4
Kas

Bozkır’a sorduk: “Aşk nedir?”

Biz Aşk adamıyız…

Öyle lagaya lugaya gelemeyiz, belki eğlenemeyiz de oramız buramız oynamaz pek,belki geyikler yapamayız çünkü zor olana alıştırmışız kendimizi ciddiyeti benimsemişiz.

Sürekli gezip tozmayız, toplum içinde çok durunca sıkılırız, bir tek yarimiz yanımızda olsun bizim için yeter deriz.

Çok sahipleniriz belki kılığına kıyafetine laf ederiz çokca söyleniriz, ama engellemek için değil sevdiğimizden takılırız hem de kıskanırız.

Süslü kelimeleri ancak başbaşa olunca çıkartırız içimizden herkesin içinde siyam ikizleri gibi dolaşamayız çünkü etrafımıza saygımızdan ödün vermeyiz “ayıp” nedir biliriz.

Bir kişi haricinde hayatımıza giren başka insanlarla yapamayız onları da düşünürüz bir hata yaptığımızda hesabını kendimizden sorarız.

Umursamayıp önümüze bakamayız geçmişte yaptıklarımız hep bugünümüzde aklımızdadır.

Bir kere severiz ömürlük severiz, her şeyine katlanır, ertesi zamanlara bir gülücük olarak hatıra bırakırız acılarımızı.

Lakin şans meselesi kimi anlar, kimi anlamaz, kimi usanır, kimi üç dakika düşünür, belki de elimizi tutar bırakmaz.

Biz bunun hesabını tutmadan severiz.

Akışına bırakır bir ömür ya sevişir ya da sendeleriz.
Lafta aşk adamı olmak kolay, sen gel adamına sor…

Türker Uzun – 04 Kasım 2012

22
Eki

İlk Kitabım YOL sizlerle…

İlk Kitabım YOL sizlerle…

Bunu hissetmemiştim daha önce…
Bir kitabın kapağında, adınıza rastlıyorsunuz. Tesadüf olan adınıza… Hiç de tesadüf olmayan düşünceleriniz ve dibine kadar yaşanmışlıklarınızı görünce daha ilk sayfada, bir bütünlük söz konusu oluyor… Bunu açıklayamıyorum şimdilik, çok taze.

 

Belki ‘YOL’ a düşülür umuduyla, size ‘YOL’u sunduk… Hissettiklerimi ve olanı, kağıda dökmem için en büyük çabayı sarf eden kişi ben değilim.Kitabı edinirseniz, kim olduğunu anlattım zaten teşekkür kısmında, oradan öğrenirsiniz mutlaka.

 

Minicik içerikten bahsedeyim ; bu kitap, bir gezi yazısı, günlük ya da maceralar silsilesi olmadı.Elbette bunlar da paylaşılmaya değer, hatta belki ilerde… Fakat ‘YOL’ adlı bu kitabın rengi, farklı oldu biraz.YOL’un bana verdiklerini, belki aldıklarını, yaşanmış anektodlarla destekleyip, Deneme – Aforizma üslubu ile anlatmaya çalıştım. 12 bölümden oluşan kitap, ‘Varış’ bölümü ile başlayıp (manidardır), ‘Kadın’ bölümü ile bitiyor.

 

”Ortaya bir sanat eseri çıkartayım” çabası ile kaleme alınmış bir kitap değil bu, o yüzden, cümlelerdeki ritim en az sizi ilgilendiriyor.Siz, ‘YOL’ adına, alacağınıza bakın…

 

Kitabın dağıtımını ben yapacağım.Bilirsiniz, hiçbir zaman maddi bir kaygım olmadı, insanın parasının olmaması, maddi bir kaygıya sahip olmak zorunda olması demek değildir.İhtiyaçları minimumda tutup, Eski Roma’daki kölelerden daha az çalışarak (7 saat), ihtiyaçlarını karşılayacak kadar para kazanmak lazım diye düşünüp, yaşamaktayım.

 

Yeni YOL’lar ve yeni kitapların ortaya çıkmasını şahsen çok isterim, fakat bunları paylaşmak sözkonusu olunca, bunu da toplumdan aldığım geri dönüşler sağlamalı.Çünkü hayat çok kısa ve hepinizin omuzlarından tutup sarsacak kadar vaktim yok.Kitaplar ve internet paylaşımları ile, yani cümleler ile daha çok insana ulaşılabileceğini düşünmekteyim.Yani özetle, satın alacağınız her kitap, yeni bir YOL’un ‘paylaşılması’ için finans sağlayacak, beni biraz daha yazmaya teşvik edecek, yazdıkça, paylaştıkça, daha çok insan YOL’a düşecek diye umuyoruz.Ki ‘giden insan’ın , topluma, doğaya hatta aşka daha az zarar verip, daha çok katkı sağladını her gün görmekteyim…

 

Kitabı edinmek için, mail adresim (feyyazalacam@hotmail.com) ve kirli mavi facebook üzerinden mesaj veya e-posta gönderebilirsiniz.

 

Dostluk ve YOL ile…
Sizi seviyorum.

 

 

Feyyaz ALAÇAM


19
Eki

Sonsuz – (3) Bir söz

İnsan bir söz ile var oldu. Yok olması da bu yüzden, kendi eliyle oldu. Ölümün bedenlere korku salacağı söylendi, şehrin en geniş meydanlarında.

İnsanlar birbirine iple bağlanmış sıranın kendisine gelmesini bekliyorlardı. Az ilerde dar ağacında yağlı ilmeği başlarına geçirmek için bekleyen cellat bir şeylerden ürkmüştü sanki. Her tahta sandalyeyi ittiğinde boynu düşen her genç, dağ gibi bir fidan oluyordu.

Celladın önü sıra geçen insanların yüzlerinde gördüğü, onca işkenceye rağmen solgunluktan, yılgınlıktan iz bulunmamasıydı.

Her gelen gözünü uzak bir noktaya dikiyor veya kendilerini seyreden halkın üzerinde gezdirip gülüyordu, yaşamak şakaya gelmez dedirtiyorlardı. Ölüm, onlar için yaşam şekliydi. Ve sözleri yüreklerde yankılanacaksa ölüm tatlı bir türküydü;

Hak ismin okur dilimiz diyorlardı,

Usludan yeğdir delimiz,

İşte celladı kemirende bu düşüncelerdi. Gözleri bir noktada donuklaştı. Hiçbir işe eli varmamıştı. Annesiyle babasını kahvede birlikte oturduğu dostlarının sözleri üzerine bir gece ansızın boğazlamıştı. Ölüm kendisi içinde bir kaçıştı, yaşayamadığı şeylerden kaçtı ömrünce. Ancak, şimdi kaçtığı şeyler gülen yüzler olarak karşısındaydı.

Ölmek sırası beyazlar içindeki Şeyh’teydi. Topluluğun göz yaşlarına inat gülümsüyordu. Dileğini gerçekleştiren birinin kendinden emin gülümsemesi yerlemişti dudaklarına. Sakin ve inanan adımlarla merdivenleri yavaş yavaş çıktı. Halkın üzerinde şöyle bir göz gezdirdi. Elini yüreğine götürüp onları son bir kez selamlamak istiyordu. Ancak iple bağlı elleri buna izin vermedi. Bir an celladı ile göz göze geldi ve celladın düşüncelerini okur gibiydi,  sandalyeye çıkarken celladın duyacağı bir sesle,  “her ağacın kurdu özünde olur” deyiverdi..

 

Sercan Aydoğan – 19 Ekim 2012


13
Eki

YOL : Manifesto

 

Manifesto

Sizi bilmem ama, ben sıkıldım, plastiklere dokunup yine plastiklerle  konuşmaktan.

 

”Sevgileri yarınlara bırakan” dostlardan ve ailelerden uzaklaşma vaktidir.
Tahammülüm yok ! Dünya dönüyor.
Bugünden itibaren, telefonum ve sosyal ağ hesaplarımı kapamış olup, size güneşli günler dilemekteyim.
Zeytin yapraklarının gölgesinde, toprak okşayıp, deniz sürünecegim…
Size güneşli günler dilerim.

 

Feyyaz Alaçam – 6 Şubat 2012

 


9
Eki

“Ulan ben böyle hayatın !”

Hepinizin dertleri var değil mi? Çok acı çekiyorsunuz değil mi, hayatınız çok berbat.  Geçen yine öyle bir adamla tanıştım çalıştığım yerde. 60 yaşında, taşeron firmanın gönderdiği temizlikçi. 60 yaşında ama 80 yaşında gibi gözüküyor. Çocugunun 30 milyar kredi kartı borcu varmış, babası borcu ödemek için kredi çekmiş. Sonra 2 senedir ortada yok çocuk.

Adam diyor ki: ” 2 sene önce emekli olup, köye geçecektim. Şimdi başıma bu bela çıktı, mecbur çalışıyorum. Çalışıyorum da noluyor aldığım para asgari ücret, nah öderim. Altı ay daha ödeyemezsek hapis yatacağız anasını satayım. ama evlat işte kızamıyorsun ki… Gelse “baba affet” dese yine sesimi çıkarmam.”

Bir gün yine işten çıktık. Ben metroya yürüyorum, abi de yanımda. Dedim, “abi sen nerden gidiyorsun?”.

-“Ben tabanvay, burdan eve yürüyorum.”
-“Nerede abi evin?”

Her gün eve 2 saat yürüyormuş. Para biriktirmek için… Ben o halimle metroya gitmeye üşeniyorum. Ama ilginç olan adamın yine de yüzü gülüyor. Biz hani kolpadan dertlerimize, kolpadan acı çekiyoruz ya… Elimize biraları alıp, “kederlenmek” için boğazı gören yerlerde biralarımızı içiyoruz ya… Hey yavrum hey! Memleketin insanı acı çekmeyi “zanaat”eylemiş. Oysa onlar senin benin gibi Dostoyevski falan okumuş adamlar da değiller. Hani diyor ya adam (tam olarak hatırlamıyorum) dişimiz ağrırken çıkardığımız feryatlardan içten içe zevk alıyoruz. Dostoyevski’nin dediği o kolpacı adamlar biziz, sensin, benim… Ama o abi öyle değil gerçekten acı çekiyor. Başka çaresi olmadığı için, kaderi bu olduğu için, başka yolu olmadığı için öyle değilmiş gibi yapıyor.

Ulan ne iş ya… O anlattığım abi anasını siktiğimin yerinde sigara arasında iki dakika geç geldi diye, yirmiiki yaşında siktiğimin müdür olmuş kızından azar yiyor. “Nerdesin sen!” diyor amına kodumun kızı “utanmıyor musun bu yaşta?” diyor. Ama hayatım boyunca unutmayacağım , o anda abi’nin o gülümseyişini, acı acı gülümseyişini , “Haklısınız Nurcan hanım.” demesini. Hiç bir zaman unutmayacağım. Abi orda içinden ne diyordu, o kadar iyi anladım ki o gülüşünden. “ulan ben böyle hayatın anasını avradını sikeyim!”

 

Onur Dalar – 8 Nisan 2012