22
Eki

Bir Edgar Allen Poe Öyküsü

37330[1]

Selçuk Parsadan’a.

Bugün yine çok şıkım, iş günüm çünkü. Mecburuz, bizim millet acayip. Üstün başın hırpani olsun açım diye bağır Taksim meydanında kaçacak yer ararlar, üstüne güzel bir takımı çektiğin zaman saati sorsan mutlu olurlar, özellikle ateş almaya senin yanına gelirler. Çok büyük iş başardın böyle giyinerek, büyük adamsın vesselam der gibi konuşurlar.

– Sağol delikanlı!

İşin ilginç yanı giyinmeyi de bilmeyiz. Benim için önemli giyinmek, o da yöntemlerden birisi. En ilginç tecrübelerimden birisidir. Bir defasında italyan takım elbise satan kaliteli bir mağazaya girmiştim façayı düzelteyim diye, girer girmez etiket oldum. Aldım bir takımı kabine girdim, çocuklardan birisi dibimden ayrılmıyor. Kabinden çıkınca gözleri açıldı, yakışmış beyefendi dedi. İki dakika önceki adamı unuttu, bu adam çalamaz diye düşündü o an çocuk. Elbiseyi taşımayı da biraz bilmek lazım ama yine de pes! Baştan söyleyeyim size de sormayın. Bizim mesleğin ve bu toplumun en büyük sırrı: “Zenginler büyük çalar!”. Bak Yahudilere nasıl büyük oynuyorlar, anti-semitizm yapmak gibi olmasın ama en büyük meslektaşlarımız bu milletten. Adamlar her işin en façalısını, en düzgünü yaparlar. İngilterede garsonluk yapan bir arkadaşım vardı, o da aynısını der. Çalışacaksın bunların yanında çalışacaksın, paranı gecesinden verirler. Diğerleri gibi peşinden koşturmazlar, sen de çalışmak için onların peşinden koşarsın. Temiz iş yapan bir millet anlayacağınız. Zaten olaya ondan ilk bunlardan bir amcamız uyandı. Dedi, bu işte var bir şey… Lafı dağıtmadan ben elbiseyi taşımayı da yürümeyi de iyi bilirim bu arada. Baksana caddeden geçen şu insanlara nasıl da bakıyorlar bana… Yürümek en basit iş, ama iyi bileceksin. Semtte Furkan vardı. Çocuğun eli yüzü çok düzgün, kovalıyor da… Ama yürümesini bilmiyor. İşe gidiyor holdinge, yumurta topuk giymiş kabadayı gibi yürüyor. Aynen dönüyor sonra, çıkamadı semtten, çay ocağında şimdi artist. Doya doya yürüyor.

Baksana şu çocuklara, ne kadar önemli işte şeklin şemalin. Bunlar meslektaşımız sayılır, yardım kuruluşları için para toplayanlar. Ellerinden gelse üstlerine bizim gibi takım elbise giydirirler ama o zaman çok sırıtır. Yine bizim gibi yapıyorlar, hatta daha iyisini yapmışlar. Üstlerine grevci işçilerin giydiklerinin aynısı yeşilli, sarılı önlükler takmışlar. Namuslu insanlara benzesinler hesabı… Bir arkadaşım vardı üniversitede bu işi yapan -ben de üniversite okudum ama inanın hiç bir şey öğrenmedim-, bir gün turist bir kadın gelmiş yanına, “Siz bu işi parayla mı yapıyorsunuz?” diye sormuş.  “Oooo hanımefendi.”, demiş. “Biz oyu bile parayla kullanıyoruz.” !

-Hayır canım, acelem var. Ben zaten Deniz Feneri derneğinin fahri kurucu üyelerindenim.
Kitapçıya girdim. Yeni tecrübeler, yeni heyecanlar demektir. Hoşuma gider. Kitaplar pahalı diyorlar. Hakkaten de öyleymiş. 75 liraya ciltli bir kitap aldım. Alarmlı etiketi koparıp yürüdüm dışarı, bir de çıkmadan poşet istedim. Kimse hayırdır demedi. Deseydi de gerçi plan hazır. Yukarı çıkıp, hesabı çayla birlikte ödemeyecektim. Sonra gittim sahafa kitabı okutmaya, okumayanlar okusun milletimiz cahil kalmasın.

-Merhaba, kitap alıyorsunuz sanırım. Ne kadar eder bu kitap? 10 lira? Dönüşte yine uğrarım. Bu ne kardeşim, temiz iş dedik bunlar bizden beter çıktı. Bir başkasını deneyelim.

-Evet kitapları çok severim. Edgar Allen Poe’nun bütün hikayelerini okudum. Okunmuşa benzemez olur mu? Ben kitapların sayfalarını çok nazik çeviririm beyefendi, kelimelere karşı hassas olmak gerekir. Etikete neden baktın, çaldık mı yani? Bana bak terbiyesizleşme, ulan bu millet sizin yüzünüzden cahil kaldı. Asmışsın oraya Yılmaz Güney’i, hiç mi filmini izlemedin hödük! Yılmaz Güney’in esnaf lokantasından kaçtığı sahneyi izlemedin mi? Tamam alma! Şimdi üçüncü yanlışı yapmadan bu tecrübelerle bir doğruyu bulmak gerek artık.

-Merhaba hocam, yanlış anlamazsanız size bir şey soracağım. Biz iş arkadaşlarımızla bir köy okuluna çocuklar için kitap gönderiyoruz, bu kitabı bağışlamışlar. Ama çocuklar için çok ağır bir kitap. Bunu versem size, bana kaç tane yeni kitap verebilirsiniz? Yeni kitap olmasın illa, parasını alsak da olur. Evet, çocukları düşünmek çok güzel bir şey. İnsanın içini rahatlatıyor, vicdan meselesi beyefendi.

50 lirayı aldığımıza göre bugünlük bu kadar hasılat iyidir. Şimdi gidip iki lokma bir şey yiyelim. Şuradan geçen yedim mi ben acaba? Evet, yedim. Bir daha yiyelim. İkinci sefer güvenli, üçüncü risklidir.

-1 tane, et olsun. Ne dikilmiş bakıyor lan bu bana tip tip? Yakın zamanda mı girdim ben buraya? Galiba, baksana bakışlara. Ulan siz de bir acayipsiniz, 15 saat ayakta dikilirsiniz millet 1 et dürüm yanık yaptı diye namus meselesi yaparsınız. Sanki babanızın parası garson kardeşlerim, biz de yaptık bu işi gençliğimizde. Ah sana iyi bir ders vermek lazım. Aşağı indi, kasanın orada bekler bu. Düşündüm, bir şey aklıma gelmedi. Bir tane daha yedim, zaman bol. Heyecana gerek yok. Ders vermek gerek gence, o kadar da küçük hesap peşinde değiliz. Yandaki kadın tuvalete gitti, hemen fişleri değişelim. 1 tavuk, tamam. Aşağı indim. Umduğum gibi kasanın orada dikiliyor, gidip hesabı ödedim. Sonra dışarı çıktım, gitmedim bekliyorum. Kadın aşağı indi, mesele uzadı tabii. En sonunda bizimkini çağırdı patron, azarladı. Kadından para almadı. Kadın çıktı gitti, hala azarlıyor. Tekrar içeri girdim. Çocuk şaşırdı.

-Pardon, benden eksik aldınız galiba. 2 et bu kadar mı tutuyor?

-Önemli değil.

-Hayır, hayır ödemek zorundayım bu sizin hakkınız.

-Peki öyle olsun, teşekkür ederim. Yine bekleriz.

-Tabii geleceğim, çok lezzetliydi.

Çocuğun üst gömlek cebine 1 lira bahşiş koydum. Yine gitmedim, patron iyice kızdı. İşten falan atar diye bekliyorum, o kadar da değil. Azarladı ve bitti. Çocuk kapının önüne paspasa çıktı. Gittim kulağına eğildim.

-Bak delikanlı olmayan para bile bizim gibilerin dürüstlüğünden daha değerlidir bu alemde, anladın mı?

Kafasını eğdi, gözleri doldu. Yürüdüm. İyi oldu, iyi. Üzüldüm ama çocuğa. Ah be kardeşim, oradan aç çıkar gider semtinde 1 lira tavuk döner yersin. Kim yer ki zaten onları başka? Bazen işte böyle moralim bozuluyor. Gittim bir sokak çocuğuna yemek aldım, vicdan meselesi değil… çocuğun yüzü gülsün, ben de neşeleneyim diye. İnsan ruhu böyle maddiyatçi işte naparsın. Yine de neşelenemedim gerçi. Neden böyle olur? Güleceğimiz yerde çoğu zaman yüzümüz düşer, işten sonra. Mesleğim raconu belki, büyüklerimizden böyle gördük. Ciddi iştir, salak gibi gülme sakız çalmıyorsun bakkaldan; derlerdi. Bak işte gülen nasıl gülüyor. Bunlar var ya mesleğin yüz karaları. Rahmetli Selçuk abi bunu da çarpmıştı di mi? Bilboardlara astırmış resmini pezevenk. Bunlar işte adi dolandırıcıdır, hep yüzlerinden bir sırıtma. Hepsinde aynı pis sırıtma. Acemi dolandırıcılar gibiler. Bunlar paranın üstündeki Atatürk resmini de değiştirdi, yüzünü güldürdüler. Ne demek istiyorlarsa artık? Millet de üstüne gelmiş bunlar bizimle dalga geçiyor diyor, ha şunu bileydiniz yahu. Şimdi bir de şeçimler geliyor di mi? Ah ulan bir kartvizitim olsa hayatımda tek sefer de olsa gidip sandığa atardım. Bak hala… ne gülüyorsunuz ulan pişmiş kelle gibi milletin yüzüne baka baka, adi dolandırıcılar!

 Onur Dalar – 22 Ekim 2013

One Awesome Response.