23
Ağu

Zulapark – Bitir-i Cem..

Temmuzun en orta günü yanlışlıkla duygularına yenik düşen bir kadınla tanıştım. . Soğuk, sessiz, duygusuz denebilecek kadar rahat, sahte gülücüklerle dolu bir kadın. Kısa sacları ardına saklanmış derin yaraları vardı belki de.. Kemikli burnu tatilde bronzlaşmış buğday teni, kalın bacakları hatta selülitleri de vardı. Kusursuz denebilecek hiçbir özelliği olmayan yerden bitme bir kadın düşünün. Işte bu o kadın.

Anılarıyla belki de binlerce kez yüzleşen bu kadın, nedense hep yalnızdı. Dostu, arkadaşı, ailesi ya da ne bileyim işte öyle dert yandığı akıl danıştığı kimsesi olmayan biri.. Haruki Murakami kitaplarından fırlayagelmiş belki Tsukuri Tazaki belki de Naoko gibi. Aslında içinde hepimizden bir parça taşıyan biri. .

Ama bu kadının hayatı farkında olmadan ya da elinde olmadan diyelim, değişime girmişti. Değişiyordu! O güne kadar önüne koyduğu bütün kriterleri, istekleri, arz ve talepleri bir yana gururu, duyguları, tercihleri ve hisleri de değişiyordu. . Bu değişimin Ilk adımı ise tam da darbe günü gerçekleşmişti.  Belki de geçmiş gelecek acıların habercisidir, onca gün içinde denk gelebilecek en garip Temmuz gecesi..

Yıllar yılı hayatına kimse girmeyen bu kadın bu kez yaz aylarının verdiği hormonlar ya da yaşıtlarının düğünlerine katılmaktan halay çekip göbek atmaktan bunaldığı için mi bilinmez belki de dünyada sadece ikisi kalsa insan ırkının yok olmasına karar verip ölene kadar boş boş vakit öldürmeyi göz e alacak kadın birini farkında olmadan sevmişti.

Hepimizde olur bu Osho amcanında dediği gibi “yeni geldiğinde kapıyı aç”mak gerekir tabi.. Sürekli insanları hayatından def edip kendi dünyası içinde de artık yavaş yavaş boğulan bu kadın kapıyı istemeden de olsa açıp içeri bu kişiyi davet etmişti.

Gel zaman git zaman aralarıda çok güzeldi. Ama kadın ilgisizlikten yakınıp bir anda kişiliğinin dışına çıkarak trip atmalara, ilgi beklemelere, beraber vakit geçirmek istemelere başlayınca adam çoktan ilgisini kaybetmişti.

Stabil Türk erkeği mi demeli? Ayrılalım diye bahane ile “onu görmek isteyen” kadının bu teklifini bir anda küt diye kabul ederek. Gerçekten ilişkiyi bitirmişti.

Günler geçtikçe kadının içinde ince ince kağıt kesiği gibi yaralar açılmaya başlamış hatta günler saatler uzadıkça kesiklerden akan kanda kendi boğulmaya başlamıştı. Her kelimesi içine akıyor, boğazında düğümleniyor, bir şelale gibi gözlerinden taşıyordu. En ufak konuşmadan nem kapıyor, ekmek fazla kızardı diye bile sitem ediyordu. Televizyonda izlediği programlar bile ona tek bir kişiyi çağrıştırıyordu.

Artık sözleri olan müzikler dinleyemez hale geldiğinde evden bakkala en azından nefes almaya çıktığında kendini bir aracın peşinde koşarken gördü. Sanki o arkada kalmıştı da ruhu şaha kalkmıştı, bedeninden akan enerji bir kısrak gibi adımlarına yansımış sonra harlanıp damarlarını tıkamıştı. Soluk soluğa kalan ruhu su ihtiyacını gözleriyle karşılama niyetinde yarışa başladı. Ölümlere bile üzülmeyen bu kadın şimdi cenin pozisyonunda, kayalıklara vuran dalgalar arasında karaya çıkan deniz kızının köpük olduğu gibi yitip gidiyordu. Derman kalmayan dizleri yürümesine, hissettiği tarifsiz acı düşünmesine engel oluyordu. Ağladıkça ağlıyor, göz yaşları denize karışıyordu..

O adamsa 5 dakika görmek için vakit ayırmış günler sonra ilk kez kurbanının ölmediğini fark eden katil misali yanına yaklaşıyordu. (Size bir sır vereyim, kadın adamı o kadar çok seviyordu ki Mecnun’a Leyla neyse, Ferhat’a Şirin kimse kadının adama duyguları da öyle, hiç tanımadığı insanlara bile onu anlatıp, bir daha asla görmeyeceği kişilere bile onu övüyordu. Ağzından çıkan kelimeler yanlış olsa da gözlerinin içi gülüyordu… Tabi katili bunları bilmiyordu, işin kötüsü kadında bunları bilmiyordu. Neyse efendim biz konuya dönelim) o an adam kadının haline acıdı. Hoş kim olsa acırdı.. Kadının göz yaşları, hıçkırıkları sahte bir sarılmayla ortadan kalktı.

Adam, kadına o kadar uzaktı ki, bayramda mesaj gönderilen eski sevgili bile daha yakındı. Dünyadan, aya yolculuk yapmak bile daha kolaydı. Kadın bu kez Orpheus’un Azrailler ve Tanrılara karşı yaşadığını yaşamıştı. Cehennemden çıkarıp aldığı Eurydice’nin yüzüne bakmasıyla sonsuza dek kaybettiği aşkı gibi ortada kala kalmış! Echo’nun Narkissos’u izlediği gibi dağlara haykırmıştı. Bitap düştüğünü herkesten saklamaya ve her zamanki yalnızlığına dönmeye kendini adamıştı.

Farkında olmadan isteklerinin değiştiğini gördüğü halde aynalardan kaçındı. Kendini spora, doğaya, çiçeğe, böceğe, kitaba, yatağa bağlamıştı. Günler geçtikçe zamanı daralmış, kaçmak için bahaneler aramıştı. Sonra bahaneler üreterek konuşmaya çalışmıştı. Çok çaresiz kalmış, alkole abanmıştı. Kusana kadar içip onu aramıştı belki biraz da olayları abartmıştı ama adam takmadı. Sonra kendini günlerce aç bırakıp hastalanmış ilaç alması için yalvarmıştı.. Ama adam yukarı bile çıkmadı. Rüyaları bahane edip nasıl olduğunu sormak için 40 takla atmış ama adam onun nasıl olduğunu bile sormamıştı. Hediyeler yapmıştı kadın ama adam onları da almamıştı.. Kadın her sabah erkenden uyanmış kendini belki onu görürüm diye yollara atmış, dönüş saatlerinde camlar balkonlara sarılmıştı. Biraz da çaresizdi artık unutmak için uğraşsa da gözü her evden çıktığında onun evine takılı kalmış, her rüzgar estiğinde kokusu burnuna gelse diye yalvarmıştı. Ahmet Aslan şarkılarına sığınacak kadar kendini hayattan dışlamıştı.

Ve bir gün yanlışlıkla yolda karşılaştı.. Eli ayağına dolaştı kadının! Dik duruşu bozuldu, gözlerini kaçırmak kendini deve kuşu gibi saklamak istediyse de bakışları ona boynuyla beraber ihanet etti. Bir an önünden geçerken kafası yere eğildi. O kadar uzun geldi ki o selam verme şekli kaldırım taşlarını saydı, adımları sanki slowmotion hareket ediyormuş gibi kısaldıkça kısaldı. Ve ışık hızıyla tekrar başını kaldırıp ona bakmaya devam etti. Gözlerine bir türlü laf geçiremedi. İşlerini halledip tekrar döndüğünde görebilme umudu adımlarını iyice çalıştığı yere doğru eğmişti. Önünden geçen bir adamda onun kokusunu hissetti. Kalbi mantığına tekrar yenildi.

Artık günler geçmez, konuşmadan duramaz bir hale gelen kadın onunla en azından arkadaş kalabilmeyi diledi..  Denedi adam onu da reddetti. Kadının hiç bir şansı yoktu Dorean Gray’e tutkuyla bağlı kalan Basil Hallward gibi ölümü de onun ellerinden olacaktı. Evlilik konusundan bile korkan kadın, evlenmek hatta çocuklardan nefret ettiği halde onun çocuklarını doğurmak gibi düşüncelerle dolup taşıyordu. Imkansızlıklar örtüsü altında ilerlemeye devam eden düşüncelerinin çıkışını bilimsel araştırmalarda bulabileceğine inandı. Alfa, Beta yok Omega erkekler furyasında boğulup kendine en sonunda Hipogami tehşisi bile koymayı denedi. Oysa hissettiği duyguların bilimsel hiç bir açıklaması olamazdı. Duygularını bütünüyle kabul edip, istediği gibi ağladı, gülmeye çalıştı, suratını astı.. Ama duygular çoktan onu terk etmeye başlamıştı. Geceleri kulakları çınlıyor, uykuları bölünüyor, farkında olmadan dişlerini sıkıyordu. Bir kişi görsün diye , bin kişiyle paylaşıyordu. .

Şaraba Rakı katan bu kadını çok kısa bir zaman önce tanıdım bende. 1 şişe şaraba karşılık paylaştı hikayesini benimle. . Şişe bittiğinde atladı iskeleden buz gibi Ege’nin denizine.

Ve son bir kelime bıraktı gerisinde, Bitiricem. .

Size bir spoiler vereyim; ciğerleri tuzlu suyla dolu da olsa son kelimesini yerine getiremedi. Bitmedi. Hissettiklerini aşmayı çok denedi belki ama ruhunda acılan küçük yaralar büyüyüp tek bir yerde birleşti. Göğüs kafesinin altında bir kuyu hayatına giren ve girecek olan diğer bütün canlı varlıkları kenara itmişti. Acılarına rağmen çok sevdi, Belki o da çok sevildi. Ama onu sevenler istediği kişi değildi. O da en kolay yolu seçmiş ve her gün en az bir can alan denize yenisini kendi canıyla eklemişti.

Peki ben neden mi onu kurtarmadım..

Kurtaramazdım, kimse kurtaramazdı, kurtarabilecek kadar iyi olan tek bir adam vardı ama o da dönüp arkasına bile bakmayacak kadar aptaldı.

O kadının cansız bedeni bu dünya üzerinde hiç bir zaman bulunamayacaktı.. Öldüğünü benden başka bilen başka hiç bir canlı tanık olmayacaktı…

Prensesin Anısına~

İrem Çetin İpek – 23 Ağustos 2017 – 04.23


19
Oca

Soğuk

Şu kapıda yarım bıraktığım intihara dönüyor yüzünü bileklerim
Ayaklarım göklerden gelen bir davete icabet ediyor ansızın
Kulaklarım eski bir sese galebe çalıyor
Yürek dilleniyor, sesler boğuk
Ve soğuk
Yalnız düşmüşe soğuktur ancak

Anlatamam
Öyle karanlık, öyle dipsiz, öyle arı
Duvarlar bozmazsa bu gece şahitliği
Gelmeye devam ederse üstüme
Soğuk ayrı, duvar ayrı
Ve bin yıl daha getirmeyeceksen baharı
Sen ey koca tanrı
Çöz yorgan diye bağladığın yükü
Sırtımız artık rahat etsin
Üşümek benim de ciğerimin derdidir gayrı
Üzerime ört şu toprağı gitsin.

Cem Hayat – 19 Ocak 2017


10
Oca

Matruşka Gibi

Gözlerinde bir hakikat vardı
Ona varabilmek için uzadım durdum
Yüreğim koşar adım yanaştı, çoğaldı O’nda
Varmanın, hakikati bulmanın telaşı sardı bir anda
Ve bir merakla bağırdı
Çığlık oldu
Matruşkalara benzetti, yarattı nefesinde
Açtıkça bir başka O’nu karşılamanın, bir başka ona varmanın sevinciyle
‘Ben kimim’i sordu gözleri ve cevabı, O’nun varlığı.
Tanrı nasıl bir insanı bütünleştirip sunmuştu
İnsanlığın üzerine serperek hem de…
O ben mi? Ben o mu? Aklıma uydurdum hepsini ve yüreğimde birleştirdim. Gölgesini kendi karanlığımdan ayırdığım an dünyayı O’nun hakikatiyle anladım.

Hakikat üç beş kelamın boynunu bükmesi değil, ondaki canın soluk almasıydı. Ellerimi açtığım an dilimden göğe uçtu birkaç ayet-i kelime

“Bize verilen kıymetlidir. Senden gelendir. Onu koruyacağız, sakınacağız.  Varlık sahasına girip onunla bir yanacağız”…

Eğer sana varlığını hatırlatan bir çöp bile olsa onu öpüp başına koymalısın dendi. Sonra varlığına ve onu hatırlatan varlığa şükretmelisin.

Ondan geleni korumak senin işin, varmak istediğin her yer koruduğun hakikatler olacak…

 Sevinç Özilice – 10 Ocak 2017


8
Oca

Öleceksek Ölelim

zemheri ayazında
dudaklarımı okumayı bırak
kelimelerin teferruat olduğu bir oyundur hayat
sözler anlamın ağırlığıyla çökerler
sen uçarı duyguların sana konduğu yere bak
plan yapma yorulursun
kaderi tasarlama boşuna
suya düşer planların
gözün uymaz olur kaşına
sana oyununun bilmediği bir eğimle
gövdene teslim olacak bir duruş gerek
bilme bilirsen kovulursun
sana cehaletle unufak olacak bir savruluş gerek
bana sorma sorarsan sana seni unutturacak bir varoluş gerek
sakın ümidini kesme bahardan
kar erir, yaz soğur, güz kalır elbet
senin ismin gönlümde üzeri çizilmiş durur
nicedir mıhlanmış gibi çekici hatırımda yok
ölmüş bir süvarisin atın hala koşuyor
ne yapsan şavlonlarla dans
ne etsen muhakemeye everans
yazık sana
bu orman yüktür
ars
lan
ları
na
sebepleri kobay
sonuçları muamma
bu etrafı çöl
bu susuzluk
bu aşılması imkansız göl
bu bir türlü yavrulamayan döl
ey bütün kırbaçların izi hatrına
ölmek ayıp değil sevgilim
öleceksen
lütfen
öl

Alper Gencer – 08 Ocak 2017


17
Ara

Mihmanın Saltanatı

durduğum yerde doğrulup
omuzlayabilir misin çürümüş nefesimi
”su çürür”, insan çürümekten parçalanır
sen ey düşkünlerin düşkünü!
çürütebilir misin kalbin etrafında,
eteksiz sema dönen rüzgârın iradesini
o ki
yılkılarca dalgalandırmış geniş omuzlu bozkırı
ve kürt dağlarının yalnız ağacının el süreni,
çıplak bırakan yangınların kibirli yalnızı
dur diyebilir misin karşısına dikilip
önüne kattığını toplayabilir misin
ektiğini sakınıp,
biçtiğini yediğinden çok tutabilir misin elinde
baş eğ
bin yıllar evliyaya gölge duran anadolu’nun
baş kaldıramazsın sağır fermandarına

baktığım yüzünün şiirini çizebilir misin
baktığında orda olmayacak olanın
sesinin şiirini duyabilir misin
sen ey acizler acizi!
bir aşktan bir aşka tohum taşıyan,
insan söktükçe
üflenip toğrağa can diken hükümdarın
ellerini kesebilir misin

Baran Tezdönen – 17 Aralık 2016