12
Ağu

Ezgisi Toprağında Gizli Bir Memleket ( İran )

(Küçük bir not: bir önceki yazımda, sevgili hatunum ile adımladıgım Balkan ülkelerini anlatmıştım, çok enterasan dönüşler oldu. Çoğu kadın birçok kişi; ‘yolculuk pek keyifli geçmemiş sanki, abi sen aşık olmuşsun bu işleri bırakmışsın, biraz kısa sürmüş yolculuk aceba neden?, gibisinden lezzetsiz ve oldukça zayıf ego barındıran cümleler kurdular. Gülsem bir türlü kızsam bir türlü. Yahu ey zayıf egolu çirkin arkadas, ben, sen begen diye yolculuk yapmıyorum ! Sana yola düş diye seçenek sunmaya çalışıyorum gittiğim yerlerden bahsederek. Düşüncelerimi eylemlerimi gör ve kendi eylem planında sana fayda saglasın, feyz olsun diye yazıyorum! Yazı üslübumda bir sönüklük varsa, o da beni yıllardır takip eden, fakat yalanlarından bir türlü kurtulamayıp yola düş-e-meyen, yola düşmediği gibi üslubumu ve sertliğimi eleştiren, üstüne üstlük benim hatunlu yolculuğumu fırsat bilip iyice çirkinleşen insanlara kızgınlığımdan bir ritimsizlik olabilir cümlelerimde, canımı daha fazla sıkmayınız.)

 

İstanbul’dan, 75 TL ye bir otobüs bileti buldum Tebriz’e. Yaklaşık 36 saat sürecekmiş yolculuk… Kabulümdür. Neyse, İstanbul’daki dostlarımdan Elena ile sahafları dolaşıp iki kitap aldım. Hemen hemen 40 yaşında kitaplar. Birisi Jack London – Güneşin Çocuğu, digeri ise Tagore – Nalaka… Neredeyse tamamı dolu olan otobüsümüzde, Türk pasaportu olan yalnızca benim. Digerleri İran pasaportuna sahip.

Hızlı olduğu kadar elektronik olan müziklerle geçiyordu saatler, arada İbrahim Tatlıses ve Hande Yener falan çalıyordu şöför. Bir de bana tatlı tatlı işaret ediyorlardı, Türkçe şarkı açtıkları için. Yoz müzige tahammül etmek hep çok zor olmuştur, fakat buna rağmen memnuniyetsizliğimi hissettirmek istemedim.

Bu arada İran’daki dostlarıma telefon açtım. Özlem ile beni beklediklerini söylediler. Ben de özledim illaki… 2012’de Ağrı’dan Moskova’ya gerçekleştirdiğim bisiklet yolculuğundan sonra gitmemiştim İran’a. Sevgili dostum Ahmet Mumcu ile telefonlaştık bu arada, içimde ; Ahmetcim ile İran’da adımlayacak olmanın verdiği heyecan bir tarafa dursun, 3. kitabım için Tebriz’deki dostlarımla derinlemesine sohbet edecek olmanın verdiği heyecan… Üstüne bir de Santur adlı o nefis enstrumandan edinmek düşüncesi…

Akşam satlerinde ulaştı otobüs Tebriz’e. Mehdi’nin sıcak ve samimi karşılamasının ardınan Şah Gölü’nün etrafında birkaç tur atıp eve geldik. Yorgunluktan resmen bayılmışım.

Ertesi gün zıpkın gibi fırladım yer yatağımdan, doğru İran sokaklarına…

000031.BMP (909 x 614)
Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere, otobüs  duraklarında kadınlar ve erkekler ayrı ayrı otobüs bekliyorlar. İran’daki otobüslerde, otobüs bir cam aracılığı ile iki bölüme ayrılmış vaziyette. Erkekler otobüse önden biniyorlar, kadınlar ise arkadan. Kadınlar bu durumdan pek rahatsız görünmüyorlar, anlamakta güçlük çektim arkadaş…
Kosova’daki yaya geçitleri ile buradaki yaya geçitleri arasında öyle büyük farklar var ki! Mesela Prizen’de bir araba sizi gördügü anda, yaya geçidine varmadan belki 50m geride iyice yavaşlar, ama burada ;
000032.BMP (909 x 614)
Kıyaslama yapmamak lazım, ancak o zaman özgür çıkarımlar yapabiliriz demiş bir bilge… Tüm absürt durumlarına rağmen, bu ülkede bana yakın bir şeyler olduğunu hissediyorum.
İkindin’e doğru Ahmet Mumcu’yu almak için Tebriz otogarına gittim, başladım Ahmet’i beklemeye. Bir süre sonra dünya vatandaşlarından Ahmet Mumcu indi otobüsten. Hemen bir dolmuşa attık eşyalarını ve bisikletini, doğru Mehdi’nin evine.
IMG_5082 (1024 x 768)

Bir Ahmetcim anlattı bir ben anlattım, hangi ülkelerde ne kadar soluk alabildiğimizden konuştuk bolca. Sonra bir planı olup olmadığını, Tebriz’de nereleri gezmek isteyip istemediğini sordum. Dedi ki; ‘Feyyazcım, sana bir teklifim olacak! Buradan trene atlayalım, Birkaç büyük şehir gezelim beraber’ dedi. Bir dakika bile düşünmeden hemen kabul ettim bu teklifi.

Ahmet Mumcu ile birkaç ortak noktamız oldugunu çok iyi biliyorum, çok kaliteli ve tatminkar bir yol olacagından da şüphem yoktu ama, bizim gibi adamlarla yol gitmek risklidir… Örnegin ikimizde yalnız yolculuk meraklısı kuşlardanız ve doğaçlama yolculuk ederiz, kendimizin kadehini dolduracak tecrübelerimiz ve bildiklerimiz var… Bir de yol, biraz paranoya yapar yolcuda, bolca şahsi tavır ve düşünceyi, radikal olarak hayatının orta kısmına yerleştirirsin, eger gerçek bir ‘yol giden’ isen. Benim Türkiye’de ‘yol giden’ olarak tanımladıgım üç kişiden birisi Ahmet… Bozoyük’teki bahçesinden pembe domates toplayıp salça yapmışlığımız da var Ahmetcim ile 🙂

Neyse, günün geri kalan kısmında baglamasını tıngırdattı Ahmet, sonra biraz dolaşmaya çıktık. Ben tren yolculuklarına başlamadan önce yapmam gereken bir şey olduğunu söyledim ve soluğu enstruman satan bir dükkanda aldık!

Aşağıdaki fotografta biraz zor anlaşılıyor ama, şöyle anlatayım, 9 yıl bekletilmiş ceviz ağacı kullanılarak, Mesgut Gogani tarafından İran’da yapılmış ‘Santur’ adlı enstrumanımı aldık, ekor ettiriyoruz. Bu arada Ahmet oradaki bağlamaların tatlarına bakıyor 🙂
000033.BMP (909 x 614)

 Yavaş yavaş, acelesiz iki aylak gibi Mehdi’nin evine doğru yürüdük. Bu arada bir turizm ofisine girip akşam için iki bilet aldık Tahran’a…  (aylak kelimesinin lugatımdaki karşılığı : İşi, adımlayarak, farklı coğrafyalardaki suratları izlemek olan ve bunu yaparken hiiiç acele etmeyen insan)

Mehdi ve ev arkadasları ile muhabbetler ettik tren saatine kadar, İran hakkında fikirler yürütüp sessizleşiyorduk çoğunlukla… Tabi ki eğlendik de ara ara 🙂

IMG_5085 (1024 x 768)
Trenimiz bizi bekler…
IMG_5087 (1024 x 768)

Doğaçlama bir yolculuğa çıkan iki gezginin toplam yükünü görüyorsunuz 🙂 Birkaç kitap, iki ceket, iki çorap bir de mp3 çalarlarımız…
Trende bebekler gibi uyudum. Hayatımda çektiğim en sağlıklı uykulardandı… Bu rahatlığın sebebinin Ahmetcim olduğunu düşünüyorum 🙂 Bütün otokontrol mekanizmalarım ve estetik reflekslerimin yavaşladığını hissettim ve ilk defa ‘yolda’ susmak ihtiyacı hissettim. Zaman maman akmıyordu, saatleri sürüyorduk sanki peşimizden… 12 saat tren yolculuğu, vız geldi, hatta az geldi… Sabah soluğu trenin restoranında aldık, Tebriz’de, Mehdi’nin evinde hazırladığımız peyirli ekmekler ve 25 kuruşluk çay ile İran topraklarını seyretmek bambaşkaymış, bir de yol giden bir dost ile…

1965 model Pentax’ım ile çektiğim son fotoğraf Tahran treninin restoranından (sonraki fotograflar Ahmet’in makinesinden) ;

000034.BMP (921 x 1363)
Tahran’a vardık, bir başkent olduğu için iki gün burayı dolaşmaya karar verdik ve ucuzundan bir hostel arayışına girdik… Bu arada günlerden Cuma ve Ramazan Ayı olduğu gerçeğini unutmuşuz çoktan. Halka açık yerde su içmek, hele hele bir şeyler yemek, öncelikle ‘yasak’ biraz da ayıp buralarda. Gazozumuzu, ekmeğimizi, peynirimizi alıp odamızda bir güzel karın doyurduktan sonra vurduk kafaları yattık… Biraz dağınık ve oldukça rahattık… Bütün standart alışkanlıklardan uzak, kızgınlık ve çekişmenin gram hissedilmediği anlardı…
İftara doğru çıktık dışarıya, dolaştık biraz. Ramazan ayına özel akşam eğlencelerini gözlemledik, derken hurmamız ve ekmeğimiz tutuşturuldu elimize… Teşekkürlerden bir demet sunup lokum gibi hurmaları indirdik migdemize. Bulunduğumuz yerde resim ve tiyatro adına bazı çalışmalar yapılıyordu. Bir yağlı boya hayranı olarak, çizimleri izlerken çok büyük haz aldım… Fakat sadece dinsel motiflerin olması biraz üzdü beni. Sanatı ‘yalnızca bir şeyle’ örtüştürmeye çalışırsanız, o artık sanatsal anlamda niteliğini kaybetmiştir benim nazarımda. Sanat ürünü kendini tekrar etmez düşüncesindeyim…

IMG_5099 (1536 x 1152) IMG_5100 (1536 x 1152)

Ertesi gün erkenden kalkıp müzeleri dolaştık… Büyük kapalı çarşıya girdik… Ahmet ile paralel olmayan nadir düşüncelerimizden birisi ortaya çıktı. Müzeler benim hiç ilgimi çekmiyor. Bunun nedenini düşündüm bolca, şöyle bir sonuca vardım; medeniyet ve onun yarattığı emek sömürüsü, yani onlarca fakir insanın iş gücü ile yapılmış büyük saraylar ve benzeri yapıtları görmek canımı çok sıkıyor.  Yine de Ahmet’e eşlik etmek istedim.

IMG_5120 (1536 x 1152)

Bu da benim sarayım 🙂
IMG_5172 (1536 x 1152)

Tahran’daki en büyük parklardan birine gidip orda güzel bir öğlen uykusu çektik, akşam İsfahan trenimiz var…

IMG_5183 (1536 x 1152)

Bir de küçük bir vidyo çektim;

Ahmet ile Tahran’da bir park

Bu arada, en çok fotografımın oldugu yol yazısı bu olsa gerek 🙂
IMG_5185 (1536 x 1152)

Hava kararmaya başlayınca, inceden fırının yolunu tuttuk. Ben ne zaman ekmek taşısam mutlaka ve mutlaka ekmeğin ucundan yerim biraz, huyum kurusun 🙂 Bunu fark eden Ahmet duruma el koydu ve o taşımaya başladı ekmeği 🙂 Tatlı paylaşımların ardı arkası kesilmedi.
IMG_5187 (1536 x 1152)
Ekmeğimizi, suyumuzu ve beyaz peynirimizi alıp Esfahan trenine biniyoruz 🙂
IMG_5195 (1536 x 1152)

Aslında yolda bir şeyler okumayı pek sevmem ama, Tagore’un Nalaka adlı eserini almıştım İstanbul’da bir sahaftan, nerden baksanız 40 yaşında… Çok keyifli oldu çok. Ahmetcim Nalaka ile haşır neşir olduğum anı yakalamış 🙂
IMG_5198 (1536 x 1152)

Ben bu kadar sık ve uzun tren yolculugu gerçekleştirmemiştim daha önce… Yavaş bir ritmin, vücudumda ve düşüncemde uyandırdığı dinginlik, gerçekten yeni bir duyguydu. Sevindim bolca. Ve artık Esfahan’dayız.
IMG_5199 (1536 x 1152)
Esfahan’da bir Saray-müze’den kareler;
IMG_5200 (1536 x 1152)IMG_5213 (1536 x 1152)

Esfahan’daki turist avcısı kapalı çarşı… (iyi ki turist değilmişiz yahu)
IMG_5228 (1536 x 1152) En büyük mescidin içine girip birazcık hissetmeye çalıştık, olanı, olmayanı…

IMG_5247 (1536 x 1152)

Özellikle Esfahan’daki otobüs duraklarında, insanları bisiklet kullanımına teşvik etmek amaçlı çeşitli tabelalar var. Bu trafikte nasıll olur bilmem ama, yine de göze ve kulağa iyi geliyor bu durum.

IMG_5258 (1536 x 1152) Esfahan’ın başlıca sembollerinden birisi Siosepol Köprüsü. 33 tane sütunun taşıdığı köprünün yaşı yaklaşık 400 olması lazım. Köprünün altından girip üstünden çıktık, aslında güzel-estetikbir yapı ama, üstünden geçerken, o bölgenin haşere gençliği yol kesebilecek bir konumda karşılayabilirler sizi.

IMG_5260 (1536 x 1152) IMG_5265 (1536 x 1152)

Esfahan’dan Şiraz’a tren yokmuş, bu yüzden otobüs ile gitmeye karar verdik. Gece Esfahan’dan kalkan otobüs, sabah saatlerinde Şiraz’a ulaştı. Oldukça güneye inmiş olduk, epey güneşlendik, elbette istemeyerek… Neyse, Persepolis adında, Pers imparatorluğunun merkezi olan tarihi yere geldik. Ben Persepolis’in animasyon filmini çok ama çok etkileyici bulmuştum. Mutlaka izlemelisiniz bu arada.

IMG_5273 (1536 x 1152) Epey etkileyici bir yapı; güç, gösteriş, hırrrrrs… İnsan oğlunda ne kadar hastalıklı ruh hali varsa, hepsi mevcut!!! Yapıdaki kabartmalar şahane fakat hep bir şaşa, hep kralı öven saçma hareketler! Neymiş efendim, Pers kralına Hindistan’dan, Mısır’dan filan falan geyikler, sütler – etler – balıklar hediye ediliyor kabartmalarda… Kaslı kaslı aslan figürleri… Göreceli bir cazibesi var, benim midemi bulandıran bir cazibe… Tabiki görmek iyi oldu, bunun için Ahmetcim’e teşekkürü borç bilirim. O olmasa, asla merak edip gelmezdim. Görüp hissettiğim şeylerden anlam çıkarmak daha dogru gelmiştir hep.

 

IMG_5278 (1536 x 1152) Şiraz’da bir park bulup uzandık biraz, bir süre sonra bizi dehlediler parktan… Öyle, birkaç kelime ile anlatmakla olmaz, karşılaştıgımızda sorarsanız keyifle anlatırım size 🙂 Neyse, önce Tahran’a oradan da Tebriz’e geçecegiz. Trenimizi bekliyoruz. Bu arada, İran’da Celali takvim kullanılıyor 🙂 Yani İran’dakiler 1393 yılındalar…
IMG_5325 (1536 x 1152) Tahran’a ulaştık, akşama kadar vaktimiz var. Çıkıp biraz adımlayalım dedik, metroya bindik. Buradaki metrolarda kadınlar için ayrı bir vagon var. İran’da öyle alalade fotograf çekemiyorsun. Bu yüzden zor şartlarda gizlice çekilmiş bir fotografı paylaşacagım sizlerle;
IMG_5332 (1536 x 1152) Özellikle Tahran’da bolca karşılaşılaşılan duvar dedeleri;
IMG_5333 (1536 x 1152) Soluk birer sandviç bulup, bir parkın köşesinde yemeye çalıştık… Malum buradaki insanların, aç insanların halini anlama ayı… Diger 11 ay sınırsız yiyecek! 11 ayda kim takar aç insanları !!

Tahran – Tebriz trenindeyiz ve güzel dostum Ahmet, vagonun bir köşesinden aşırdığı tabela ile kompartmana girer 🙂
IMG_5344 (1536 x 1152) Saatler sonra Tebriz’deyiz… Mehdi’nin yedek anahtarı bende, çıkartıveriyoruz anahtarı, giriyoruz dost evinden içeri… Akşam bolca muhabbet ettik. Yolculugumuzun detaylarını anlatıyoruz, çaylar içiliyor… Ertesi gün, Ahmet bisikleti ile Ermenistan’a dogru devam edecek, ben ise otobüs ile Türkiye sınırına doğru yol alacağım. Sabah hazırlanıyoruz birlikte ;
IMG_5415 (1536 x 1152)Ben santuru kutusuna koyup kaldıramıyorum bir tarafa, çok sevdim yahu 🙂
IMG_5417 (1536 x 1152) Ve İran yolculuğundan son fotograf… Ama… Benim bakmaya doyamadığım bir fotograf… Yıllar önce tanıştığım, bin türlü mevzuyu bin türlü tebessümle sonlandırdığım, yürekli dostum, uzun yol bisikletçisi ustam Ahmet Mumcu ile tam tadında, rengarenk bir yolculuk yaptım. Zil takıp oynayasım var, nasıl olsa Ahmet alır eline bağlamasını, ‘yar sevmiş yar üstüme, yar sevmiş yar üstüne, varsın sevsiiiiiin neyleyim’ diye başlar türküye 🙂 Fena güzeldi fena… Yine yapalım Ahmetcim yine yapalım güzel dostum…
IMG_5420 (1536 x 1152)



...