1
Eki

Renk

gray_scales

Hiç kendinizi bir renk olarak hayal ettiniz mi? Ya da insanların vücudundan yayılan renkleri görebildiğinizi? Ben ettim. Bu gün kendimi Beyaz gibi hissettim.

Oysaki Ten rengim bile beyaz değil, göz bebeğim ya da dişlerim bile saf beyazı temsil etmiyor. Hatta belki de saf beyaz diye hayal ettiğim renk bile etrafta hiç olmayan bir olgu olabilir mi? Her ülkede seslenişi bile farklıyken, Onun beyaz olduğuna nasıl emin olabiliriz ki?

Eğer bir renk olacak olsam beyaz olmak isterdim. Neden mi?

Neden?

Nedenini bile merak etmediğinize eminim..

Eminim ama bu gün emin olduğum şeyleri yapmak istemediğim için size bundan biraz olsun bahsetmeliyim;

Sayfaları siyah olan bir defterim var masamda, Her zaman aynı yerinde durduğunu düşünürdüm ama zamanla orda olduğunu bile unutur oldum. Sadece ona yazı yazabilmek için edindiğim bir de kalemim var işte; Beyaz dediğimiz renkte. Aslında ben nerde olduğunu hatırladığıma inanıyordum ama arayıp taradığım halde hiçbir yerde bulamadım lanet olası kale’mi! Sonra kafamın içinde konuşan sesleri nereye yazacağım diye düşünürken kayboldum. Aslında aynı cümleyi sürekli tekrar ederken, Bir rüyayı unutur gibi yavaş yavaş unuttum..

Mutfağa gidip bir sigara yaktım; filtresi beyazdı. Sonra camdan kafamı uzattım, hayranlık duyduğum gökyüzündeki bulutlarda beyazdı.

Sonra tekrar düşünmeye başladım; Çocukluğumdan beri herkes martılara hasret yaşardı. Ankara’da olsalar bile bir gün simit atabilecekleri martıların hayalini kurarlardı ama martıların iğrenç sesine kulak asmazlardı. Neden takıldım ki martılara? Martılar mı? Martılar da beyazdı..

Olabilir dedim. Bir savaşta artık insanların ölmeyeceğine karar verdiklerinde salladıkları bayrak beyaz olabilir. Ya da çoğu kadının evlenirken giymek istedikleri elbisenin rengi, belki de sarayların ismine yakıştırdıkları renk beyaz olabilirdi…

Gülümserken parlayan dişlerinin beyaz olması, hatta beyaz ırk diye insanların birbirinden ayrılması…

 

Nedense beyaz renk herkes için ferahlatıcıydı. Güvenilirdi, Neredeyse tüm dünya üzerinde sevilen bir renkti…

İşte bu yüzden bende beyaz olmak isterdim. Belki bir karga, Martıdan daha zeki olabilirdi. Ama insanlar yine de beyaz olanı seçecekti. Kediler mesela bembeyaz tüylere sahipse daha önce sahiplenilirken; Tüylerini kendi seçmediği halde, Kara kediler uğursuzluk getirir, Kara kediler evde besleniyorsa o kişi satanist ilan edilirdi. Düşünsenize; beyaz bayrak özgürlükken, Siyah bayrak yas ve matemi neden temsil ediyor ki?

Ya da..

Ya da kelimeleri bir kenara bırakalım “beyaz” yumuşakken “siyah” neden sert? Neden insanlar düğünde beyaz giyerken, cenazede siyah giyerki?

Neden Beyaz’ın üzerinde düşen tek bir damla siyah; onu kirlettiğini düşünmeli?

Ben eğer bir renk olsaydım beyaz olmak isterdim dedim ama beyaz olabilir miyim?

Sanmıyorum. Belki gri… Evet, evet Gri! Gri olmalıydım. Böylelikle söylediğim yalanlar yüzünden kirli hissetmek zorunda kalmayacağım, Havayı kirleten bir duman gibi etrafa dağılıp kaybolacağım ama gri olmalıyım. Çünkü siyah kadar karanlık ya da beyaz kadar aydınlık bir insan olamadım. Yağmurlu bir günde şehre çöken kasvet kadar griyim… Net beyaz olmak istesem, Siyahı kendi gözlerimle güzel görsem de hayatımı gri olarak yaşamalıyım.

Kötülük yapmam! Gibi kesin yargılarım olmamalı; olamazda zaten. Düşünsene dün benden yardım dilenen aç bir dilenciye sırtımı çevirip gidebildiğime göre nasıl kötü değilim diyebilirim? Orda olduğunu gördüğüm bir insana karşı kör gibi davranarak nasıl aah..! Hadi insanları siktir edelim? Tamda şuanda kendimi iyi olduğuma inandırmayı denediğim halde ağzımdan çıkan küfürlere nasıl kulak tıkayabilirim? Kendi gözlerimle pislikleri gördüğüm halde dur demediğim sürece nasıl beyaz olduğumu iddaa edebilirim? Belki de az öne bir sineği beni rahatsız ediyor diye sert bir kitap parçasıyla ezmişken; Oturduğum evin olduğu bölgede daha önce yetişen ağaçları birileri kesmişken! Nasıl kalkıp beyaz olmak istediğimden söz edebilirim?

Belki de siyah olmalıyım. Hem oldum olası siyahla daha rahatım… Herkes olumsuz hissediyor hakkında diye kendimi boşu boşuna yormamalıyım. Varsın desinler ki; Satanist. Yine de kendi rengimi bilmeliyim. Nabza göre şerbet kafalı bir milletle aynı ülkede nefes alırken kendimi onlar gibi gri görmemeliyim. Sert olmalı bakışlarım. O tecavüzcü şerefsizlere taviz vermemeliyim, Keskin olmalı dilim; hayır dediğimde bunu ikiletmemeliyim. Net olmalı. Araya giren renklerin beni kirletmesine, değiştirmesine olanak tanımamalıyım. Beyaz karışmadığı sürece hayatıma ben asla durmamalıyım.

Belki de ben renk bile olmamalıydım…

Sanırım artık yok olmalıyım…

Ha unutmadan; Bunlardan biri bile olmasam diğer renkler zaten olamam!

İrem Çetin İpek – 1 Ekim 2016


9
Eyl

Gelecek dediğin, bu günü görmeyenlerin uydurması..

caravan

Büyüklerin her zaman haklı olduğunu düşünüp, küçüksünüz dedikleri insanları ciddiye almamaları sadece ego tatminidir. Kendi dile getiremedikleri ve yaşayamadıkları hayatların hayallerinin kuruluyor olmasının acısını ise küçümsemekte görürler.. Bu her zaman böyle devam eder, nesilden nesile aktara aktara din gibi ilerler. Yetiştirdiklerine inandıkları çocuklara aşıladıkları bulantılı düşüncelerle televizyon ekranına dönen insanları yaratmaktan geri kalmaz..

Geçmişte bir karavan alacağım ve yola çıkacağım diyen gence ailesi “Ne karavanı önce sen bi okulu bitirde ise gir sonra…” dedikleri anda o karavan çoktan tekerlekleri sökülmüş bir halde köşeye terk edilmiştir. Çünkü bu cümleleri devam eden sıralama hiç değişmeyecektir;

Okulu bitiren genç artık işe girmiştir ve para biriktirip hayalini gerçekleştirmek istediği anda “Eeee kaç yaşına girdin, kıyıya köşeye at biraz geleceğini düşün evlen artık bir hayat kur” denecek ve biriken hayaller karavanın içindeki rahatsız bile olsa mutluluk dediği yatağı yok edecektir. Ama o hayal durur orada! Bir gün eşimle gideceğim der bu insan ve sonraki nokta gelir;

“Torun sahibi yapmayacak mısınız siz bizi?” Diyen ebeveyn seni bir uçuruma daha itmiştir. Belkide sen çocuk sevmiyor, kendinde bu dünyaya bir çocuk getirip uğraşacak kadar önem vermiyorsundur ama bunu asla anlatamayacaksındır! Çünkü o sesler sana durmadan fısıldamaya devam eder, derler ki “Çocuğun kıymetini büyüdüğünde anlayacaksın” artık eş ile gidilecek karavan yolculuğu çocuğun okul masrafları, ergenliği vs eylemleri arasında parayı tüketmiş ve yekerlek ve yatacak yatağı olmayan karavanın pencerelerini de söküp atmak ile ilerlemiştir. Yine de bitmez sesler.. Senin giyimine kuşamına, damak zevkine göz zevkine ket vuranlar, çocuğuna da bunu yapman gerektiğini söyleyerek beynini kemirmeye başlamıştır… Kendin için yaşamayı bırakıp onun kendi hayatını kurmasını beklerken emekliliğin de kapıya dayanır.!

Ulan dersin bu gün artık çıkıyorum bu yolculuğa, seni tutan bir engel olmadığına kanaat getirmişsindir sonunda ama bu kezde bacakların, her aksam önüne dayanıklılık makarnalar, 2 adim atmaya üşendiğin yollar, sporsuz sarkmış kollar yolculuğa çıksan bile bedenin seni yarı yolda terk etmiştir. Eğlenmeye ayıramadığın, hayallerini yaşamaya bir türlü adım atamadığın dizler çoktan gitmiştir.. ve karavanın ayakta kalan tek noktası direksiyon da seni dımdızlak terk etmiştir…

Sırf misafir geldiğinde onlara hizmetçilik etmek için ayırıp içine girmediğini o salon gibi sende sonunda eskiyip gitmişsindir.. dışarıdan baktıklarında evet en kaliteli koltukları, hiç kimsenin kullanmadığı saçma kristal şarap bardaklarını reklam ettiğin rafların arasına senin gelecek diye beklediğin güzel düşleri terk ettiğin gibi, çocuğununda hayalleri senede 2 3 defa kullanılan o çok pahalı porselen tabak takımına dönmüştür.. Bir parçası kırılsa çöpe gidecek olan tabak takımına…!

Bu hiç bitmeyen döngünün sonunda ileride anlayacaksın o çocuğun değerini diyenler mezara, sense bir bakım evinin konforlu tek odasına yerleşmişsindir.

O yüzden efendiler, bu günü yasamadan cenneti düşleyen dindar adamlar, bu güne bakmadan gelecek planları kurarak hayatını mahveden tek canlılar insanlardır be aptallar!

İrem Çetin İpek – 10 Eylül 2016

(Gecenin biri)


19
Ağu

Kan Serli.

iremcetinipeks

Eskiden yazdığım yazılara bakıyorum; aşk, yanlızlık, mutsuzluk… ne kadar saçma sey varsa dert etmişim kendime hiç fark etmemişim ergenlik dedikleri şey buydu herhalde. Emoluğu sadece fiziksel değil ruhsal da yasayanlardan olmuşum bende galiba… Yalan yok öyleydi geçmiş dedikleri.

Şimdi bakıyorum karşıma büyüdüm demek için çok çocuk olduğum halde; Evrenin unutulmuş köşesindeki zetyin ağaçlarıyla dolu dağın eteğindeki yazlığımızdayım. İnsan isimlerinden çok yaşadıkları yerlerle bilinen komşularımızdan Manisalı olanın yakamoza bakan balkonundayız.. İzmirliler ve İstanbullular da aynı masada. 4 şehre denk düşen okey masasında kadınlar bahçede büyüttükleri domatesleri nasıl tarhana yaptıklarını, harmanda nasıl buğday dövdüklerini, 100 kiloluk un çuvallarını nasıl diktiklerini; birbirlerini dinler gibi yapıp kendi hayatlarını anlatma çabasında buranın deyimiyle çiğdem – çay eşliğinde konusuyorlar mesela.. Neden mi mesela? Çünkü biri diğerlerinin yediklerini yemeden, bir yudum çayı paşa çayı içerilen çocuk gibi, anlatılanları dinleyip yorum yaparken gerçekten ciddiye alırmış gibi dinliyordu tabi.. arada ekliyordu o da kendo bilgi birikimlerini ama gözleri başkaydı masadakilerden.

Başka başka bakabiliyor olmak çok zordur arkadaşlar. Kanserin 5. Evresinde o ağır kemoterapi seanslarına ramen bıyığından bir tane kıl düşmeyen adamın kısa bir zaman sonra bu masada olmayacağını biliyordu aslında herkes… Biliyordu ama diğerleri hayatlarına devam ediyordu. Onların bakışlarında kin vardı birşeylere karşı, nefret vardı söylediklerini bir anda bölen diğer kişiye karşı, dudak kıvrımında gülücük vardı ama onların bakışları standarttı. Aynada kendine her baktığında Narkissos’u yaşayan insanlar, o adamın bakışlarını şimdilik kamufle etmesine takmazlardı. O adam acı çektiğini de zaten karşısındakilere yansıtmayacak kadar kırılgandı. Kahve içer misin? diye sorulduğunda karısının gözlerinin içine bakarak izin aldı tamda bu anda karşımda. Evet onayını aldığında güldü. Gercekti işte onun bu gülücüğü.. Benimde yüzümde saçma bir gülümseme oluştu. Oluştu ama sessizce onu izlerken öleceğini biliyor olmanın hissetrirdiklerini aklımda tarmaktan da bir türlü geri düşmedi iç sesim. O kadar çok konuştu ki artık bende yazayım dedim.

Ah.. giderek konuşma dilim değişiyor farkındayım, bir yandan muhabbetlerine dahil olup bende 21 senelik hayatımda yaşadıklarım arasında aklımda kalanlardan sokuyorum tartışmalarına, egom tatmin olsun diye benimkide galiba bu arada bunları saydım da söylemeyi unuttum buradaki arkadaşlarım genelde 45 ve 65 yaş aralığında..

Özet geç piçci ekşi sözlük kankilerimi kırmayıp sona geliyorum gerçekten. Vermek istediğim bir mesaj yok çünkü. İnsanlar ölüyorlar.. sadece ölüyorlar… Daha gerçek bakın karşınızdaki insanların göz çukurlarına, daha çok sevin! Dinleyin, dinleyin ki karşınızdakilerde sizi dinlesin.. Gizlemeyin kardeşim duygularınızı, düşüncelerinizi, hissettiklerinizi.. söyleyin işte. Mutlu olun. Hiçbir şey olmasada sadece mutlu olun sizde..

19 Ağustos 2016 – İrem Çetin İpek


6
Ağu

En Sevdiğin Türkü

 

“Ben de üç beş bira aldımmıydı masama davet ediveririm kendisini, Adana garından beri diye eşlik ederim türküsüne. Hiç kırmaz beni, hep gelir türküsünü söyler sonra da sessizcene gider.” demişti adını sanını hic bilmediğim belkide yüzünü bile hiç göremeyeceğim biri.. Sonrası da şöyle gelişti;

Onlarda oyle guzel adamlar işte.. en berbat saniyelerinde otururlar seninle, tutarlar elinden. Yeter la dur amk derler sessizce.. Bazende ya da durma be iç yüklen az daha kendine der senin dertlerini yüklenirler kendilerine.. Öyle sıvazlarlar sırtını, öpersin ellerinden uyanırsın günler aylar gecer üzerinden bir gün yine fısıldar rüzgarla sesi kulağına büyük puntolu dökülür dudak arandan “Ah ulan ne günlerdi be” diye. Sadece Ahmet Aslan değil tabi… Erkan Oğur’lar, Cem Karaca’lar, Neşet Ertaş’lar ah ve daha niceleri, ulan bende de ne dert varmış gece gece hiçte derdim yoktu oysaki sana dediğim oldu iyi mi? O kadar konuşunca eskiler geldi birden yanıma, gecenin 2.37’si? Sırası degil sanirim şimdi savalım hepsini buzdolabının kapağını açıp boş boş bakıp yatalım artık dimi.. dedim geçti biraz daha hüznü kederi ama “Özledim” diyebileceğim birinin olmadığını beynim şimdi dank etti. Duyguları öldüreli yıllar olmuştu tabi dolabın kapağını kapattım şimdi, birde yastığın soğuk tarafına denk getirirsek kendimizi Rüyalarımızı gerçekleştirebiliriz gibi…

İrem Çetin İpek – 6 Ağustos 2016

 


1
Ağu

Komşu Komşunun Külüne mi Muhtaçmış?

icirec

Ben mi hümanistim? Insanlar mı çok bencil anlayamıyorum artık… Karşı komşunuz gırtlak kanseri nedeniyle yeni çıkmış ameliyattan, kocası ise içip içip bir güzel kadını dövmüş… Önünüzde ise; 45 – 55 yaş aralığında çocuğu olan insanlar var ve aranızda bu olaya dair muhabbet dönüyor. Zaten 2 saat boyunca Darbe’de dönen olayları konuşmuşsunuz falan… Neyse, Şimdi olaya dönelim: Neyse efenim bu dayak yemiş olan madur abla can havli ile karşı komşusu olan sizin kapınızı çalıyor. Ama olayı bi netleştirelim siz de 2 çocuk sahibi dul bir kadınsınız. Kapınıza gelen komşunun kavga seslerini ise saatlerce duyuyorsunuz ve hala polisi aramak gibi bir olaya baş vurmadınız. Efenim kadın tak tak tak tak kapıya vuruyor… bir yandan zilinize de basıyor. Kapının arkasında bekliyorsunuz! Ve en son artık dayanamayıp kapıyı açıyor ve bizim eve seni alamam, alt komşuya inin diyip kapatıyorsunuz. Bundan sonraki olay tamamen muhabbetler üzerine;

1.Komşu = iyi yapmışsın senin o kadını eve alman doğru değil karı koca arasında olur!

2.Komşu = evet evet, ya o adam sana çocuklarına birşey yapamaz belki ama konu komşu sonra ne derdi?

3.Komşu = Kocası olan birinin evine gitsin en mantıklısı, adam en azından korur

4.Komşu = Senin dediğin gibi polisi arasa polis gelene kadar zaten iş işten geçer.

ÇOCUKSUN SEN ANLAMAZSIN DAHA BUNLARI..

Şimdi benim düşüncelerim ise şu şekilde; Öncelikle, Daha kavga sesini duyduğum andan itibaren bekler ve seslerin ciddi olduğunu algıladım andan itibarende kadının gelmesini beklemeden polise ihbar eder kontrol etmesini isterim. Kadın kapımı çalıyorsa evet çocuklarım önemli ama insan gücüyle vura vura kırılacak bir kapım yok gayet çelik kapı! Üstü altı kitler, polis gelene kadar bekleyip kadını sakinleştirmeyi hatta Kadın ile empati kurmayı denerim. Çünkü ameliyattan yeni çıkmış karısına böyle davranacak kadar hiç birşey yaşamış olamaz bu insan! Madem böyle bir günde seni bu hale getiriyor ileride neler neler yapar? Buna kendi ellerinle izin vermiş olursun. E ulan boşalsınlar mı? Evet abi zahmet olmazsa boşanın! Çok mu zor, git işe gir çalış bir şekilde yaşarsın zaman gecer belki tekrar aşık olursun neden ikinci bir şansın olmasın? Neden yani mal gibi oturup dayak yemeyi kabul etmek susmak anlamıyorum neyse.. Sonuç olarak sormak istediğim şu karşındaki diğer komşuların ile böyle bir olayı konuşuyorsun bu senin şimdiki komşularının da senden hiç bir farkının olmadığını göstermez mi? Aynısı demekko senin başına gelse hepsi susacak ve yoluna devam edecek demek değil mi bu söyledikleri?

Tamam belki gelenek ve görenekleriniz size böyle öğretti. Ama bu hastalıklı düşüncelerinizi çocuklarınıza yüklemeniz bu algının hiç bir zaman değişmesine izin vermeden geleceği de zehirlemeyecek mi? Biri çıkıp dur diyemeyecek mi ! Tankın karşısına dimdik dikilip, f16ların üzerine atlayarak durdurmayı deneyecek kadar yürekli (tabi bunun yürek değil ilahi güç olduğunu söylüyor ama biz yürek diyelim. ) olduğunu iddaa eden bu insanlara güvenmeye nasıl devam edilebilir ki?

Mantıklı bir açıklama istiyorum; insanlar mı bencil yoksa ben gerçekten denildiği gibi çocuk gibi düşündüğüm için hata mı ediyorum?

İrem Çetin İpek – 30 Temmuz 2016