1
Ağu

Bir Çift Güvercinin Kanat Yakınlığı

İllaki zor başladı… Yani hangi dünya uygundur paralel ruh hallerinin adımlayışı için? Düştük yola nihayetinde.

Yıllardır kovaladığım için yakalayamadığım ezgi, kuvvetle davet etti beni ve bizi, bu geçmişini sevdiğim coğrafyaya. Aslında bölgesel olarak, mühendislikiii belgelere gerek yoktu bir ülkeyi yahut bölgeyi tatmak için.

Bilen bilir, bizim Urim Babamız var İzmirde. Herkese yeterinden fazla sevgi sunmak arzusundaki o büyük adam. İşte Urim Baba’nın akrabaları varmış Kosova Prizen’de yolculuktan önce haber etmiştik, o da, güzel yaşasın, yiğenine bizden bahsetmiş ve tembihlemiş ‘dostum ve kız arkadaşı Kosova’ya geliyor’ diye.

Neyse, trakya bölgesinin ve binlerce hayatın üzerinden geçip ulaştık  Kosova’nın başkenti Prishtina’ya. Havaalanında, yeni bir kuşun heyecanını gözledim. İlk kez yurtdışına çıkan sevgili sevgilim pasaportunu Kosova polisine uzatırken yüzünde yeni cografyaların özlemi beliriyordu resmen…

Havaalanında bizi dörtgözle bekleyen, yigen Luan, bizi görünce hemen el-kol yapıp bizi yanına çağırdı. Sonra yerleştirdi güzel arabasına, sürdü Prizen’e. Yaklaşık 1 saat süren yolculukta yemeklerden siyasete, arabalardan evlere, farklı konularda konuştuk bolca.

Prizen’de ucuza konaklayacak bir otel bulup yerleşrik… Şehri keşfe çıkacağız. Hali hazırda, hazır olan hatuna ‘hazırlan hatun’ nidaları ile telkin verdikten sonra adımlamaya başladık yeni coğrafyayı…

1Su hayat mıdır? Yoksa halii hazırdaki hayatı taşırmı berrak sıırtında bilemedim… Ama Prizen’e yakışmış bence. Dolaştık etik neyse, anlamaya ve düşünce ile yoğurmaya başladık buraları. Ertesi gün gayet az olan pıl ve pırtımız ile yakınlardaki kamp yerlerine yürüdük, serdik serilesi şeylerimizi…
4

Herhangi bir yere benzetemedim buraları, kendine has yakıştırmalar yaptım. Zaten, insan yahut mekan, ancak kıyaslanma olmadıgı zaman özgür kalır değil mi? Gayet sağlıklı geçen gecemizde tek noksanlık, köpek sevmeyen yerliler ve yabancıların çadırının yanında şişe kırmayı kendine görev edinmiş vitamini eksik büyüyen ergenler.

Şehri adımlayadurduk, sırtımızda yoldaşlar ile… Sonra Luan ile telefonlaştık ve buluştuk. Bizi ailesi ile tanıştırdı. Urim Baba’nın halasının bahçesinde güller oldugunu duyardım Urim Baba’nın gözlerinden zaman zaman, fakat koklayacagım hiç aklıma gelmezdi. Zümrüt Hala, yaşamış, yaşadıkça şekerlenmiş, o bulunmaz tarih taşlarından… Muhabbet sırasında söylediği ‘zenaat ekmeksiz komaz’ sözünü sindirememişken, Gökçe’ye dönüp ‘Evli misiniz, nişanlı mısınız bilmem ama…’ diyip yerinden kalkan Zümrüt hala, avucuna çizgi gibi yakışan el işlemesi kırmızı bir mendili Gökçe’ye verdi… Bilemedik ne yapacagımızı… Sustuk, gülümsedik yalnızca ve illaki mutluluklardan çelenkler sunuluyordu kalp kapakçıklarımıza.

3

Zümrüt Hala’nın güllerini koklayıp vedalaştık kendisiyle… Çok yaşa Zümrüt Hala… Zümrüt Hala’dan sonra bize lezzetsiz gelen güzel Prizen sokaklarına döndük…

 

2

Haliyle yine kapalı bir mekan arayışına girdik. Buradaki en ucuz otel 25 Euro. Fakat Köfte servis 1,2 Euro aklınızda bulunsun. Otelde sabah oldu, suratımda bir yanlışlık ibaresi ile penceremden geçmesini düşledigim kuşlara ekmek doğradım. Sonra dönüp Gökçe’ye ‘haydi hatunumcum, kuşan da çıkalım yeniden yola, Makedonya’ya’ dedim… Her daim mutluluğumu istiyen bu inanılmaz dişi, mutlulukran havalara uçtu ve nihayetinde otostop felsefesinin gerekliliklerine uyarak düştük yol kenarına…

Yol kadına yakıştı, kadın yola yakıştı, bana izleyip yaşaması düştü 🙂
6

Birkaç vasıta ve bolca muhabbet ile Makedonya’nın başkenti Üsküp’e ulaştık. Ulaştık ulaşmasına ama… Tahminlerimizden büyük, tahminlerimizden sessiz, tahminlerimizden daha tinerli bir şehirimiş Üsküp. Düşündükçe yürüdük, yürüdükçe sevmedik Makedonya’yı… Belki yalnlış yerindeydik, belki de kim bilir, en doğru yerinde… Çok zenginler ile çok fakirler arasında, bir zengin ile dilenci arasındaki farkın tamamı var, yani bir boy mesafesi. Haliyle ikimizi de rencide etti, Üsküp’teki zengin ve fakir sayısının ısrarla eşit olması. Bir de o kocaman heykeller… Sürekli bir güç ve zayıf ego işareti olan sanat eserleri…

Acilen terk etme kararı aldık hayllerimizden uzak olan bu ülkeyi… Şahsi görüşümüz, kimse kusura bakmasın.

Akşam Arnavutluğa bir otobüs bileti bulup, otobüs saatimizi beklemeye başladık. Akşam başlayan yolculugumuz, sabahın ereken saatlerinde Arnavutluğun başkenti Tiran’da son buldu. Üsküp’e oranla daha sakin ve kavgasız bir şehir Tiran. Biraz dinlenip şehri adımlamaya başladık.
8 Bu şehirde en çok hoşuma giden şeylerden bir tanesi, sıkça rastladığımız küçük kütüphane-kitapçı büfeleri. Şahsen gözlerime inanamadım bir süre…
7

Tiran’da geçirdiğimiz güzel günün ardından, ertesi gün bu bölgenin, ezgisel anlamda tahmin ettigimizden dar olduğu konusunda hem fikir olduk. Bu arada kendimle ilgili bazı noktalarda daha keskin sonuçlara ulaştım. Örnegin, beni farklı cografyalarda, oradan oraya dolaşrıtan ahengin çoğu ezgi imiş. Bu konuyu Balkanlardaki sessizlik sayesinde teyit etmiş oldum. Bir de, eş olsun, dost olsun, her yolculuğun rengi başka… Yani güzellik nasıl soyut ve göreceli bir kavram ise, yol da öyle. Her yolculuk başka şarkı. Kıyaslama yapmaksızın düşülmeli yola. İlk defa iki kişiden yapılmış bir ‘biz’ ile yol gidiyorum. Yavaş ama yakın, Türkçe ama evrensel ruh hallerinde adımlıyordum bu sefer.
9 Bize en yakın ritimde olan şehir Prizen’e yani Kosova’nın o çok boyutlu  şehrine doğruyola koyulduk tekrar. Her ülkede 5 gün kalmak gibi bir plan yapmıştım, bazı ülkelere 5 saatin bile fazla olduğunu anlayınca, hata yaptığımı kanıtladım kendime. Bir plandaki en güzel taraf, o planın sekteye uğrayıp, evrenin bana şunu söylemesidir ‘plan yapma arkadaş! yaşa!!!’ demesidir.

Manzara kadına, kadın manzaraya yakıştı… Bana izlemesi ve yaşaması düştü 🙂
10 Tiran’dan bindiğimiz Prizen otobüsü bir cömertlik yapıp, bizi biraz daha uzağa Prishtina’ya kadar götürdü. Memnun olduk bu doğaçlama uzatmaya. Prishtina Kosova’nın başkenti. Hemen hemen bütün başkentlerdeki kasvet ve ‘temizlik’ burada da var.

Bir de çok zengin ve çok fakirler… Bu bölgedeki en çok dilenciyi Prishtina’da gördük. Fakat bir tanesi vardı ki! Kavgasız ama umutsuzluk ile öfkenin hüküm sürdüğü gözleriyle bizi men etti bir an için, neşeden!
11 Betonu ev edinmiş yukardaki dilencinin üzerimize binen kasvetinden sıyrılmaya çalıştık bolca. Üç ülkede, sokakları adım adım gezdik, tek sokak müzisyeni göremedik diye hayıflanırken… Ezgi yakaladı bizi nihayet. Ama nihayet!
12 Klarnet ve akordeon sesleri ile bizi büyüleyen arkadaşların isimleri Patrik ve Remazno. Tiranlı iki Çingene/Roman (aslında Çingene kelimesini çok severim ama bazı insanlar ‘Çingene’ kelimesinin aşağlayıcı olduğunu söylüyorlar. Halbuki Çingenelerin/Romanların dünyaya yayılış hikayelerinden bir tanesi şöyledir; Hindistan dolaylarında Çin ve Gen isimli iki kişi varmış, biri erkek biri kadın. Birbirlerine tutkunlarmış. Fakat akrabalarmış ve bir süre sonra yaşadıkları kabile/topluluk bu ilişkiden rahatsız olmuş. Çin ve Gen’i topraklarından kovmuşlar. Çin ve Gen tutuşmuşlar el ele, oradan ayrılırken, onlara ve illaki aşka inanan insanlarda bu çiftin arkasından düşmüşler yollara… Her hikayenin olduğu gibi, bu hikayeninde sahte olma ihtimali var. Fakat kim takar, ben bu enfes hikayeye inanmak istiyorum 🙂 )

Ben Petrik ve Remazno’yu 65 model Pentax’ımla fotograflarken, kelle-felli denebilecek bir adam yanıma geldi ve heyecan ile beni seyretmeye başladı. Fotograf çekimim bittikten sonra, objektifimin Rus yapımı mı yoksa Ukraina yapımımı olduğunu sorup, makineminde çok özel bir makine olduğunu söyledi… Fotograf sanatına gerçek anlamda ilgi duyan insanlarla karşılaşmak ne hoş… Türkiyede yaklaşık 50 yaşında filmli bir makineyle yolculuğa çıkmanın delilik olduğunu düşünen birçok ‘kayıt alma meraklısı’ arkadasın cılız seslerini kıstı bu amca 🙂
13 Ruhumuzu eşsiz ritimlerle besleyip, ince ince ve olabildigince acelesiz Prizen’e dogru yola çıktık. Prizen’e ulaştıktan sonra, düşündüğümüz dönüş tarihinden daha erken dönmeye karar verdik. Bir coğrafyada ezgi azalmış ise, o coğrafyadaki ruhlar beslenememekten zayıf düşmüştür demektir. Dönüş biletlerimizi aldık, ertesi gün dönüyoruz İstanbul’a… Malum paylaşım sitesindeki dostlarımın mesajlarını cevaplamak için internete girip mail ve mesajları kontrol ediyordum ki güzel dostum Ahmet Mumcu’nun elinde baglaması ile bir fotografını gördüm. Mesaj gönderdim, dedim ki; ‘Ahmetcim İran’a gireceksen bana haber ver!’ Bu soruyu sormamdaki maksat, Tebriz’deki dostlarımda konakmala konusunda yardım edebilecekleri düşüncesiydi. Ahmetcim öyle bir cümle kurdu ki, resmen onurlandırdı beni ; ‘Feyyazcım sen geleceksen girerim Tebrize. Yarin yola cikiyorum 3 gun sonra İrandayim’ Hemen kafamda yıldızlar uçuşmaya başladı. Ve sevgiliye mesajı gösterip, ‘hatun ben bi uzanıp gelsem mi?’ dedim. Zira Ramazan ayında İran’da bir kadının adımlaması gereksiz bir risk olacaktı. ‘Yapmalısın sevgili!!!’ cevabı ile beni şaşırtmayan Cihanların Aziz Meyvası beni bir kez daha mutlu etti… Yeni bir heyecan ile, Ahmetcim’e Tebriz’de buluşacağımızı söyledim ve yepyeni bir heyecan ile dolmasını izledim ruhumun…

Balkan yolcuuğu, ezgisizlikten ve kapitalizmin bu bölgede kat ettiği gelişmenin boyutundan ötürü, düşümdeki gibi sürmedi… Fakat b-aşka açıdan tam düşlediğim gibiydi… Dünyanın tüm coğrafyalarında, kapitalizmin yahut ezgisizliğin katledemeyeceği tek umudun fotografı ile bitiriyorum bu anlatımı…

14

...