tengo tierra ni casa
no tengo nombre ni edad
soy como el viento que pasa
un viento de libertad.

Ay, Che camino
patria o muerte es mi destino
Ay, Che camino
patria o muerte es mi destino.

Mañana cuando yo muera
oigan queridos hermanos
quiero una america entera
con el fusil en la mano.

No quiero estatuas ni honores
no quiero versos de llanto
echen al viento las flores
que patria o muerte es mi canto.
Ay, Che camino
patria o muerte es mi destino
Ay, Che camino
patria o muerte es mi destino.


Uzak Pampa’da doğmuş
Bir erkeğim.

Ama benim
Sevgili hayalim
Vatanım Amerika

Bir adım ya da yaşım yok.
Gelip geçen bir rüzgar gibiyim.

Bir özgürlük rüzgarı.

Ah! Che’nin yolu!
Ya vatan ya ölüm benim kaderim.

Yarın ölürsem
Hey sevgili kardeşlerim
Girmek istiyorum bir America’ya

Elimde bir tüfekle
Bir heykel ya da onurlandırma istemiyorum.

İstemiyorum arkamdan ayetlerin ağlamasını

Yalnızca çiçekler bırakın rüzgara

Ya vatan ya ölüm benim şarkım

Ah! Che’nin yolu
Ya vatan ya ölüm benim kaderim.

Çev. Feyyaz Alaçam – 28.07.2018


10
Kas

Ölü Gezegen

Haftalardır dışarıdayım. Gelip gidip aynı çöplükten yemek yiyorum. Başka bir yere de gidemiyorum ki. Gözümü korkutuyor koskoca gezegen. Çevremde yıkılmış binalar, her yerde kuru toprakla iç içe geçmiş molozlar var. Devrilmiş, ezilmiş, patlamış araçlar ve onlardan geriye kalan hurdalar. Ve de yanmış, kurumuş, yeşilsiz, yapraksız ağaçlar, çürümüş cesetler… Su yok. En azından temiz olanı. Artık bu çöplüğü bırakıp başka bir yere mi gitsem, birilerinden yardım mı istesem, diye düşünüyorum bazen. Hayır! Böyle bir aptallık yapamam diyorum kendime her seferinde de. Eğer birilerinden yardım istersem, yemek yerine bıçak çıkarırlar gözümün önüne. Beni yerler! Manyaklar! Hepsi Manyak!

Düşüncelerim tarif edemeyeceğim korkunç bir çığlıkla bölünüyor. Etrafıma bile göz atmadan çöplerin arasına saklanıyorum. Mide bulandırıcı yaratıklar çevremde kol geziyor. Sıkıca kapatıyorum gözlerimi, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ama dikkatimi çekiyor tepemdeki mavilik. İşte, orada diyorum, parlıyor tüm ihtişamıyla. Evim… Daha fazla tutamıyorum kendimi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum.

Ufak bir noktanın içerisinde mutlular, sevinçliler, cehennem nedir bilmezler. En çok da bu koyuyor bana. Buraya gönderip terk ettiler beni. Benimle dalga geçercesine göz kırpıyor mavilik. Çığlık atmak istiyorum, oraya buraya yumruklarımı geçirip elimi incitmek istiyorum. Ama yem olmaktan da korkuyorum. Gerçi neden kinleniyorum ki? Benim yüzümden oldu her şey. Ben kabul ettim bu saçmalığı.

Yalnız bir başıma kaldım bu gezegende. Cehenneme gitmek istiyorum, çünkü orası daha güzeldir, diye düşünüyorum. Keşke Ahmet yanımda olsaydı. Ne istedi ki ondan? Neden öldürdü onu! O sadece yardım etmek istemişti! Keşke onu kurtarabilmek için bir şansım olsaydı. Hepsi manyak. Hepsi.

Ahmet anlatırdı hep, tarih kitaplarında yazarmış, bir zamanlar buradaki insanlar çiçeğe konan birer kelebek gibiymişler. Ama ben, boka konan sineklerden başka bir şey tasavvur edemiyorum!

Bırak Ahmet’i düşünmeyi! Gitti o! Gitti!

Sesler kesildi. Uyu şimdi.

Cenin pozisyonu aldım ve her gece olduğu gibi, sulu gözlerle zar zor uykuya daldım. Sabah büyük bir baş ağrısı uyandırdı beni. Umursamadım. Gidip kirli bir su birikintisinden susuzluğumu giderdim. Sonra, midemin bulandığını hissettim. Belki de umursamalıydım. Acaba ne kadar radyasyon yemiştim bunca zamana kadar? Bari radyasyon haplarımı almasalardı…

Bu çöplükte daha fazla yaşayamam artık. Gidebileceğim tek yer; kovulduğum yer: Atom Köy. Almazlarsa beni içeriye, var gücümle intikamımı almaya çalışırım. Ya alırlarsa? Bir köşede dilenmekten başka ne yaparım? Beklerim ölümü! Umudum kalmadı artık. Şansım varken kabul etmemeliydim görevimi.

Yola koyulurken başım da dönmeye başlıyor, sonra tutamıyorum kendimi, kusuyorum bir duvarın köşesine. Kulağıma birtakım sesler geliyor: Çocuklar gülüşüyor. Merakla çeviriyorum kafamı, karşıma bir park çıkıyor: Salıncakları kopmuş, tahterevallileri ortada yok, biri hariç, plastik kaydırakları erimiş ve insana ölümü hatırlatan rüzgar, bir dönme dolabı gıcır gıcır döndürüyor. Gördüklerim yüzünden, kulağıma gelen gülüşmelerin yerini garip sesler alıyor. Ayakta kalan son kaydırağın altından geliyor bu sesler. Gerçi dokunsanız parçalanacak bu kaydırak, delik deşik olmuş asit yağmurları yüzünden.

Merakıma yenik düşüp gidip bakıyorum kaydırağın altına: Koca koca böcekler yarı yanmış ölü bir adamı ve kucağındaki küçük bir kızı kemiriyor. Beni görünce kaçışıyorlar hemen. Kızın elinde yıpranmış ama iyi korunmuş bir fotoğraf buluyorum. Çok güzel bir kadının fotoğrafı. Anneme benzetiyorum ve yine tutamıyorum göz yaşlarımı. Fotoğrafı atletimin içine koyup yoluma devam ediyorum esefle.

Kısa zamanda da ulaşıyorum hedefime. İşte karşımda duruyor Atom Köy; kocaman bir kraterin içine kurulmuş paslı hurdalardan ve uçak kanatlarından oluşuyor bu şehir. Salaklar nükleer savaş başladığında bir hidrojen bombasının düştüğü yere yerleşmişler, ki zaten buraya o yüzden Atom Köy diyorlar. Kimileri burayı cennet olarak görüyor, oysa hiçbiri cennetin ne olduğunu bile bilmiyor. Bir bok çukurundan farksız burası. Temiz olan tek bir yer, öksürmeyen tek bir insan bile bulamazsınız.

Bunları bildiğimize rağmen ne diye geldik buraya… Bu zavallıların ellerinde hurdadan başka bir şey yokken, nasıl bir uzay gemisi yapıp diğer gezegenleri istila edeceklerini sanabildik ki… Sözde Ahmet ile engelleyecektik bunu bir de…

Buraya boşuna geldik. Ahmet boşuna öldü ve ben de boşuna öleceğim.

Bu gezegenin, yani eski adıyla Dünya’nın, en büyük yerleşim yeri burası olduğu için, ilk olarak burayı ziyaret etmeye karar vermiştik. Donanımız tam olduğu ve elimiz yüzümüz temiz olduğu için fazla dikkat çekmiştik. Ahmet de… onu görünce… yardım etmek istedi. Sonra her şey çığırından koptu. Ahmet canından, ben de donanımımdan oldum. Her şeyimi aldılar elimden, geriye sadece iç çamaşırlarım kaldı. O şekilde de kapı dışarı edildim.

Nükleer savaş yaşandıktan yarım yüzyıl sonra kimse burayı ziyaret etmemişken… Neden kabul ettin! Neden!

Atom Köy’ün büyük kapısının önünde, kucağında bir bebek tutan, ağlayan bir kadın sayesinde kendime geliyorum, geçmişi unutmalısın, diye tembihliyorum kendimi. Kadın, ayaklarıma kapanıyor, bebeği için birkaç damla su dileniyor. Oysa zavallının bebeği çoktan ölmüş, haberi yok. Ne diyeceğimi bilemiyorum, öylece bakakalıyorum. Sonra onu bir köşeye itmek geçiyor içimden. Merhamet burayı terk edeli çok olmuş, geri de dönesi yok.

Yoluma devam etmek için onu hafifçe iteliyorum, fakat sonra tir tir titremeye başlıyorum. Başım da tekrar dönmeye, midem de tekrar bulanmaya başlıyor. Fenalaşıyorum. Kusuyorum ve sonra da bayılıyorum.

Gözlerimi açtığımda kadını delik deşik halde buluyorum. Ağzından ve burnundan akan kan damlaları, oluşan kan gölünü yavaş yavaş okyanusa çeviriyor. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken, tepemden, kapının üstünden birisi bağırıyor, ” Şerif! Şerif! Diğeri canlandı, indireyim mi onu da?” diyor ve silahını bana doğrultuyor. Oluşan birkaç saniyelik sessizliği tangır tungur gelen ayak sesleri bölüyor. Kendisine Şerif diyen, beni şehirden kovan yağlı ve kirli sakallı adam, meraklı gözlerle kafasını dışarı uzatıp bana bakıyor ve sonra da pis pis sırıtıp silahını bana doğrultan adamın kulağına bir şeyler fısıldayıp onun da pis pis sırıtmasına sebep oluyor. Sonra da kapının açılmasını emrediyor.

Bense umursamıyorum, öylece zavallı kadının cesedine bakıyorum. Ancak sonra, uyarılıyorum, ”ya girersin, ya da asla giremezsin,” diyor Şerif. O an, halsiz olduğumu fark ediyorum. Zar zor ayağa kalkıp içeriye giriyorum. Titriyorum, başım dönüyor, midem bulanıyor. Bu sebeplerden dolayı, muhtemelen yarını göremeyeceğim, diyorum kendime. Kapı, arkamdan korkunç bir gıcırdamayla, kulak zarlarımı delercesine kapanıyor. Burnuma çarpan, şehrin pis rutubeti tekrar kusmama sebep oluyor. Sonra bir çocuk geliyor yanıma, düzgün bir dille biraz su rica ediyor, olmadığını öğrenince de küfür edip suratıma tükürüyor ve kaçıyor. Tepki bile gösteremiyorum. Belki de artık hiçbir şeyi umursamak istemiyorumdur.

Düşüncesiz bir şekilde yavaş yavaş şehrin metal merdivenlerini inip, merkeze varıyorum. O zamandan sonra, ne yapmak istediğime karar veriyorum; Ahmet’in öldürüldüğü yere gitmek istiyorum. Sanırım ben de orada ölmek istiyorum.

Bir elimi karnımda tutarak, diğeriyle de duvarlardan destek alarak ilerlerken, karşıma ağlamaktan gözleri şişmiş ve makyajı akmış, yarı çıplak bir kadın çıkıyor. Beni görür görmez hıçkırarak ağlamaya başlıyor ve ”Daha fazla istemiyorum! Daha fazla istemiyorum!” diye bağırmaya başlıyor. Bir adam da gelip tokat atıyor, susmasını emredip bana dönüyor, ”Suyun yoksa yapamazsın,” diyor.

Umursamadan, halsiz bir şekilde ilerlemeye devam ediyorum. Tek bir kelime bile edesim kalmıyor artık. Sonra çıplak ayaklarıyla çamurda şapur şupur koşan çocuklar bana çarpıyorlar, çamura gömülmeme sebep oluyorlar. Kafamı kaldırdığımda çocukların, az ilerideki bacakları olmayan bir ihtiyarın elindeki yarı pişmiş fareyi alabilmek için, ihtiyarı taşladıklarını görüyorum. Taşlardan biri ihtiyarın kafasına denk geliyor, ihtiyar ağlamaya başlayıp fareyi çocuklara atıyor, çocuklar da gülüşerek geri kaçmaya başlıyorlar.

Ne cennet ama… Bu gezegenin en güzel, en güvenli yerine hoş geldiniz…

İyice fenalaşmaya başlayıp kontrolsüzce titriyorum. Ancak en sonunda, son durağıma varıyorum. İşte o zaman ağzımda ki düğümler kopuyor, var olan bütün rahatsızlıklarımı unutuyorum. Çünkü Ahmet’in cesedi hâlâ olduğu yerde duruyor, hatta onu öldüren yaşlı adam, üzerinde tepiniyor…

Buraya ilk geldiğimizde, Ahmet’i öldüren bu yaşlı adam, bir grup tarafından dövülüyordu. Ahmet ise bunu görür görmez adamı kurtarmaya koştu, ancak, aldığı ödül, sayısız kez bıçak darbesi oldu.

Hepsi manyak. Hepsi.

Şimdi, yeni bir şans doğdu önüme. Gücüm yok, ama şansım var! Elime irice bir taş parçası geçirip büyük bir savaş çığlığı atıyorum ve yaşlı adamın üzerine atılıyorum, anında da yere devirip sayısız kez kafasına vuruyorum. Fakat sonra, bir el silah sesi kopuyor. Karnımda önce bir sıcaklık, sonra da acı hissediyorum: Şerif karşımda durmuş elinde tabancasıyla, o pis sırıtışını son kez görmeme izin veriyor.

Ağzımdan bir küfür koptuktan sonra yere devrildim, sürükleyerek dışarı attılar beni, işimi bitirmeden ölüme terk ettiler. Umurumda olmadı yine. Çünkü ben bu gezegene ilk adımımı attığım an, çoktan ölmüştüm bile.

Atletimin arasından kanlara bulanmış fotoğrafı çıkardım ve son kez hatırladım evimi. Dönüp baktım, tepemde tekrar parlamaya başlıyordu mavilik.

Ve sonra sönüyor, karanlık yüzünü gösteriyor.

Ardakan Coşkun – 10 Kasım 2017


3
Eyl

Zulapark; Sokak Arasında..

Dün yine seni gördüm sokak arasında..  Bilerek girmiştim zaten o yola da.

Ağzımı kirlettim.. Belki biraz da ruhumu kirletmiş olabilirim bencilliğimle.

Ama görmeni istemiştim, Sen olmadan da idare edebilirim sevgilim…

 

Soren’i tanır mısın ? Diye sordu. Aynadaki sessizliğim. . Bencilliklerimi anlatmaya dökülmüştüm ben o ara, dinlermiş gibi yaptım. Aynalar kırılıyordu peş peşe odamda. Ördüğüm duvarlar yıkılıyor, taşlar bir bir düşüyordu üzerime. Sigaraları artık bütün bütün çiğniyordum. Açlığım dinmez, susuzluğum dayanılmaz bir hal alıyordu. Aynı anda iki ay birden doğmuş gök yüzüne; kafamı kaldırıp bakmak istiyordum ama Ahşap çatı katında, sadece arasındaki boşlukta örümceklerin yaşadığı cilası bozuk tahtalar vardı. Binlerce düş kapanı yapmışlığım olsa da rüyalarımda hala kontrol edemediğim sancılar doğardı. Sayfalarını yırttığım kitaplardan süsler yaptım sana, sahillerden topladığım taşlar dizdim, içtiğim şarapların mantarlarını tek tek kenarlarına işledim. Sen fark etmezsin ama içine binlerce not gizledim. . Kafamın içinde dünden kalma sokak arası vardı sürekli, bir türlü dönüp yüzüne bakamadığım… Ağzımdan çıkan kahkahadan utandığım sokak arası..  “çok sevmiş nişanlısını, bu yüzden terk etmiş işte sen olsan terk eder miydin sevdiğini ?” cümlenin sonunu yakaladım neyseki düşünmeme gerek kalmadan cevap verebileceğim bir yere değinmişti.

-Terk ederdim tabi.

+Nasıl Ya!!! Bencillik değil mi bu sen onu seviyorsun o da seni neden tabi dedin şimdi??

-Çok zor bir açıklaması yok işte. Şöyle anlatayım; Uzakta bir sevdiğim vardı benim. Kalktı bir gün yanıma geldi, gezdik, eğlendik sarıldık, şiirler okudu hatta bana, el ele dolaştık bir güne bir ömür kattık onunla… Bir kelebeğin ömrü olduğunu bilemedim tabi sonra usulca öptük birbirimizi ardı arkası kesilmedi “seni seviyorum” kelimesinin. Oysa bir sürü kadın girmişti hayatıma benim, daha önce hiç birine dönüp seni seviyorum diyemediğim… Ufacık bir kelimeye bir çok anlam kattığımdan sanırım ben bu kelimeyi söyleyemezdim. . Tam söylemek için dudaklarımı aralardım ve bam! Sanki o an güneş tutulmasına yakalanmış gibi karanlıkta kalırdı aklım. Lal olurdu dilim kilitlenirdim. Yanan bir fotoğraf, düşen bir yaprak, yıkılan bir bina, patlayan bir ampül gibi aniden kesilirdi sesim.

Bu sefer kolayca çözüldü dilim. Akan bir ırmağın sürüklediği taştı da sanki, yolunu bulmuş gibi, ‘Kim o’ demeden kapıyı bulaşıklı ellerle açmış gibi hissettim. Bu kadar kolay söylediğim için kendime sinirlendim ama iş işten geçmişti. Her şey zaten mükemmeldi bende hiç şüphe etmedim. Seviyordum, seviliyordum 24 saatlik 1 gün 24 yıllık bir yaşantıya bedel gidiyordu. Ama Yaşar Kemal’inde dediği gibi “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.” bilemezdim onunda gittiğinde değişeceğini..

Her şey aynı anda uykuya dalan iki insanın, birlikte gördüğü bir rüyaydı birimiz zamansız uyandı ve bitti.

-Eee bunun ne ilgisi var Soren’in bencilliğiyle..

+Bi alakası yok sadece anlatmak istedim ama ben olsam; kesinlikle terk ederdim.

Ya saçma sapan konuşuyorsun olur mu öyle şey bak s… diye yine anlatmaya koyuldu bir şeyleri ilk cümlesini bile dinleyemedim. Boş gözlerle hangi kıyafetleri katlayıp valize koysam hangilerini atsam ya da burada bıraksam diye düşünerek kafamın içindeki boş koltuğa uzandım. Bir süre dinlenmeye ihtiyacım vardı ama zaten bir süredir sadece dinleniyordum. Dinlenme arzum hiç dinmiyor giderek çoğaldıkça ben de sessizleşiyordum. Arada vızıltı gibi yanımdakinin konuşmasını dinliyor tekrar mabedime çekiliyordum.  Okuduğum bir kitapta geçen cümle anılarımda yankılandı. “Bu kadar gürültü çıkardıktan sonra hiç olmazsa yerim değişir diye ümit ediyordum” hangi kitaptı hatırlamıyorum ama Murat Menteş’in kalemi olduğundan bir nebzede olsa emindim. Dışardan baktığında hiç bir anlam ifade etmiyor olsa da birini sevdiğini fark ettiğin anda değer kazanıyordu bilinç altındaki her cümle böyle.. Sokak arasında görme ümidine yenik düşen biri olarak karşı kaldırımda dolaşan kalabalığa  bakmak için yakamoza sırtını dönen biriydim işte..  Bir kişinin yüzü bin manzaraya değer gelirdi sahilde. Kelebeğin ömrü gibi erkenden tükense bile bilmediği şeyler vardı hala..  Benim “Seni seviyorum” dediğimde hissettiğim ona karşı değildi sadece.

 

Aslında basından beri açıklayamadığım bencillik bu benimde. Ben onu severken hissettiğim duyguları seviyordum kendimde. O bir kılıftı, etten kemikten oluşan, kendini attan, ottan ayıran özellikleri olmayan bir kılıf hani cep telefonu aldığınızda ona bir şey olmasın diye etrafına geçirdiğiniz, zamanında kumandayı yıllarca içinden çıkartmadığınız poşet gibi, tozlanmasın diye üzerine danteller astığınız televizyon örtüleri gibi gibi gibi… Ben siyah poşetle cenaze aracına taşınan bir cesettim, o da son nefesimde gördüğüm tavan.

-Haksızsın bence bencil değilsin sen bile terk etmemişsin o seni terk etmiş !

+Ben terk ettim ya da terk edildim demedim ki…

-Harbi hanginiz bitirdi bu ilişkiyi?

+O terk edilmek için bana soğuk davranmayı seçti, bende kendini zorlamasını istemediğimden geri çekildim. Çünkü dostum beni bırakıp gitmek istediğini hissettim.. Bunu hissetmek, terk edilmekten beterdir. Aynı şey gibi…

Ney gibi dedi… Bu hissi sığdırabileceğim hiç bir kelime aklıma gelmedi. Betimlenemezdi. Süs çiçeği her sabah sulamak? Cılız kalırdı yanında… Kanserli  bir hastaya geri kalan hayatını mutlu yaşa demek? Yok yok bu da kurtarmazdı, hayır ne kadar düşünürsem düşüneyim bunu açıklayabilecek bir tanım dünya üzerinde henüz keşfedilmemişti.. Sustum sadece bende! Son parça kıyafeti de valize güzelce katlayıp koydum. Biletimin üzerine bakıp en son beni otobüse bıraktığı anı anımsadım. Biletimi kesen adama bile benim sevdiğim bu derken, karşımdaki amcanın gözlerinden yansıyan mutlu sanrımı hatırladım. İçim tekrar ısındı, sarıldığında dokunduğu noktalar hala sıcacıktı. Son kez gidişini kafamı yasladığım camdan izledim. Tekrar gözlerimi açtığımda etrafta kimse yoktu…

Boş bir Valiz, Tek Yön bir Bilet ve Kırık bir Kalpten başka hiçbir şey yoktu.

İrem Çetin İpek – 3 Eylül 2017 – 23.45