11
Ara

Kırık

sunset-art-glass-mirror-cracked

Hayat cok acımasız.. Bazen bu yuzden hüznü terk etmek istiyorum. Mutlu olduguma inanıyorum. Daha fazla gülümseyip daha fazla konuşuyor, sarılıyor hatta öpüyorum. Bazen bir agaca bile sarılmak istediğim oluyor ve gidip sarılıyorum.. o zaman kısa bir süreliğine tam gibi oluyor hayat. Parmaklarım, kollarım, bacaklarım yerli yerinde duruyor çünkü. Dışarısı soğuk bile olsa ısınabildiğim yerler var… bir karton üzerinde değil de rahat yastıklarda uyanıyorum sabaha… “Günaydın” diyebildiğim, selam verdiğimde benimle elmasını paylaşan halciler bile var. Akşam sıkıldığımda bakkalda oturabiliyor, acıktığımda ne istersem yiyebiliyorum. Canım ne içmek isterse içip hiç birşeyi takmadan bir şekilde eve dönebiliyorum. Çok garip geliyor bazen. Ama hüznü kabullenmeyi de gerçekten seviyorum. Vücudumun en büyük ağrılarını sadece regl döneminde çekip, ufacık hastalıkları büyütüyorum. Ama kafamı çevirdiğimde dünya çok farklı. Herkes en büyük acıları kendinin yaşadığına inandırmış. Diğerlerine at gözlüğü ile bakıp utanmadan ön yargılar ve uçkurlarla matem havasına bulanmış durumda. Kimileri din uğruna kendini paralıyor, Kimileri ırk.. Siyaset yalanını ortaya atmış burjuva sınıfı insanları sürekli sömürmekten utanmıyor. Insanlarsa bunlara göz yummaktan başka çare bulamıyor. Çok garip… bir kısım inanılmaz zenginlik içinde yaşarken farklı kıtalarda insanlar açlıktan yok oluyor.. Tatminsizlik her geçen gün arttığı için suçlular kendini hep haklı görüyor. . Taciz tecavüz sadece insanlara değil nefes alan ya da almayan bütün varlıklara yöneliyor. Tırnağa değen çamuru kabul etmeyen Insanevladı çamurdan yoğrulduğunu unutuyor.

Hayatını sofistler gibi yaşayan ögretmenler gerçek filozofları öldürüyor. Eğitim, öğretim hersey imamhatiplerden çıkan orospulara gebelik ediyor. Ailesi kızını çok temiz, oğlunu ak kaşık görürken farkında olmadan geleceğin orospu ve pezevenklerine yataklık ediyor. Kimse kendi çocuğunun suçunu kabul etmiyor. Kirli geçmişler, temiz gelecekleri bulandırıyor… Hayat çok zor amına koyayım her ay başında bir yerlerde bombalar patlıyor! Bu kez kimimiz öldü düşünmekten içimiz daralıyor..

İrem Çetin İpek – 11 Aralık 2016

20
Eki

Kör İmamın Rüyası

“Gözler O’nu idrak edemez; o ise bütün gözleri idrak eder.
O latif olandır, haberdar olandır.”
Kuran-ı Kerim / En’am Suresi 103

Öğrenciliğimin ilk iki yılı benim için tembellikten ziyade haylazlık ve İstanbul gezmeleriyle geçti. Sabahları annemin pişirdiği ekmeğin kokusuna uyanır, üzerimdeki atleti değiştirir medrese kıyafetlerimi giyer, bez çantama eşyalarımı doldurur ve avludaki  kahvaltı sofrasının etrafında kendime yer arardım. Masada: babam, anneannemler, babaannemler, teyzemler oturur, onları görünce hepsini tek bir ağızdan selamlardım, onlar da günün yoğunluğuna göre selamımı alırlardı. Masada konuşulması gereken önemli meseleler varsa benimle ilgilenmezler, durumdan beni de kabaca haberdar ederlerdi. Genellikle konuşulan tek bir mesele vardı: O da Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye idi. Bazen önemli bir bürokrasi meselesi, bazen adını bilmediğim bir şark vilayetinde çıkan isyan, bazen de padişahın yeni yasakları  kahvaltı boyunca  aile içinde konuşulur, bu da beni mutsuz ederdi. Sanki devlet, bütün hayatımıza el koymuş da elimizde olan her şeyi zapt edecekmiş gibi karanlık bir düşünceye kapıldığımı bu zamanlarda sıkça hatırlıyordum.

Babam bazen beni mahalle mektebine bırakırdı, sonra  memurluk yaptığı  Hazine Teşkilatının Sultanahmet’teki bürosuna giderdi, babamın gitmesiyle ben de mektepteki arkadaşım Cemal ile okulu kırar sokaklarda, caddelerde bir başımıza olmanın verdiği o müthiş hissiyatla bu büyük şehrin sadece bizim için var olduğunu düşlerdik. Bazen sokaklarda gezinirken ibadethanelerin olduğu yerlere gider, bu büyüleyici yapıların üzerine şaşkınlıkla konuşurduk. Cemal’in babası büyük bir okulda Tarih muallimliği yaptığı için o, bana sık sık tarih hakkında bildiklerini anlatırdı. Bazen yürürken ‘’ Osmanlı Devleti zamanında küçük bir beylikti; fakat kâfirle savaşarak bu kadar güçlendi. ‘’ diye konumuzla alakasız beylik cümleler kurar, bazen de bir yapıdan veya ünlü bir şairin beyitlerindeki ince alaycılıklardan bahsederdi. Hayatımızın bu büyülü anlarında, kimi zaman Cemal ile büyük işler başarıp ailelerimizi gururlandıracağımız fikrine büyük bir masumiyetle inanırdım. Ne yazık ki bu masumiyet, çok vakit kaybetmeden kendi içindeki naif gerçekliğini yitirdi.

Ne zaman olduğunu tam olarak anımsayamasam da olayın kış mevsiminde gerçekleştiğini hatırlıyorum. O gün Cemal ile İstanbul’un sokaklarında sığınacak boza içebilecek bir yer aramış, bütün sokakları dolaşmış büyük bir talihsizlik eseri kaybolmuştuk. Kaybolmanın verdiği tedirginlikle insanlara yol soruyor, medresenin olduğu sokağı insanlara anlatıyor, bahsettiğimiz yerden kimsenin haberdar olmadığını öğrenince korkuyor, eve bir daha dönemeyeceğimizi düşünüyorduk. Yaklaşık olarak iki saat süren çabalarımızdan bir sonuç alamayınca ‘’ Yetti artık Ahmed! Vallahi billahi bezdim. Evi bulamayacağız artık. ‘’ gibi serzenişleriyle Cemal, beni yıldırınca ikimiz de pes ettik. Uzun bir yokuşun bulunduğu sokakta Cemal ile birbirimize sokulduk, ben ne kadar Cemal’den saklamaya çalışsam da bu keşmekeşin ortasında ailemi, en çok da annemi düşünüyordum. Beni yitirince kim bilir kaç gece ağlayacak? Kim bilir bu ayazda kaç gece kapının önünde bekleyecekti? Sahi beni, oğulları Ahmed’i unuturlar mıydı acaba?

Kulağımdaki yanmanın verdiği acı ile uyandığımda hava kararmış, karşımdaki adamın kimliğini seçememiştim. Cemal ile bana bakıp ‘’ Beni takip edin! ‘’ diye buyurmasıyla onu izliyor, kim olduğunu anlamadığım adamın eski püskü ceketine bakıyor, adamı bir yerlerden çıkaracak gibi oluyor; ama bunu bir türlü beceremiyordum. Sonunda dayanamayıp Cemal’e fısıldayarak adamın kim olduğunu sordum. ‘’ Sabah Camii’nin imamı bu! Anlatmıştım ya Topal Süleyman. ‘’ dedi Cemal korkuyla. Sabah Camii’nin yerini biliyordum, bizim evin üç sokak kadar ötesinde olan küçük bir camiiydi orası, mahalleli namazını orada kılmaz, namazı ya Sultanahmet gibi büyük bir camide ya da evde kılardı. Cemaat olma kavramı nedense bizim mahallede pek gelişmemişti. Eski evlerin olduğu sokaklarda yürürken Topal Süleyman’a neden topal diye hitap edildiğini hatırlamaya çalışıyordum, kendisine bu lakapla hitap edilmesine gerek yoktu; çünkü imamın ayağında ne bir aksama ne de bir topallık vardı. Yol boyunca Topal Süleyman’ın hikayesini düşündüm ve sonra ona neden böyle bir lakap taktıklarını hatırladım: Topal Süleyman, doğuma  büyüme bizim mahalleliydi ve Cemal’in anlattığına göre bir Rum Hanımına gönlünü kaptırmıştı, kadının adını  hatırlayamasam da arkadaşımın söylediğine göre kadının dillere destan bir güzelliği varmış. Süleyman bu kadının ailesinde sevilir, saygı görür, el üstünde tutulurmuş; bir gün nişan yüzüğünü alıp annesiyle  hanımı istemeye gitmişler, sorunsuz bir şekilde nişan yapılmış yüzükler takılmış hatta kadının ailesi, damat tarafından da hatırı sayılır bir meblağda borç almış, gel zaman git zaman düğün günü yaklaşmış, Süleyman düğünden bir gün önce nişanlısının evine de gitmiş her şey sorunsuz ilerlerken olan olmuş ve bu ailenin damat tarafını kandırdığı düğün gününün sabahı, damat tarafının evi terk edilmiş bulmasıyla anlaşılmış. Süleyman o günden sonra kendine dini bir hayatı seçince ve salt güzelliğin beş para etmez bir şey olduğunu anlayınca topal, kendinden büyük ve çirkin bir kadınla evlenip hayata devam etmiş. İşte bu yüzden mahallede İmam Süleyman’a, Topal Süleyman diye hitap ediliyordu.

Mahalleye girdiğimizde herkesin bizi aradığını anlamış, Cemal ile göz göze gelmiş mektepteki durumumuzun babalarımıza anlatıldığını düşünmüştük. Bu yüzden mahalledeki kahvehaneye giderken sık sık tırnaklarımı yiyor, adımlarımı ağır ağır atıyordum. Kahvehanenin kapısında durup bekleyince herkes kulaktan kulağa bulunduğumuz haberini etrafa yaydı. Beklemenin, sabretmenin ve korkunun esrarlı yanını bugün burada öğrendiğimi de hiçbir zaman unutmadım. ( Hatta sabretmenin, korkmanın insanı erdemli kılabileceğini de sıkça düşünmüşümdür. ) Kahvehanenin önü yavaş yavaş dolmaya başlamış; mahalleden çocuklar, mektepteki hocalar, gençler, yaşlı kadınlar, meraklılar, delikanlılar gelmişti. Bir tek babamla Cemal’in babası burada değildi, birkaç dakika sonra içinde bulunduğumuz çembere doğru yol açılınca babalarımızın geldiğini anladım. Babam kalabalığın içinde yanıma yaklaştıktan sonra  sağ elinin avuç içiyle bana çok sert bir tokat attı. ‘’ Senden adam olmaz it oğlu it! ‘’ dedi ve bütün mahallenin gözü önünde bana bir tokat daha attı. Yüzümdeki acının şiddetiyle ağlamaya başlayınca babam beni eve doğru hızla sürüklemeye başladı, gözlerimdeki yaşlarla oradan ayrılırken Cemal’e baktım. Babası ona sarılmış, saçını okşuyordu. İkisine bakarken hayatım boyunca iki şeyi hiçbir zaman unutmadım.  Birincisi, babamın beni dövmesi ve öfkesi. İkincisi, Topal Süleyman’ın hayatımı kurtarması.

Salonda ailenin büyükleri oturmuş konuşuyorlar, benim durumum için yapılabilecek bir şey olup olmadığını tartışıyorlardı. Artık bir mektepli olmadığım için bana başka bir eğitimhane bulacaklar veya mektepteki hocaları tekrar ikna etmeye çalışacaklardı. Mutfakta tek başıma oturmuş akşam yemeğini yerken bir yandan babamın hakaretlerine üzülüyor, diğer taraftan devlet dışında benim varlığım hakkında konuşulduğu için de mutlu oluyordum. Aile arasındaki tartışma bittikten sonra annem mutfağa geldi, koyduğu kuru fasulye, pilav ve cacığın bittiğini görünce duygulandı. Benim aç kaldığım zor saatler geçirdiğim gibi tatsız bir düşünceye kapıldı galiba; ama bu düşünceyi kafasından kovduktan sonra parmağıyla işaret ederek  salona geçmemi istedi. Salondaki herkes ben içeri girince öfkeli, sinirli ve düşmanca bakışlarla beni karşıladı. ‘’ Cezalısın Ahmed! İki sene boyunca okulu kırıp bize yalan söyledin. Cezanı çekmeye razı mısın? ‘’ dedi babam hiddetle. Hayatımda onu birkaç kez öfkeli görmüştüm; ama bunların biri bile bana karşı duyduğu öfke kadar keskin değildi. ‘’ Bundan sonra mektepten camiye gidecek sonra da eve geleceksin! Mahallelerde oyun oynamak, arkadaşlarla buluşmak yasak! Anladın mı? ‘’  ‘’ Anladım babacım. ‘’ Yarından tezi yok bunları yapacaksın, ben mekteple konuşacağım. Topal Süleyman’a da anlatacağım vaziyeti, bundan sonra ona çıraklık edeceksin tamam mı? ‘’ dedi babam. Başımı yere eğince siyah saçlarımı okşamak ister diye düşündüm, eskiden ne zaman bir kabahatim olsa bu hareketi yapardım o da beni affederdi; ama bu sefer öyle olmadı. ‘’ Git yat şimdi, Allah rahatlık versin. ‘’ dedi. Salonu terk edip odama çıktım, üzerimi değiştirip iç çamaşırlarımla yatağa girdim, uyumaya çalıştım; ama beceremedim. Birden ağlamaya başladım hayatımın farklılaşacağı düşüncesiyle içten içe korkuyordum.

Nitekim öyle de oldu, hayatım değişti. Artık sokaklarda vakit geçiremiyor, derslerime çalışıyor, mektepte kendime bir yer edinmeye uğraşıyor; fakat bunları beceremiyordum. Mektep korkunçtu, bir de Cemal, yakalandığımız günden sonra benimle küsmüştü. Sebebini tam olarak anlayamasam da onu yargılamıyordum. İki insan kendilerine yalandan bir dünya kurar ve yakalanırsa gerçeklik birbirlerine anlamsız gelirdi. Sanırım bu dünya bize anlamsız geldiği için birbirimize verdiğimiz değeri yitirmiştik. Mektepteki derslerden sonra herkes çıkış vakti geldiğinde bir seviniyorsa ben iki seviniyordum. Mahalleden çıkıp sokakları ağır adımlarla yürüyor, Sabah Camii’ne gidiyor, Topal Süleyman’a yardım ediyordum. O da bana küçük camide Kur’an okuyor, İslami felsefeden, sahabelerden, tarihten bahsediyor, sıkılıp sıkılmadığımı soruyor, sıkılmadığımı söyleyince bazı şeyleri daha bir keyifle anlatıyordu. Şunu da söylemem gerekir: Topal Süleyman bir tek benim yanımda sakindi. Yanında benim dışımda başka biri olunca nedense öfkeli ve asabi birine dönüşüyordu. Kur’an kursunda birkaç kişiyi korkuttuğuna ve hırpaladığına yalan olmasın, şahidim. Camide geçen zamandan sonra eve giderken garip bir hüsrana uğruyordum, ailem bana olan güvenini kaybettiği için beni sürekli sorguluyor. Her akşam eve gelince anneannem ‘’ Bugün nerelere kaçtın kaçak? ‘’ gibi yargılayıcı sorularla beni sıkıştırıyordu.

Hal böyle olunca zaman geçti, mektep bitti; ailemle olan sıkıntılı dönemlerim geçti. Topal Süleyman, babam, annem yaşlandı, anneannem vefat etti ve ben medreseye başladım. On yedi yaşıma geldim. İşte bu vakit camide meydana gelen bir vukuat, bütün hayatımı kökünden değiştirdi desem yeridir. Medreseden çıkmış, Sabah Camii’ne varmıştım, gecenin zifiri karanlığında caminin kapısından içeri girerken yıldızlara bakıyor, hayatın anlamı; karanlığı ve aydınlığı üzerine bir şeyler düşünüyordum. Ayakkabımı çıkarıp camiye girdiğim zaman etrafa çoğu zaman olduğu gibi huzurlu bir sakinlik hâkimdi. Seccadelerin üzerinden geçip mihraba doğru yürürken Topal Süleyman’ı küçük bir gaz lambasında bir şeyler okurken gördüm, arkasına çömeldim. Okumasının bitmesini bekliyor, bugün neler konuşacağımızı merak ediyordum. Birkaç dakika sonra uzun boylu, kel imam gaz lambasının ateşini arttırdı, elindeki kitabı kapattı, yüzüme baktı.
‘’ Selamün Aleyküm. ‘’ ‘’ Aleyküm Selam, ya Ahmed ! Hoş geldin, söyle bakalım halin vaktin nasıl? ‘’ dedi Süleyman gözlerini kısarak. ‘’İyi hocam Allah’a çok şükür, sizin de vaktiniz yerindedir umarım. ‘’ ‘’Yerinde yerinde. ‘’ dedi. Ayağa kalktı,  yanıma çömeldi, elindeki kitabı uzattı. ‘’ Bu, artık senindir. ‘’ dedi. Kitabın kapağına baktım, Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ıydı bu. Bunca yıllık tanıdığım İmam Süleyman’da böyle bir kitap görünce ister istemez şaşırmış garipsemiştim. Ne de olsa konu sevmek olunca Topal Süleyman pek şanssızdı. Bir süre kitaplar, öteki âlemler ve rüyalar üzerine konuştuk. ‘’ Rüyalar hem bu diyara aittir hem de değildir, unutma mutlu bir insan rüyasında daima kendisini görür. ‘’ diyince çocukluğumdan beri yanında olduğum adamın değerini bir kez daha anladım. Muhabbetimizin sonuna doğru akıl hocam, bana öyle bir şey söyledi ki aklımdan hiç çıkmadı ve kaderimin yönünü belirledi: ‘’ İnşallah Yüce Allah izin verir de ileride imam olursun, imamlığını da görürüm. ‘’ dedi; ama göremedi. Topal Süleyman, benim imamlığımdan beş yıl önce ben yirmi iki yaşında iken Cenab-ı Hakk’ın da rızasıyla bu dünyadan göçtü, cenaze namazını  kıldırmak da bana, talebe Ahmed’e düştü.
***

Kayseri Hacı Ahmed Paşa Camii’nde çalışacağımı öğrenince Topal Süleyman’ın mezarını ziyaret ettim, Sabah Camii’ne gidip şükür namazı kıldım. Anneme müjdeli haberi verince ‘’ Allah’a çok şükür oğlum, istediğimiz oldu. ‘’ dedi ağladı, birbirimize sarıldık kucaklaştık. Ailede babam hariç herkes beni övünçle kutladı. (Bir tek babam sevinmemişti bu duruma, kendisi benim Mülkiye’ye gitmemi istemiş, ben orada okumak istemeyince yüzüme bakmaz olmuştu.) Evde benim Kayseri’ye gidişim için hazırlıklar yapıldı, hayır duaları edildi. Yolculuk vaktinin geldiği akşam,  masaya oturulduğunda ise ailemdeki mutluluk yerini sessizliğe bıraktı. Çünkü evdeki ilk ve tek çocuk büyümüş, evden gidecek çağa gelmişti. Bu, evdekiler için yaşlanmanın alametiydi. Yemeklerimizi yiyip kahvelerimizi içtikten sonra veda faslına geldiğimizde,  hepimiz ‘’-miş’’ gibi yaptık. Ben mahalle mektebine geç saatte gitmiş talebeydim de sanki birazdan geri dönecektim; ama ne yazık ki kısmet olmadı. O kapıdan hiç geri dönmedim, dönemedim.

Kayseri’ye geldiğimde şaşkınlıktan bir süre kendime gelemedim, burası İstanbul’a kıyasla çok daha küçüktü, insanlar ticaretle, tarımla, hayvancılıkla ve yaylacılıkla uğraşıyor, namazla niyazla pek alakadar olmuyor, üstüne üstlük böyle ihtişamlı camileri olmasına karşın  namazlarını evlerinde kılıyorlardı. Müezzin, ‘’ Burada pek namaz kılınmaz, insanlar işlerinden aşlarından kafalarını kaldıramıyorlar, eh hocam haklılar da benim çocukluğumdaki o zengin şehir nerede? ‘’ diyor kendi ahalisini bana karşı savunuyordu. Okuma nöbetlerim işte bu zamanlarda başladı. Namaz vakitlerinin olmadığı zamanlarda müezzine camiyi devrediyor,  odamda sık sık kitap  okuyordum. Nesre merakım da bu dönemde arttı. Topal Süleyman’ın verdiği Hüsn-ü  ile Aşk’ın hikâyesinden sonra divanları, yerel aşk efsanelerini okuyor, kendimi gizli gizli evlilik hayalleri kurarken yakalıyordum. Hal böyle devam edince evliliği düşündüysem de vazgeçtim, kitaplardan uzak durmaya çalıştım. Kur’an kursu açtım, büyük-küçük insanlara ders vermeye başladım. Dersler bir süre sonra ilgi çekmeye başlamış, cemaatin çekirdek kadrosu da oluşunca sevinmiş, insanlarla iyi ilişkiler kurmuştum; ama yine de okumalarımı bırakamamış, gece geç saatten sabaha kadar gaz lambasının kör edici ışığı altında müstakil evimin odasında okumaya devam etmiştim. Bazı gecelerde ise okumalarımın sonunda uyuyakalırken rüyamda sık sık Topal Süleyman’ınki gibi kötü evlilik kâbusları görüyordum. Hayat böyle ilerlerken de Kayseri’yi içten içe seviyor, insanlara daha bir ısınıyor gibi oluyordum.

İki sene sonra bütün hayatım yoluna girmişken soğuk bir güz akşamı kalbimi dağlayan o kahredici haberi aldım. Gelen annemdi ve onu evimin kapısında görür görmez gidenin babam olduğunu anladım. Anneme sarıldım, ağladım. ‘’ Çok içiyordu oğlum son zamanlarında; ama senden övgü ile bahsediyordu. Bunu gizlice yapıyordu. ‘’ derken anneme inanmış gibi yaptım, babamı çok sevmesem de ona olan saygımdan kırk gün kırk gece Kur’an okudum. Camiye gidip evden çıkarken yine sık sık İstanbul’u, sokakları, medreseyi, Cemal’i düşünüyor; eskiye karşı buruk bir özlem duyuyordum. Bu özlemi gidermek için arada sırada akşamları dışarı çıkıyor, yürüyüş yapıyor; fakat İstanbul’da olduğu gibi bu gece gezmelerinden keyif alamayınca evin yolunu tutuyordum. Annem burada olduğu için evim, hayatım biraz daha canlı gibiydi. En azından artık müezzinin ve karısının evine utana sıkıla gidip orada yemek yemiyordum. Annem, babamın ölümünden sonra biraz daha mahmur, daha sessiz olmuştu; ama bana halen çocukluğumun ilk günlerindeki aşkla bakıyor, bu da beni mutlu ediyordu. Hal böyle olunca yaşamın bazen  gizemleri bazen de monoton sıkıcılığı arasında ince bir çizgi olduğunu görüyordum. Kayseri’deki Ahmed monotondu, İstanbul’daki Ahmed ise esrarlı; ikisi de görünürde birbirine ne kadar benzeseler de birbirlerinden son derece faklıydılar. Ya da en azından ben öyle hissediyordum.

Odamda ışığın altında yorgunluktan acıyan gözlerimle Leyla ile Mecnun masalını yeniden okurken kapım çaldı. Annemle yaşadığım süre boyunca ne yemek vakitlerinde ne de başka zamanlarda kapım çalmadığı için önce biraz korktum sonra derin bir nefes aldım, gaz lambasının ışığını çoğalttım ve yerimden kalkıp kapıyı açtım. Karşımda annem ve müezzinin karısını bulunca şaşırdım. Onlarla beraber yemek masasına oturdum. İkisi de yemeklerini yerken anneme baktım, dışarıdan geliyorlardı herhalde, bir de sanki benimle konuşmak istiyor gibilerdi. Hep birlikte Kayseri’den, mümin olmaktan, devletin savaşa girebilme ihtimalinden konuştuk. (Son zamanlarda özellikle İstanbul’dan gelen havadisler arasında devletin savaşa girme ihtimali üzerine çok çeşitli söylentiler vardı.) Sonunda annem dayanamadı : ‘’ Ahmed ben seni evlendirmek istiyorum, son zamanlarda dışarıya çok fazla çıkmamın sebebi de bu. Hatice (müezzinin karısının adı) ile dışarı çıkıp sana uygun bir aday arıyoruz. ‘’ dedi. Aklıma Topal Süleyman ve Rum Hanımının hikâyesi tekrar takılınca belki de annemin beni görücü usulü evlendirmesi daha iyi olur diye düşündüm. Başım ağrıyordu, gözlerim okumaktan yorulmuştu. Anneme karşı çıkarak onu kırmak istemiyordum. ‘’ Tamam anne, senin bildiğin gibi olsun; ama evlenmeden önce onu uzaktan da olsa görmek istiyorum. ‘’ dedim. Annem ve Hatice söz verdiler, onayımı alınca çok sevindiler. Onları izlerken gözlerim ağrıyor, kafamdaki ağrı şiddetleniyordu. Hatice birden bana baktı. ‘’ Ne oldu? ‘’ dedi. Masadaki yerimden kalktım. ‘’ Başım ağrıyor müsaadenizle dinleneceğim. ‘’ dedim. Odama geçtim ve kendimi deliksiz bir uykunun kollarına bıraktım.

Sabah namazı için annem beni kaldırdığında gözlerimi açar açmaz bana korkuyla karışık bir bakış attı. ‘’ Dur gitme! Dinlen, gözlerin kan kırmızısı çok kötü gözüküyorlar! Ben hemen geliyorum. ‘’ dedi. Gözlerimde herhangi bir ağrı, sızı hissetmememe rağmen yatağımda kaldım. Birkaç dakika sessizce uzandım, sonra da çok güçlü bir acı hissettim. Sanki gözlerimi kocaman bir yangının ortasında terk etmiş gibi hissediyordum. İşe yaramayacağını bildiğim halde biraz da korkunun ve azabın kalbime yerleşmesinin etkisiyle Kur’andaki birkaç ayeti okumaya başladım. Seslerini duyduğumda acıdan kıvranıyordum. Annem, müezzin ve eşi gelmişti. ‘’ Doktora haber verdik hocam, az sabret Talas’taymış gelecek. ‘’ diye telkinde bulundu müezzin. Annem, gözlerime bir şeyler koydu tam olarak ne olduklarını anlamasam da acı, hala aynı şiddetteydi ve kimse ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. ‘’ Git camiyi aç, sabah namazını kıldır. ‘’ dedim müezzine. Sonra da anneme ve müezzinin karısına odamın dışında beklemelerini söyledim.  Onlar dışarı çıkınca gözlerimi açmadan, acıyı düşünmeden başka şeyler düşünmeye çalıştım. Gözlerimin önünde sanki havai fişekler patlıyormuş gibi oluyor, bunları durduramıyor bir yandan da istemsizce kör kalırsam başıma ne gibi hadiselerin gelebileceğini düşünüyordum. Mesela artık kitap okuyamayacak, insanların yüzlerini göremeyecek, şehrin sokaklarında kaybolamayacak, bazı eşyalarımı unutmaktan korkar hale gelecektim. ‘’ Umarım bunlar gerçekleşmez. ‘’ diye geçirdim içimden, kapının vurulma sesini duyunca da doktorun geldiğini anladım. İçeri girerken anneme  ‘’ Durumu nasıl? ‘’ dedi. ‘’ Gözleri kan kırmızısı, iyi değil. ‘’ dedi annem. Doktor kapıdan içeri girdi, gözlerimin üzerindeki şeyi kaldırdı. ‘’ İmam Efendi gözlerini yavaşça açmanı istiyorum, çok ağır aç tamam mı? ‘’ dedi. ‘’Tamam.’’ dedim. ‘’ Yavaşça şimdi. ‘’ dedi. Gözlerimi açtım, başımın üstündeki doktorun görüntüsü net olmaktan son derece uzaktı, gözlerim acımaya devam ediyordu tam olarak açılacaktı ki, Doktor  ‘’ Allah kahretmesin! Gözlerini kapat. ‘’ dedi. Yavaşça gözlerimi kapattım. Odadaki kadınlar ağlamaya, doktor  ise odanın içinde volta atmaya başladı. Yürüyüşünden, acelesinden içindeki karmaşadan bana kötü bir haber vereceğini sezdim. ‘’ Söyle Hekim Bey fikrini, açık ol. ‘’ dedim. Gözlerim kapalıydı, hala çok fazla acı vardı, aklıma küçükken babamın attığı tokatlar, aşağılanmalar geldi. Mahallede çocukken yediğim dayak  bir de kolumun kırılması olayı; ama hayır bu hepsinden daha beter bir şeydi. ‘’ Sizi kurtaramam, ne yazık ki elimde bir çözüm yok; ama acılarınıza son verebilirim. ‘’ dedi. ‘’ Yalvarırım acılarıma son ver, Hekim Bey! ‘’ diye bağırdım inleyerek acı dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Doktor, kadınları dışarı çıkarttı  sonra da gözlerimi açtı. Gördüğüm son şey doktorun hayal meyal yüzü ve benim gözlerime inen bembeyaz bir şeydi.

Hiçbir şey yoktu, her şey karanlıktı. Âlemin görüntüsünü kaybedince ben de dış dünyadaki görüntümü gizlemeye karar verdim. Hayatım boyunca ilk kez bu kadar kızgın, öfkeli ve çaresiz hissediyordum. Camideki işleri bir süreliğine müezzine devretmiş, okuduğum mutlu zamanları kaybetmiş, sanki varlığın kıyısından hiçliğin kıyısına son sürat yüzmüş ve orada sıkışıp kalmış gibi buluyordum kendimi. Hal böyle olunca odamdan dışarıya adımımı atamıyor, annemin yardım önerilerini reddediyor hatta doğru dürüst yemek bile yemiyordum. Annem de yaşanan bu trajediden sonra bana belli etmeden gizli gizli ağlıyor, halime üzülüyordu. Onun  gözyaşlarını, hıçkırıklarını duymamış gibi yapmakta zorlanıyor, bazen benim de gözlerim doluyordu. Bu zamanlarda en çok İmam Süleyman’ı düşünüyordum hala genç olmama rağmen kendimi sık sık onun yerine koyuyordum. O da ben de kötü badireler atlatmıştık, ikimiz de aynı mesleği yapıyorduk. Bu benzerlikler beni ilk zamanlarda tedirgin ediyor, korkutuyordu; ama aslında zamanla onu babam yerine koyduğum için böyle olayların da belki alınyazısı yüzünden kaynaklandığını düşünürdüm. Konu  alınyazısı, kader gibi Allah’ın yasaları olunca hiçbir şekilde isyan etmeye hakkım olmadığını biliyordum. Bundan dolayı başka şeylere yoğunlaştım. Göremediğim için sık sık nesneleri unutacağımdan korkuyor, kafamın içinde bunların görüntüsünü, şeklini, boyutunu ve rengini düşünüyordum; çünkü unutmaktan ve her şeyin bir hayal olmasından son derece korkuyordum. Bir süre hayata böyle bir bakış açısıyla direndikten sonra sonunda annemin isyanlarına kulak kabarttım ve yeniden yaşamıma dönmeye karar verdim. ‘’ Yalnız tek bir şartım var, ilk ay evden çıkmam. ‘’ diye ona baskı kurmuş orta yolu bulmuştum. İlk gün sabah kahvaltı masasını annemin yardımıyla buldum. (Söylemeden geçmemem gerekir ki evde bir tek tuvaletin yolunu biliyordum, onun dışında her şeye yeni yeni alışmaya çalışıyordum.) Kahvaltım da çok kötü geçmedi, gerçi bir iki kere çay bardağını düşürdüm galiba; ama bunlar önemli değildi. Annem ‘’ Olacak Ahmed’im olacak, merak etme zamanla. ‘’ diyordu. Ben istemeden bir hata yaptığımda bunu fark ediyor, hatalarımın azaldığını gün be gün anlıyordum. Evin içerisindeki birçok şeyi birkaç hafta sonunda ezberledim. Mesela yemek masasına gitmek için odamdan çıkmam, sola dönmem, ileri doğru dört adım atmam, sağa dönmem üç adım atmam ve sandalyemi bulmam gerekiyordu. Yalnız bütün bu yeniliklerin yanında bir şey canımı çok fazla yakıyordu o da – insanların yüzlerini er ya da geç bir gün unutacak olmam gerçeğiydi.

İlk ayın sonunda camiye gitmeye başladım, annemin aldığı baston ve müezzinin yardımları sayesinde hayatla yeniden barışmıştım. Bazı şeyleri daha farklı anlasam da hayatın özü yine aynıydı. Değişim yaşanmaya devam ediyor; ama öz, asla değişmiyordu. Son zamanlarda devletin savaşa girme ihtimali bütün Anadolu’yu sarmıştı, benim savaşın çıkıp çıkmayacağı yönünde bir tahminim yoktu. Siyasetle, devletle, politikayla aramdaki bağ, çocukluğumdan beri zayıftı ve böyle de süre gelmişti. Hayatım bir süre sonra tekrar eski monoton haline döndü sanki gözlerim bağlıydı; ama ben nasılsa her şeyi becerebiliyordum. Hayır, aslında bu tam olarak doğru değildi. Çok özlediğim bir şey vardı; okumak. Annem, müezzin ve karısı okuma bilmediği için kimse bana kitap okuyamıyor, bu da beni tahminimin ötesinde üzüyordu. Bir gün akşam yemeğinde hepimiz sofrada yemek yerken uzun zamandır unutulmuş olan bir konuyu tekrar açtım. ‘’ Anne, ben evlenmek istiyorum. ‘’ dedim. Bu cümle neşeli yemek masasını derin bir sessizliğe büründürdü. Çünkü kimse gözleri görmeyen bir imamla evlenmek istemezdi. Doğruyu söylemek gerekirse genç kadınların aklındaki ilk tercih ben değildim. ‘’ Tamam aslanım, evlendiririz seni merak etme. ‘’ dedi annem, sesi pek bir keyifsizdi. Bunun sebebi her annenin oğlunu güzel, kültürlü, genç bir kadınla evlendirmek, oğluna toz kondurmak istememesiydi. Annemin bu konuda şanslı olduğu söylenemezdi. ‘’ Benim niyetim güzellik değil anne, gönlü güzel olsun yeter. Bir de mutlaka okuma bilsin, gerisi önemli değil. ‘’ dedim. Sessizlik uzun bir süre devam etti. Sonunda müezzinin karısı ‘’ Bulacağız Ahmed Ağabey! Sen merak etme, hem de en güzelini bulacağız. ‘’ dedi. Tabağımdan başımı kaldırıp Hatice’ye gülümsemeye çalıştım, tam olarak masanın neresinde oturduğunu bilmiyordum.

Körlüğümün üzerinden bir sene geçmişti. Aile hayatımda hiçbir şey değişmemiş kısacası evlenememiştim. Anlaşılan bunun nedeni Kayseri’deki kadınların arasında okuma yazma bilen birinin bulunmamasıydı. En azından annem bunu bana böyle anlatıyordu; ama ben bunun bir yalan olduğunu düşünüyor, annemin kendine göre istediği özelliklerde bir gelin bulamadığını hissediyordum. Hacı Ahmed Paşa Camii’nde bu bir sene içerisinde cemaat olma kavramı iyiden iyiye yayıldı. Buradaki insanları ailemden görüyor, onlarla  namaz  kılmaktan, insanlarla aynı duyguları paylaşmaktan  gurur duyuyordum. Bazen kendime  mutlu olup olmadığımı soruyordum. Mutlu muydum yoksa mutsuz muydum bilmiyorum; fakat kendimi bu şehre karşı sorumlu hissediyor, bu sayede de büyüdüğümü, olgunlaştığımı daha iyi anlıyordum. Bir gün evden çıkmış müezzinle camiye yürüyordum ki hayatımdaki önemli boşluklardan birini fark ettim. Görme yetimi kaybettiğimden beri nesneleri, insanların yüzlerini, yapılarını, şehrin binalarını, sokaklarını hatırlıyor; ama hiç rüya görmüyordum! Önümüzdeki birkaç gün boyunca emin olmak için en son ne zaman hayal dünyasının  içine düştüğümü hatırlamaya çalıştım. Ara sıra gördüğüm renk patlamalarını, gökkuşaklarını saymazsam son rüyamı 1 yıl 1 ay önce görmüştüm. Bunun dışında hiçbir şey yoktu. Bu konuyu ilk zamanlarda anneme söylemek istediysem de zamanla bu fikrimden vazgeçmemin daha doğru olacağına karar verdim. Annem, müezzin, onun karısı ve cemaatteki insanlar dışında uzun bir aradan sonra kendime bir şeyleri sakladığım için mutluydum. Rüya görmek için çevremden gizli gizli plan yapmaya başladım. İlk olarak Hacet namazı kılmaya başladım, birkaç gün sonra bu namazı biraz şaibeli bulduğum için kılmayı bıraktım. Namazı bıraktıktan sonra tam kırk gün kırk gece de oruç tuttum. Bazı günler orucumu açmak için yemek yediğim saatlerde sürekli o günün bugün olduğunu düşlüyor, mutlaka rüya göreceğimi düşünüyor, sabah namazını kılmak için kalkınca da o düşü göremediğim için burukluk hissini tadıyordum. Oruç tutmaktan tut, Kur’an okumaya kadar her şeyi denedikten sonra bir daha hiç düş göremeyeceğimi görme yetim yüzünden hayallerin küçük anıları kaybettiğini hissediyor, içten içe kahroluyor; fakat bunları kimseye anlatamıyor ve bir yandan da merak ediyordum. Acaba bundan sonra hiç rüya görebilecek miydim?

‘’ Bulduk oğlum bulduk! ‘’ diyerek odama girdi annem ve bana sarıldı, ne dediğini anlamadıysam da ben de ona sarıldım. ‘’ Neyi bulduk anacığım? ‘’ dedim heyecanla. ‘’ Seni evlendireceğimiz kızı bulduk. ‘’ dedi annem. Kapı çaldı, annem beni sarmalayan kollarını çekip gitti, kapıyı açtı. ‘’ Ahmed Ağabeye söyledin mi? ‘’ dedi Hatice. Aralarında duyamadığım bir sohbet daha geçtikten sonra ‘’ Biz bugün annenle dışarı çıkacağız Ahmed Ağabey, benimkiyle yiyeceksiniz akşam yemeğini. ‘’ dedi Hatice ağır ağır. Bazen ben sağırmışım gibi konuşuyor, ben de Hatice’yi gücendirmek istemediğim için bir şey demiyor, onu ve eşini ailemin bir parçası olarak görüyordum artık. Annem ve Hatice’yle evlilik durumumdaki ayrıntıları konuşmak istediysem de bunu yapmadım, – bugün ailenin evine gidip bazı meseleler görüşülecekti diye tahmin ediyordum. Beni istememelerinin sebebi ise tahminimce kadın kadına görüşülecek olmasıydı. Akşam, müezzin geldiğinde sessizce yemeklerimizi yedik, camide yapılmasını istediğimiz tadilat ve başka meselelerden konuştuk. Sonunda konu kadınların neden akşam saatinde evde olmadıklarına geldi. ‘’ Benim bir işim için bir aileyle görüşmeye gittiler, evleniyorum da! ‘’ dedim. ‘’ Ne diyorsun Ahmed? Sonunda ha! Tebrik ederim vallahi. ‘’ dedi, sarıldık, konuştuk. ‘’ İmam nikâhımızı sen kıyacaksın Müezzin Efendi! ‘’ dedim akşam onu uğurlarken. Ertesi sabah, annemle kahvaltı ederken konuşuyorduk. ‘’ Senin gibi dindar birisi, düzgün de okuması var. Öyle ahım şahım bir güzelliği yok, duru ve sade birisi. ‘’ dedi annem. Haşlanmış yumurtamı üfleyerek ayıklarken aklıma bir soru takıldı. Her ne kadar sormak istemesem de sormam gerektiğini düşündüm. ‘’ Benim kör olduğumu biliyor mu anne? ‘’ diye sordum içimdeki tereddütle. ‘’ Tabi biliyor oğlum, seni daha önce gördü merak etme sen. ‘’ dedi. Annem bunu der demez bir kuş tüyü gibi hafifledim ve yüklerimden sıyrıldım.

Onunla evlenmeden bir gün önce görüşeceğimi öğrendiğimde içimde tarif edilemez bir his vardı. Bu his ne heyecana ne aşka ne mutluluğa ne de başka bir şeye benziyordu. Onunla görüşeceğim akşam uyuyamadım, okuduğum kitaplardaki hikâyeleri, masalları düşündüm. Hepsinin sonunda kavuşamama, mutsuzluk ve ayrılık gibi olumsuzlukların  bulunduğu bu hikâyeler kafamı kurcalıyor, Topal Süleyman’ın hikâyesi aklıma gelince yüreğimdeki sıkıntı, aklımdaki ağırlık daha bir artıyordu. Ertesi sabah ise onunla baş başa kaldığımda kendimi rahat ve anlamlandıramadığım duygunun etkisinde hissediyordum. ‘’ Selamün Aleykum İmam Efendi ben Ayşe.’’ deyip kendini tanıtınca da – Rabb’im Şahit- sanki bir an onu görmüş gibi oldum! Biraz konuştuk, insanlardan, şehirden bahsettik. Benim bildiğim konular bitince biraz utandıysam da Ayşe beni çok iyi idare ediyordu, karşılıklı birer Türk kahvesi içerken ‘’ Bana İstanbul’dan bahset.’’ dedi heyecanla. Ayşe’ye İstanbul’dan, Cemal’den, mektepten, şehrin büyüklüğünden, hayallerimden utangaçlıkla karışık bahsettim. Sonra da o bana Kayseri’den, Talas’taki yazlık evlerinden, çocukluğundan, arkadaşlarının evliliğinden ve yeni hayatlarından bahsetti. ‘’ Ahmed sana yalan söylemek istemiyorum! Ben 25 yaşındayım. Ailen bunu söylemememi istedi; ama ben sana yalan söylemek istemedim, yapamadım. ‘’ dedi utanarak. (Yazarın Notu: 25 yaşındaki kadınlar o çağda evde kalmış sayılırlardı. Hatta Cumhuriyet tarihimizin ilk kuşağı içinde de aynı söylemden sık sık bahsedilir.) Ayşe’nin dürüstlüğü beni çok etkilemişti, böylece Annem ile Hatice’nin gizli konuşmasının içeriği ortaya çıkmıştı, gülümsedim. ‘’ Ne oldu Ahmed Efendi? ‘’ ‘’Bir şey yok, bana karşı dürüst olduğun için çok sevindim. Yarından sonra daha sık görüşeceğiz. ‘’ dedim ve Ayşe’nin yanından heyecanla ayrıldım. Gönlüm onu beğenmişti.

Bir gün sonra, altı sene önce tek başıma girdiğim Hacı Ahmed Paşa Camii’nden iki kişi olarak çıkmanın mutluluğunu yaşadım. Nikâhtan sonra artık bir eş, bir arkadaş ve benden farklı; ama başka bir ben vardı hayatımda. Nasıl bir ilişkimiz olacağını artık hayat gösterecekti. Annem evlendiğimiz günün akşamından Haticelere gitti, bir hafta boyunca da geri dönmedi. Biz de annemin yokluğunda Ayşe ile yakınlaşıyor sevişiyorduk. Sevişmek, benim için bambaşka bir tecrübeydi, hem hayvansal hem de son derece insaniydi. Bazen son derece kontrollüyken, bazen de kontrolsüzdü. Özellikle gözleri görmeyen bir insan içinse son derece karmaşık ve zorluydu. Bu yedi gün boyunca Ayşe ile birbirimiz hakkında birçok şey öğrenmiştik. Ayşe’nin simsiyah saçları vardı, Kayseri’yi seviyordu, iyi bir aşçı değildi; ama son derece titizdi. Baharı, yazdan daha çok seviyordu. Abisi çocukluğundan itibaren onu çok fazla dövmüştü, sonra da abisi subaylık görevini yaparken vefat etmişti. Annesi ve babası oğullarının arkasından çok ağlamış Ayşe ise bir parça bile üzülmemişti. Ayşe bana âşıktı, benim için okumayı öğrenmişti ve okumayı seviyordu. Kısa boyluydu, en yakın arkadaşı Talas’ta yaşıyordu, saçları ile oynamamı seviyordu. Ve uyurken kendi kendine konuşuyordu hem de çok fazla. O da bu konuşmalarımız süresince benden  İmam Süleyman’ı, babamla olan ilişkimdeki sıkıntıları, sevdiğim kitapları, nasıl imam olduğumu, kör oluşumun hikâyesini, çoğu imama kıyasla neden siyasetle ilgilenmediğimi, rüyalar, insanlar ve hatıraların cazibesi üzerine düşüncelerimi öğrendi. Ona her ne kadar rüya göremediğimi anlatmak istesem de anlatmamıştım, neden bilmiyorum; ama bu konudan kimseye bahsetmek istemiyordum Ayşe’ye bile. Karımla vakit geçirdikçe eksik olan bir parçamı yakaladığım hissine kapılıyor, bir insanın binlerce parçaya bölünmüş bir varlık olduğunu daha iyi anlıyordum. Bir hafta sonunda annem eve gelince Ayşe’de ve ben de çok ilginç bir değişim yaşandı sanki ikimiz de bir haftalık değil bir ömürlük evli çiftler gibiydik.

Ailemize bir kişi daha katıldığı için herkes daha bir mutluydu, ben de kendimi buraya daha ait hissediyordum. Fakat yemek masası ve ailemle olan ilişkim sırasında Ayşe’yi biraz kıskanıyordum. Çünkü  akşamları Ayşe ile odamızda kitap okuyor ve kimi zaman da sevişiyorduk ki ben o güzel saatlerin hayalini kurarken akşam yemeği geçip gitmek bilmiyordu. Ayşe bana tekrar nesir okumaya başlamıştı, dini kitapları okumayı pek sevmiyordu; ama onlara  nadiren de olsa baktığımız oluyordu. Ayşe ile bazı şairleri paylaşmıştık bile mesela o Fuzuli’yi, ben de Şeyh Galib ’i beğeniyordum. Okuma saatlerimizde Ayşe ağır ağır okurken onun saçlarıyla oynuyor bazen de yüz yapısını aklıma kazımak için yanağına dokunuyordum. Uyku vaktimiz geldiğinde, okumamız bittiğinde ya da müezzin ile camiye giderken sık sık mutluluk üzerine düşünüyordum. Kendime mutlu olup olmadığımı soruyor, soruya kesin bir cevap veremeyince sinirleniyordum. Bazen rüya görürsem veya bir gün tekrar rüya görmeye başlarsam -ki böyle bir olasılık söz konusu değil- daha da mutlu olabileceğimi düşünüyordum. Bu konu üzerinde uzun zaman düşününce zihnime Ayşe’nin mutlu olup olmadığı sorusu takılmaya başladı. Acaba o, bu konu hakkında ne düşünüyordu? İlk birkaç akşam o bana kitap okurken mutlu olup olmadığını sorup öğrenmek istedim; ama günler geçtikçe bu sorunun cevabının güzel olabileceği kadar  korkutucu olabileceğini de fark ettim. Fakat bir hafta kadar sonra Ayşe bendeki gerginliği bir şekilde fark etti. ‘’Neyin var Ahmed? ‘’ dedi. Biraz düşündüm, aklımdakileri Ayşe’ye nasıl anlatabileceğimi bilemiyor, belki de beni anlamayacağı için korkuyordum. ‘’ Mutlu musun Ayşe? ‘’ dedim. ‘’ Bu hayatı yaşıyor olmaktan benimle birlikte olmaktan… ‘’ ‘’ O nasıl söz Ahmed ! Mutluyum tabii sen bana en umutsuz zamanlarımda umut oldun. ‘’ dedi. Bir süre rahatsız yatağımızda birbirimizi okşadık, ben  karımın saçlarının ucuyla oynuyordum, o da benim kollarıma parmağıyla şekiller çiziyordu. Birden yerinden doğruldu. ‘’ Yoksa sen benimle olmaktan mutlu değil misin? ‘’ dedi sesi normal tonuna kıyasla daha kırılgan ve yumuşaktı. ‘’ Senin yanımda olmandan çok mutluyum; ama sanki içimde uzun zamandır anlamlandıramadığım bir eksiklik var, bilmiyorum belki de saçmalıyorumdur. ‘’ dedim. Gecenin kalanında karımla sohbet ettim, sıkıntılarımı, beni üzen şeyleri, zamanında keşke yapmasaydım dediğim olayları anlattım  (Bunlar küçük şeylerdi belki de; ama benim içinde bulunduğum kafa karışıklığı da öyle değil miydi? ) her şeyi anlatınca kendimi biraz daha hafif, biraz daha insani hissettim ve gözlerimi kapatıp  kendimi uykunun sonsuz kayıp zamanına bıraktım.

Karanlık vardı, her yere aynı rengin tonları hâkimdi. ‘’Gözlerini aç! ‘’ diye bağırdı bana. Gözlerimi korkarak  hatta biraz ürkerek  de olsa açtım. Değişen hiçbir şey olmadı. Hâlbuki görebilmeyi çok fazla istiyor ve arzuluyordum. Tekrar ‘’ Gözlerini aç! ‘’ dedi bana aynı ses. Korkarak yüzümü çevirdim, ses çok tanıdık dostane bir sesti; ama nedense bu sesten korkuyor ve çekiniyordum. ‘’ Gönül gözünü aç! Düşüncelerini aç, göz görür; fakat anlayan gönüldür. ‘’ dedi. İşte bu kelimeler ağzından döküldüğü zaman benim gönlüm, onun  gözleri benim oldu ve böylece gönül, göze kavuştu. Ve ben Allah’ın kulu Ahmed görür oldum. Ahşap kapıdan içeri girdiğimde odada çift kişilik yatak, eski bir cüppe ve büyük tozlu kocaman bir ayna vardı, eski cüppeyi alıp aynanın karşısına geçtim, cüppeyi giydim ve görünüşüme baktım. Yaşlanmış eski bir anıdan kalmış gibi görünüyor, aynada bu sureti gördüğüm için mutlu oluyordum ki mutluluğum bir kat daha arttı. Kapıdan sırasıyla:  Babam, anneannem, teyzem, eniştem, Cemal, Topal Süleyman, annem, müezzin, müezzinin karısı ve son olarak da karım Ayşe girdi. Aynanın izdüşümünden arkamdaki kalabalığa bakarken ‘’ Hepiniz buradasınız ne iyi ettiniz de geldiniz. ‘’ dedim. Aynada Topal Süleyman’ın yüzünü aradım, kalabalığın arasında yüzünü buldum. ‘’ Mutlu bir insan rüyasında daima kendisini görür. ‘’ dedim gülümseyerek.  O da bana gülümseyince aynaya baktım ve ellerimi açıp Allah’a 99 adıyla şükrettim.

‘’ Ahmed’im! Ahmed’im uyan, Müezzin Efendi geldi sabah namazı için.’’ dedi Ayşe. Ona uzun uzun bakmak istememe rağmen bakamadım, onun yerine gülümsedim. ‘’ Hayırdır inşallah ne oldu? Sen böyle kalkmazdın. ‘’ dedi endişeyle karışık. Bir an her şeyi İmam Süleyman’ın anlattıklarını, düş görmemi, mutluluğumu; bütün bu gönül rahatlığımın sebebini ona anlatmak istediysem de yapmadım. O mutluydu, ben de mutluydum. Giyinip evin kapısından çıkmış, Müezzin Efendiyle camiye yürürken, hayatımda ilk kez kendimi eksiksiz ve mutlu hissediyordum. Şimdi ne olacaktı acaba? Hiçbir şey olmayacak, sıradan monoton; ama son derece güzel hayatlarımızı yaşayacak ve birbirimize yaslanarak bir ömrü tamamlayacaktık. Bundan başka hiçbir şeye gerek yoktu, mutluluk hayatlarımızdaydı.

Mert Kozacıoğlu – 20 Eki(n)m 2016 / Mersin

 

 

 

 


20
Eki

İnsan

Yeni alınmış bir nefesin hislerini merak ettin mi sen? Derdi senin derdinden, yaşamak arsuzu yaşamak arzundan daha mı değersiz sanıyorsun. Amacını bildiğini sanırsın ve ancak sandığının doğru olduğuna inanırsın. Doğrular gerçek değildir ama sen bunu bilemezsin. Kendi varlığını, içine çektiğin havayı bile anlamaya çalışmadan ve tahakkümler zincirini yüreğine sararak sağlama alırsın. Yaşadığın ve öldüğün zamanın kimine göre bir göz kırpış anı kadar kısa olduğunu kabullenmeden dünyaya sayılarla ve sözlerle anlam verdiğine inanırsın. Belki de insanlığın afyonu, kendini kandırma isteğinin dünden bu güne sürüp gelmesi gerçeğidir.

Yeni alınmış bir nefesin hislerini hiç merak etmedin sen.
Çünkü sen, aksini her şekilde ispatlamaya çalışsan da, kendinden başka hiç bir varlığı düşünemeyen ilkel bir varlıksın. Görünüşün ve davranışların aksini söyleyebilir ama inandıramaz. Seni kendine inandıran yalanların ve aldatmacaların, hayatta kalmanın tek sebebi.
Bu ırkına has bir ‘övgü’.

İnsan
Ne olduğunu kendine soran, kendisini yazan ve anlatan, belki de evrendeki en egoist biyografiyi yazan ırk, insan.

“Uygarlığı insanlar kurmuştur”

Yani varsayımlar üzerine hareket eden, topraktan çıkardığı ve geçmişe ait her kalıntıya hayretle bakan, dününün ne olduğunu bilmeden bugün ne olduğunu anlatmaya çalışan zavallı varlık. Kendine verdiği kimliğin bir gün karşısına çıkacak bir şeyden dolayı yalan olduğunu öğrenince kızacak kimsesi de olmayacak.

Ama işte insan.
Suçlayacak birileri hep vardır. Suçlayacak.

Baran Tezdönen – 20 Ekim 2016


10
Eki

Bir Ölüm Hiçbir Zaman Tek Başına Bir Ölüm Değildir

”Arzu hayatın yarısıdır. Kayıtsızlıksa ölümün.”

Halil Cibran

“Derler ki, Rab ölümü yarattığında neye vereceğini çok düşünmüş. Önce suya vermiş. Bir süre sonra dereler, çaylar, ırmaklar, denizler ve sonunda da okyanuslar kurumuş ve cümle canlı helak olmuş. ‘Böyle olmaz’ demiş Tanrı ve ölümü sudan alıp toprağa vermiş. Bir süre sonra otlar, meyveler, sebzeler, ağaçlar ve sonunda ormanlar kurumuş. Bunun üzerine Allah, ölümü insana vermiş. Gel zaman, git zaman insanlardan biri ölmüş. Diğerleri etrafına toplanmış. Ne yapacağını bilememiş hiç kimse. Sonra biri ağlamaya başlamış. O ağlamaya başlayınca diğerleri de ağlamaya başlamış. Ağlayanlar çoğalmış sonra. O sırada bir kurbağa ölünün üstüne zıplamış. Komik gelmiş bu görüntü insanlardan birine. Başlamış gülmeye. Sonra başkaları da katılmış o gülene. Bunu gören Hakk, ölümü insana layık görmüş, ‘çünkü’ demiş, ‘insandan daha arsızı yok yeryüzünde.”

***

Çocukken dedem anlatırdı. Bunu anlattığı zamanlarda dedem, köyün birinci azasıydı. Birinci azanın en önemli görevi evleri tek tek gezip, elektrik saatlerinin son endeksini yazmaktı. Sonra da elektrik kurumuna gider, orada bir memurdan aldığı faturaları getirip evlere dağıtırdı. Muhtar ölünce yerine dedem muhtar oldu. İkinci aza olan Sabit amca da birinci azalığı terfi etti. Dedem muhtar oldu ama birinci aza olan Sabit amcaya söz geçiremez oldu. Sebebi de dedemden iki yaş büyük olması. “Gendimden gücük adamdan emir mi alacağım?” dedi. Anlayacağınız dedemin iş yükü azalmadı, arttı. Dedemin anlattıklarından söylüyorum, yoksa çocuk aklım büyüklerin kavgalarına ermiyordu o zamanlar. Dedem muhtar olmasına rağmen, son endeksleri yazmaya devam etti. Tabii bu arada da durmadan Sabit amcadan şikayet etti. Bir gün Sabit amca aniden ölüverdi. Kahvaltı sofrasındaydık, annem söyledi. Taş Devri’nin bünyede olduğu vakitlerdi, “Yaba daba duuu!” diye sevinç çığlığı attım. “Dedem kurtuldu,” diye bağıracakken dedem elinin tersiyle ağzıma vurdu. Sert bir tokat değildi. Beni susturmak için ağzımı kapattı desem yeridir. Yine de dondum kaldım. “Eşoleşek!” dedi, “Arsız mısın oğlum sen? Hiçbir ölüme sevinilmez!”

Ölüm hakkında hiçbir fikrim yoktu o zamanlar.

***

Çiğdem lise arkadaşımdı. Okul tiyatrosuna birlikte yazılmıştık. Lise bitene kadar hiç ayrılmadık birbirimizden. Arkadaş grubumuz oldukça kalabalıktı. Birlikte o kadar çok şey yaptık ki, anlatmakla bitmez. Sonra lise bitti. Ben bir inşaat firmasına işe girdim. Doğup büyüdüğüm kentten uzaktaydım. Bir gün arazide çalışırken birim amirimizin şoförü geldi. “Şantiyeye gidiyoruz, annen aradı,” dedi. O gün annemden aldığım haber, Çiğdem’in ölüm haberiydi. Çiğdem, 8 Mart hazırlıkları için il merkezine giderken kaza geçirerek hayatını kaybetmişti. Cenazesine yetişemedim. Doğruca evine gittim. Annesini, kardeşlerini, sevgilisini gördüm… Çok garip bakıyorlardı… Çözemedim… Mezarına gidemedim. Bir şey durdu boğazıma, haftalarca geçmedi ama hiç ağlamadım. Çiğdem’in gidişine yıllarca ağlamadım.

***

Çiğdem’le ortak bir ağbimiz vardı, Ender. Sarı Ender derdi herkes. Sarışın olduğundan değil, uzlaşmayı çok sevdiğinden. Hep orta yolu bulmak istediğinden. Naif bir adamdı. Çok aşık olurdu. Çok çabuk ağlardı. “Kadir kıymet bilmek nedir?” diye sorsam kendime, hala “Ender’i düşün öyle cevap ver,” derim. Hayat gailesine kapılan bizleri ne yapar ne eder her fırsatta bir araya getirirdi. Sazlar çalınır, hikayeler anlatılır, demlenilirdi. Ender yüreğime çok güzel izler bıraktı.

Çiğdem’i kaybettiğimizin üzerinden bir yıl geçmişti. Ender bir yandan 8 Mart için pankartlar hazırlarken bir yandan da Çiğdem’in yıldönümü için insanları örgütlemeye çalışıyordu. Çiğdem’in çok güzel bir resmini çizmişti. 2 Mart gecesi, Ender’in içinde olduğu araç, başka bir araca çarptı ve Ender kaza yerinde hayatını kaybetti. Tıpkı anmasına hazırlık yaptığı Çiğdem gibi. Ben yine başka bir kentte çalışıyordum. Ender’in gidiş haberini sendikaların 8 Mart için düzenlediği bir anma toplantısında, sahnede saz çalarken aldım… Mızrap sustu, tel sustu, dil sustu… Ender’in evinin önünde müthiş bir kalabalık vardı. Ender’in her defasında bin bir çabayla bir araya getirdiği insanlar Ender için bir araya gelmişti. Ender’i sevdiği türküler, marşlar, sloganlar eşliğinde mezarlığa götürdük. En önde yürüyenlerden birinin elinde Ender’in fotoğrafı, başka birinin elinde ise Ender’in çizdiği Çiğdem’in resmi vardı. Ender’i ellerimizle yatırdık toprağa. En eski ve en yakın arkadaşı İsmet’ti. “İsmet, bir şeyler söyleyecek misin?” diye sorduklarında, “Ne söyleyeyim ki,” dedi ağlayarak, “Ölümden çok korkardı.”

Ender’in annesi ve ablası bizi gördüğünde kıyamet koptu. Çiğdem’in annesi, kardeşi, sevgilisi gibi bakıyorlardı. Bir şey vardı yüzlerinde… Anlamadım… Ağıtlar yükseldi… Ben ağlamadım… Ağlayamadım… Yutkundum kaldım.

Daha mezarlıktan çıkmamıştık ki Kudret geldi, “Deden ölmüş,” dedi, “Hemen köye gitmen lazım.” Dedemin muhtarlık yaptığı, doğduğum köye… O köy yolu bitmez oldu. Aynı gün iki mezarlık, bana “ölüm”ün ne olduğunu öğretti… Ender’i verdiğimiz gibi, dedemi de verdik toprağa. “Topraktan geldik, toprağa gidiyoruz,” dedi amcam. O an dikkatimi çekti, amcamın olduğu gibi, babamın, annemin, kardeşlerimin yüzünde de Çiğdemin annesinin yüzündeki, Ender’in annesinin gözlerindeki ifadenin aynısı vardı… Aynı bakış vardı… Daha fazla dayanamadım… Ağladım… O gün çok ağladım. Hiç durmadan ağladım. Çiğdem’e, Ender’e, dedeme…. O gün anladım, hiçbir ölüm yalnız bir ölüm değildir. Bir kişi ölür, çok insan yıkılırdı.

Sonra büyüdüm. O gün büyüdüm… Kayıpları çoğaldıkça büyüyormuş insan. O gün öğrendim. Daha da büyümem sandım… Meğer ne çok yanılmışım…

***

Ölümden korkmaya başladım birden. Henüz yirmili yaşlardaydım ama her an ölümü düşünür oldum. “Ölüm nedir?” diye sorar oldum kendime. “Gidendir” diye cevapladım. “Bir de kalanların yüzüne sinen…”

Dini, dili, milliyeti, mezhebi ne olursa olsun her ölüm zordur. Sevinilecek bir yanı da yoktur. İster inançlı ol, ister inançsız, ölüm yaşamak istemediğindir. Her nerede ibadetini yapıyorsan yap; templumda, fenumda, kilisede, şapelde, mandirde, kovilde, havrada, camide, jinjada, cemevinde, ateşgedede, mağarada, dağda, bayırda… İnsan, ölmemek için yaşar. Hiç olmadı, olabildiğince uzun yaşamak için çabalar. Sigarayı bırakır, diyet yapar, başı ağrısa doktora koşar… “İnsan” denen canlı, böylesine ölümden kaçarken, nasıl bir başkasının ölümüne sevinebilir? Hayatı bu kadar seviyorken, neden birilerinin ölmesi için beddua eder? Bedduaya gerek yok, hepimiz bir gün öleceğiz. Kim ister birilerinin kendi ölümüne sevinmesini? ‘Oh oldu’ demesini? Gülmesini?

***

Sen ey insan! Kardeşlerim!

Yapabilir misin bilmiyorum ama bugün otur bir düşün. Kendini başkalarının yerine koy. Sen de birilerinden istemişsindir, dünyada “Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın?” cümlesini kurmamış tek bir insan yoktur şu yeryüzünde. O cümleyi kurduğun zamandaki halini düşün ve otur birilerinin yerine kendini koy.

Dokuz yaşındaki Muhammet Veysel Atılgan’ı düşün, “Büyüyünce avukat olmak istiyorum” dediğini. “Annemden bisiklet, bir de tablet, bir de bisiklet istiyorum” dediğini düşün. Sonra onun gibi yüzlercesini düşün. De ki kendi kendine, “Barış istiyoruz!” diyor insanlar sadece. “Barış…” Kim korkar ki barıştan? Kim korkar da anasının, babasının, sevdiklerinin, hatta parkta oynarken görecek her insanın gülüşüne bir ömür verebileceği bu çocuğun yüreğini susturur? Düşün! Bu kadar mı korkar o gülüşten.

Bir ölüme, hele ki bir katliama zerre, zerre diyorum zerre, zerre mutlu olma belirtisi varsa içinde, otur nasıl bir insan olduğunu düşün. Varsa, ki vardır, sevdiğin herhangi birinin gözlerine bak. Bak ve kendine sor, “Bana sevgiyle bakan bu gözleri yitirirsem, ne olur?”

***

Hastalık mıdır bilmem, garip bir halim var benim. İsimleri unuturum. Aklımda hiç tarih tutamam. Doğum günüm bile şaibeli, anamın dediği babamın dediğini tutmuyor. Çocuğumun yaş günü ajandama kayıtlı… Ama niyedir bilmem, ölüm tarihlerini unutamıyorum. Hele 10 Ekim 2015’i hiç unutamayacağım.

***

O gün ev dar geldi. Kendimi dışarı zor attım. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden kayboldum kentin gürültüsünde. Kendimi o kadar çaresiz, o kadar umutsuz hissediyordum ki nereye yürüdüğümün hiçbir önemi yoktu. Sonra birden mezarlıkta, mezar taşlarının arasında buldum kendimi. Ne yapacağımı bilemedim. Kalakaldım öylece. Ne kadar durdum öyle bilmiyorum. Şok etkisi geçince eski bir mezarın başında olduğumu fark ettim. Dedemle aynı yıl ölmüş bir adamın mezarı. O mezarı dedemin bildim. Mezarın üstündeki otları yoldum. Yakındaki musluktan su almaya gittim toprağını sulamak için. Mezarın başına geri döndüğümde benim yaşlarımda bir kadın vardı mezarın başında. Elimde suyla kalakaldım. “Dedemi tanıyor musunuz?” dedi. Bir şey diyemedim. Anlamadı kadın, mezarlık görevlisi sandı belki. “Kimsiniz?” dedi. “Şey…” dedim, “ben öylesine… Buradan geçiyordum…” Gülümsedi kadın. Donuk… Elimdeki suyu aldı, mezarın toprağına döktü.  “Dede,” dedi… “Çok kötü şeyler oldu bugün. Hiçbirini tanımıyorum ama çok ağladım.” Yaşlı gözlerle bana baktı. “Ben…” dedi, “çok üzgünüm…” Sustum kaldım öylece. Karşılık vermesem kırılır sandım. “Ben de…” dedim. “Dedem bir gün bana vurdu, vurmak da değil aslında, susmam için ağzımı kapattı. O günden sonra hiçbir ölüme sevinmedim.”

Buruk bir gülümseme vardı yüzünde.

10 Ekim’i unutmam. Ben o gün yaşlandım… Ama mezarlıktaki o buruk gülümseme, sımsıcak bir güneş gibi kaldı gönlümde. O gülüş, Muhammet Veysel’in insanlığa emanetidir. Ve tüm güvercin tedirginliği hissedenlerin…

Birol Tezcan – 10 Ekim 2016

 


1
Eki

Renk

gray_scales

Hiç kendinizi bir renk olarak hayal ettiniz mi? Ya da insanların vücudundan yayılan renkleri görebildiğinizi? Ben ettim. Bu gün kendimi Beyaz gibi hissettim.

Oysaki Ten rengim bile beyaz değil, göz bebeğim ya da dişlerim bile saf beyazı temsil etmiyor. Hatta belki de saf beyaz diye hayal ettiğim renk bile etrafta hiç olmayan bir olgu olabilir mi? Her ülkede seslenişi bile farklıyken, Onun beyaz olduğuna nasıl emin olabiliriz ki?

Eğer bir renk olacak olsam beyaz olmak isterdim. Neden mi?

Neden?

Nedenini bile merak etmediğinize eminim..

Eminim ama bu gün emin olduğum şeyleri yapmak istemediğim için size bundan biraz olsun bahsetmeliyim;

Sayfaları siyah olan bir defterim var masamda, Her zaman aynı yerinde durduğunu düşünürdüm ama zamanla orda olduğunu bile unutur oldum. Sadece ona yazı yazabilmek için edindiğim bir de kalemim var işte; Beyaz dediğimiz renkte. Aslında ben nerde olduğunu hatırladığıma inanıyordum ama arayıp taradığım halde hiçbir yerde bulamadım lanet olası kale’mi! Sonra kafamın içinde konuşan sesleri nereye yazacağım diye düşünürken kayboldum. Aslında aynı cümleyi sürekli tekrar ederken, Bir rüyayı unutur gibi yavaş yavaş unuttum..

Mutfağa gidip bir sigara yaktım; filtresi beyazdı. Sonra camdan kafamı uzattım, hayranlık duyduğum gökyüzündeki bulutlarda beyazdı.

Sonra tekrar düşünmeye başladım; Çocukluğumdan beri herkes martılara hasret yaşardı. Ankara’da olsalar bile bir gün simit atabilecekleri martıların hayalini kurarlardı ama martıların iğrenç sesine kulak asmazlardı. Neden takıldım ki martılara? Martılar mı? Martılar da beyazdı..

Olabilir dedim. Bir savaşta artık insanların ölmeyeceğine karar verdiklerinde salladıkları bayrak beyaz olabilir. Ya da çoğu kadının evlenirken giymek istedikleri elbisenin rengi, belki de sarayların ismine yakıştırdıkları renk beyaz olabilirdi…

Gülümserken parlayan dişlerinin beyaz olması, hatta beyaz ırk diye insanların birbirinden ayrılması…

 

Nedense beyaz renk herkes için ferahlatıcıydı. Güvenilirdi, Neredeyse tüm dünya üzerinde sevilen bir renkti…

İşte bu yüzden bende beyaz olmak isterdim. Belki bir karga, Martıdan daha zeki olabilirdi. Ama insanlar yine de beyaz olanı seçecekti. Kediler mesela bembeyaz tüylere sahipse daha önce sahiplenilirken; Tüylerini kendi seçmediği halde, Kara kediler uğursuzluk getirir, Kara kediler evde besleniyorsa o kişi satanist ilan edilirdi. Düşünsenize; beyaz bayrak özgürlükken, Siyah bayrak yas ve matemi neden temsil ediyor ki?

Ya da..

Ya da kelimeleri bir kenara bırakalım “beyaz” yumuşakken “siyah” neden sert? Neden insanlar düğünde beyaz giyerken, cenazede siyah giyerki?

Neden Beyaz’ın üzerinde düşen tek bir damla siyah; onu kirlettiğini düşünmeli?

Ben eğer bir renk olsaydım beyaz olmak isterdim dedim ama beyaz olabilir miyim?

Sanmıyorum. Belki gri… Evet, evet Gri! Gri olmalıydım. Böylelikle söylediğim yalanlar yüzünden kirli hissetmek zorunda kalmayacağım, Havayı kirleten bir duman gibi etrafa dağılıp kaybolacağım ama gri olmalıyım. Çünkü siyah kadar karanlık ya da beyaz kadar aydınlık bir insan olamadım. Yağmurlu bir günde şehre çöken kasvet kadar griyim… Net beyaz olmak istesem, Siyahı kendi gözlerimle güzel görsem de hayatımı gri olarak yaşamalıyım.

Kötülük yapmam! Gibi kesin yargılarım olmamalı; olamazda zaten. Düşünsene dün benden yardım dilenen aç bir dilenciye sırtımı çevirip gidebildiğime göre nasıl kötü değilim diyebilirim? Orda olduğunu gördüğüm bir insana karşı kör gibi davranarak nasıl aah..! Hadi insanları siktir edelim? Tamda şuanda kendimi iyi olduğuma inandırmayı denediğim halde ağzımdan çıkan küfürlere nasıl kulak tıkayabilirim? Kendi gözlerimle pislikleri gördüğüm halde dur demediğim sürece nasıl beyaz olduğumu iddaa edebilirim? Belki de az öne bir sineği beni rahatsız ediyor diye sert bir kitap parçasıyla ezmişken; Oturduğum evin olduğu bölgede daha önce yetişen ağaçları birileri kesmişken! Nasıl kalkıp beyaz olmak istediğimden söz edebilirim?

Belki de siyah olmalıyım. Hem oldum olası siyahla daha rahatım… Herkes olumsuz hissediyor hakkında diye kendimi boşu boşuna yormamalıyım. Varsın desinler ki; Satanist. Yine de kendi rengimi bilmeliyim. Nabza göre şerbet kafalı bir milletle aynı ülkede nefes alırken kendimi onlar gibi gri görmemeliyim. Sert olmalı bakışlarım. O tecavüzcü şerefsizlere taviz vermemeliyim, Keskin olmalı dilim; hayır dediğimde bunu ikiletmemeliyim. Net olmalı. Araya giren renklerin beni kirletmesine, değiştirmesine olanak tanımamalıyım. Beyaz karışmadığı sürece hayatıma ben asla durmamalıyım.

Belki de ben renk bile olmamalıydım…

Sanırım artık yok olmalıyım…

Ha unutmadan; Bunlardan biri bile olmasam diğer renkler zaten olamam!

İrem Çetin İpek – 1 Ekim 2016