4
Tem

Sonsuz ve Öteki

İşte Geldim..

 

Gelmek ve gitmek arasındaki an’da başlıyordu, yaşamak. An’ı daim kılanların var olduğu bir başka düşün dünyasına kapı aralıyordu zaman. Bir bilinmeze kapı aralarken içinde taşıdığı mânâ ile bunun hiçte bilinmez bir şey olmadığını, aksine sıfatların ortadan kalktığını, ismin başına bir takım ibareler eklenmesinin manasız olduğu söyleniyordu o an’da.

 

Ve işte gerçek manada pervaz vurmak, çarh dönmek.. An’ın sonsuz, bitimsiz hülasası burada aşk olup dönüyordu. Kubbeden içeri girenler sıfatlarını geride bırakmış, bir kardeş sofrasına davet edilmişti. O ki davetin gizli parolası, “yoksulların hizmetçisiyim” idi.

 

Orada insan benliğini unutur, bir olmak gayretiyle yer ile yeksân olur. Ve oraya girerken parmağındaki uluhiyet sembolünü de aslan’a teslim etmek gerekir. Çünkü orası herkesin can olarak girdiği, üryan büryan olduğu yerdir.

 

Şeklin ortadan kalktığı bu mekân, can olmanın, birlikte nefes almanın baki kaldığı, kardeşliğin mekânıdır. Bir olmanın yegane koşulu, bir kişinin canı yandığında hepsinin canı yanması.. bir kişiye ezilmiş üzüm tanesi sunulduğunda, cümlesinin mest olur pervaz vurmasıdır…

 

Bir inancın serçeşmesinde yaşananlar bizlere ortaklaşa bir geleceği savunma, birlikte geleceği yaratma özlemini de aşılıyor. İnsanlığın geleceği için Tanrılar dağından ateşi çalan Prometheus gibi, o mekânda da insanlık için kardeşlik ateşi yakılıyordu. O ateş ki “bizlere yarin yanağından gayri her şey ortak” diyordu..

 

İnsanlığın bedeninde şekillenen, gerçeğe ve yüreklerimizde hak olana olan bu inanç ve özlem bizleri sancısını duyduğumuz bir yaşama savurmakta.

 

Ve yüzyılların katilleri elinde yine de, yaşanan onca acıya rağmen “insan” demekte.

 

İnsanlığın ellerinde ortaklaşa yarattığı bir geleceğe ahd-ı iman etmekte mesele. Yoksa neden Pîrlerin taşıdığı kıvılcım bunca sene dört bucağı sarmış olsun; “dönen dönsüm ben dönmezem yolumdan” diye dağlar, taşlar bu yürüyüşe kulak verip sükûn eylesin.

 

İnsanlık dün Madımak’ta olduğu gibi yine yazacaktır tarihini. Çünkü tarihi yazanlar, karanlıkları yırtıp atanlar, yerine aydınlık geleceği elleriyle sunanlardır. İnsanlığın, insan olmanın meşalesi budur.

 

Sercan Aydoğan – 4 Temmuz 2012 

3
Tem

ve tanrı doktoru yarattı

  “Ben uyurken duvarıma tırmandın, güllerimi yoldun. Ve bütün şikâyetin sen uyurken bahçene girenlerdendi.”

 Özdemir Asaf 

Yaklaşık 2 hafta oldu. Biteli.

2 yıl, 730 gün, 17.520 saat, 1 milyon 51.200 saniye…

Koca bir süre zarfı birlikte olduğum insan, benim için biteli.

Hep korkardım ayrılıktan, onsuz ne yaparım falan. Hani düşünürsün ya, klasik şeylerdir… Onsuz olmaz, nasıl yaparım? Değeri çok büyüktür, öleyim daha iyi! Hepsini yaşadım, merak etme.

İlk 1 hafta ölü gibiydim diyebilirim. Ölüydüm belki de. Beni öldüren hastalığı 6 yıl insan eti parçalayarak eğitim hayatını tamamlayan beyaz önlüklü adam bilemezdi. Senin hiç 1 milyon 51.200 saniyen oldu mu Doktor?
Olmadı biliyorum ya da olmuştur, ama çıkar ilkönce o beyaz önlüğü.  Aşığın halinden aşık anlar derler ya, öyle sallamasyon bir şey değildir bu. Bu gerçektir. Ben de her aşık gibi kendi hastalığımı kendim teşhis ettim.
‘Ağlayamamak’…
Öyle bir meret ki bu hastalık, ancak kendinden bahsedince ağlar aşıklar.
Öyle bir hastalıktır ki; size sevdiğiniz insanı, hani o parfümünü beğendiğiniz var ya,
tam anlatamadım mı, hani şu saçları size ipek gibi görünen, kusur bulamadığınız,
saatlerce aptal gibi gözlerine bakabileceğiniz…
Onu düşman eder.. Gözünüzde onu yer bitirir. Yok eder adeta..
Onun için bir kez ağlayabilsem dersiniz, yok olmaz! Zorla çıkacak değilim ya kardeşim! Der.
Haklıdır nitekim… Hastalık bu işte. Peki ama bu hastalığın mikrobu ne?
Hemen söyleyeyim kardeşim.
– Sana artık ilgi göstermiyorsa;
– Artık gözlerine bakmıyorsa;
– Sanki artık onun için ‘birisi’ varmış gibi hissediyorsan;
– Artık seni bir çırpı da, bir cümle de, bir kelime de, bir harfte, bir nefeste! Bırakabiliyorsa..
– O hiç sevmediğin eski sevgilisi olan tipsiz piçle yıllar sonra bile konuşabiliyorsa…
– Ömrünü adayacağım erkek dediğin o eleman, o sürtüğün sarılmaktan yara olmuş kollarına atıyorsa kendini senin yerine…

Sen artık o mikrobu vücuduna almışsın kardeşim.
Bilirim susmak istemiyorsun. Bilirim ona nefretini kusmak istiyorsun.
Sen nasıl bir şerefsizmişsin lan? Demek istiyorsun. Hatta en iyi bildiğim de Türk Dil Kurumu’nun
Argo departmanından bütün küfürleri çalıp ona yollamak istiyorsun.
Her şeyi biliyorum. Çektiğin acıyı da biliyorum. Onu artık istemediğini, ama ona küfür etmek istediğini!..
Her şeyi.
Bu arada hastalığı unutmayalım… Hastalığın sonu ölüm değil.. Sadece bazısını öldürür benim gibi. Sen kurtulabilirsin kardeşim.
Ama canın çok yanar, kanser hastası gibi yanar, yürüyemeyen bir çocuğun o yuvarlak 3 kuruşluk topa vurmayı istediği gibi yanar.
Yine de istersen söyleyeyim; bir tek şekilde ağlayabilirsin onun için…
O’da, karşısına geçip; anasından-avradından girip çıkarak.
Sen bu muydun lan? Sen bu kadar mıydın?… En çokta bunu derken ağlarsın.
Ben ağlamadım, hala umutla o günü bekliyorum. Ama bir bardaktan halliceyim. Son damlayı bekleyen…

Emre Mert Gül – 03.07.2012 Salı; 04.11

Devamını oku »


1
Oca

Manifesto…

Hep bir engel çıkar ya hani, üçe giderken okul çıkışında anneni görmüşçesine mutlu olduğun zamanlarda. O engel ki, sebepsiz bir şekilde için neşeyle dolu uyandığın bir sabah açtığın son ses müziği, elinde ki süpürgeyle duvarına vurarak bölen yan komşuyla aynı örgüte üyedir. Ve ben o örgütün amına koyayım. O örgütün amına siz de koyasınız. Yarın ölebileceğimiz gerçeği bile engel olamıyor, belki ilerde devlet dairesinde işe girerim korkusuyla görünen yerlerimize dövme yaptıramamalarımıza. Çoğumuzun, çoğunluğun varlığından bile haberinin olmadığı sıkıntılarla, acılarla dolup taşmış beyninin her zerresi. Mutsuzuz, çoğumuz. Çoğumuzun annesi mutsuz ve onu mutlu etmek için yaşıyor çoğumuz. – Ona bir kez bile seni seviyorum diyememiş olmamıza rağmen. – Ve annesine bir kez bile seni seviyorum diyemeyen erkekler, çocuğunu uykusunda seven babalardan olmaya mahkumdur. İki kutu Extra içince, oturup üzülecek bir şeyler bulamayanlar bizden değildir. Bizler, daha birinci kutu bitmeden “böyle gelmiş böyle gidecek, korkarım vallah” diye bağıra bağıra şarkı söyleyen çocuklardanız. Odun sobasında kestane pişirmeyi sevenlere, en lüks mekanlarda bile cebindeki Prestige paketini utanmadan masaya koyanlara, sigarasını kibritle yakanlara, zengin çocuklarının parlak arabalarından nefret edenlere, kargaları sevenlere, ipsiz, sapsız ve en mutsuzlara selam olsun.

İyi geceler, kardeş.

Ocak 2012

Sokak Çocukları


5
May

Helallik..

Sırtını son kez gördüğümden beri
yüzümde, gidiş yönünde tekerlek izleri.
Mor gabriel, Neve-Şalom, Sultanahmet.
Hepsinin fotoğrafı önünde tek tek allaha yalvardım
dinle diye beni.
Şaşırma, ne de olsa hepsi
aynı allahın evi..

Çok hakkın var üstümde helal etmezsen
kul hakkı bu, şaka değil eğer helal etmezsen
dua etmeyi bir yana bırak
camiye gidip allahın halısına bile basamam utancımdan..

Ailesince dışlanmış cüzzamlı bir kurbağayım.
Kendime bile fazlayım bu ayıp bana yeter
Büyüklük sende kalsın, beni affet,
hem sen affedersen, belki allah da affeder..

Ali Lidar – 05 Mayıs 2011


23
Nis

Dünya Çok Küçük

İnsan özler bazen kalbinde yer etmişleri. Bu yerini beğenmeyenler dahi olsa yine de vazgeçmez onları özlemekten. Kapalı kutuları açmak için uğraşmaya başladığınızda bir hayli canınızı sıkacaktır. Sabırla uğraşırsanız eğer ister istemez içindeki ne olursa olsun sizin için değer kazanacaktır. Açtığınızda gördüğünüz hoşunuza gitmese bile sizdeki anımsatmaları beyninizde yer eder.

Zamanı bükemediğiniz sürece beyne iz bırakmışları unutamazsınız. Unutmak diye bir tanım yoktur boşluğa bırakmak vardır. İlham denen kavram bu boşlukların içindeki ağıt seslerini duydukça gelir. İşte o zaman boşluğa bıraktıklarınızla yüzleşmek zorundasınız. Herkesten gizlersiniz ama kendinizden asla kaçamazsınız.

Zaten her beden bir dünya değil mi ?

Dünya çok küçük…

Türker Uzun – 23 Nisan 2010