2
May

Masum-u Gayb

Yalana bulaşmış dünyanın çekimi değil,
Beni ayaklarımdan çivileyen toprağa
Senin yüreğinin davetkar sevgisidir,
Kanatlanıp uçmayışımın sebebi uzayın karanlığına
İrademdir!
Hürriyetle sarılsın karanlık
Mahsumiyeti açık eden aydınlığa
Baldırı çıplaklar koşsun
Ellerinde aşk ile nefretin tahtına
Ki onlar secde yüzlü sübyanlardır
Dost bilirler, dertliyi görüp derman dilerler
Öyle buyurmuş sezenlerin Allah’ı,
Yüreği temizin sevdası paklar bu kahpe dünyayı
O’nun nefesi son verir lanetle yanan mumun ömrüne
O’dur saplanmışları, kaybedenleri tutan
Karanlığın kuyusunda kararmış bahtlarından
Fısıldayan O’dur kıyameti insan olanın ruhuna:
Dinle!
Sözü değil, yüreği dinle!

Canımın Muhtevası’na

Baran Tezdönen – 02 Mayıs 2016


1
Şub

Ömer Lütfi Mete’ye…

Herkes ölür. Kimi pencereden atlar, ölür. Kimi, pencereden düşen klima yüzünden ölür. Bazıları arabayla bir yere çarpar, kimisine araba çarpar. Kimi bıçaklanır, bazısı vurulur, bir başkası boğulur. Kimi kan kaybından ölür. Kimi komşusunun sigarayla çıkardığı yangında ölür. Bazıları sigara içtiği için ölür. Kalp krizinden, felçten… Bazıları sirozdan ölür. Kimisi donarak ölür, bazısı zatürreden ölür. Kimi güneş çarpmasından, bazısı sivrisinek ısırığından ölür. Kimisi kusarken ölür, bazısı köpek ısırdığı için ölür. Kimi attan düşer ve ezilir. Kimisini bir başkası ezer, bazısı yaşlandığı için ölür. Ama ben kararımı verdim. Sadece bir ölümüm var. Ve o da senin için olacak…


9
Oca

Fariğ Olanın Sırât’ı

Bir kabuğa bağlanmış ömrümün Sırât’ı
Bastıkça kanatır, bu Nil akışlı yarayı
‘Oku’ kelâmını bilir gibi bil,
Derindir bahtımın kara gözlü muhtevası

Hafifliği eştir, eşittir
Dünyanın sonunu getirecek ateşin odunluğuna
Ağırlığı eştir, eşittir
Ruhumun ağırlığıyla ezilen Azrail’in çilesine
Acısı, çölü okyanusa meylettiren gözün yaşıdır
Sınır bilmez,
Elleri Allah’ın eteğini ıslatır
Adap bilmez,
O’nun huzurunda isyana buyurur!

***

Buyrulur,
Yükü olmayan Sırât’ı tek nefeste geçer
Ama aşkın yükü dolanmış, sarmışsa bedenini
Cehennemin orta yerine diker sancağını
Bundandır,
Sen de uğraşma kir ile irin ile Genç Cato
Kılıcını hangi vicdansıza savurursan savur
Hangi masumu dikenli tacından azad edersen et
Dans eden alevlerin arasından bir el,
Ki o el aşkınla şekil bulur,
Uzanıp yüreğinden çeker seni İlahi Komedya’nın cehennemine
Hak budur!
Yaşarken mutlu ettiğin yüreklerin ihaneti
Azad ettiğin köylünün, ancak davrandığı kadar müşfiktir

Baran Tezdönen – 09 Ocak 2016


20
Ara

Tam buradan dan dan vur.

Dostluk nedir? Zor zamanlarında yanına koşan mı yoksa; Mutlu anlarına dahil olan mı..? Bence dostluk ikisini de dengede tutabilen insanlarla olandır. Sen ağladığında seninle ağlamaktansa, Ufak şebeklikler yapmayı göze alarak seni de mutlu etmeye çalışandır. . Bir insan sadece işi düştüğünde seni arıyorsa, yüzündeki mutsuzluğu gördüğü halde kendi dertlerinden dem vurursa; bırak gitsin! O senin hayatına yön verirken yanında istediğin dostun değil. O senin sadece hayatının bir kısmında aynı bir rüyada denk geldiğin ve yüzünü hatırladığın halde ismini seçemediğin yabancı gibidir. Şöyle bir düşününce; hayatımızda dost dediğimiz insan sayısı da zaten bir elin parmakları kadar değil midir? Atalarımız zamanında “Dost başa, düşman ayağa bakar” demişler. . . Peki ya sen? Sen karşındakine bakarken nereye dikkat ettiğini hiç düşündün mü? Gitsin diye ayağına baktığın insanların, gün gelince yardım etsin diye yüzüne bakmadın mı ?

Ancak öyle bir söz vardır ki, beni kararsızlığa sürükleyip tekrar tekrar dostluk üzerine düşünmeme yol açan. Düşünsene bir insan, ne kadar çok acı çekmiş olmalı ki “İnsanın en iyi dostu, Ölmüş olan dostudur.” diyebiliyor karşısındaki insanlara. . . Doğruda demiş olabilir aslında. En iyi dostu ölmüş olan insan daha sağlam basacaktır artık hayata. . Çünkü, Korkacaktır! Korktuğunu belli etmemek içinde daha fazla güç harcayacaktır. İçten içe param parça olurken, dışarıdaki insanlardan saklayacaktır; içindeki cesetli bedenleri. . Bazen ben de öldürürüm dostlarımı. Bedenlerine zarar gelmez belki ama içimde taşıdığım seri katili durduramam bende. . Bende insanım. Bende nefes alan, yürüyen, konuşan, dokunan, tadan ve en önemlisi de düşünceleri olan bir canlıyım. Bunu unutan dostlarımı da bazen hayatımdan çıkarmadan, yok etmeyi başarırım.

Yine üstteki sözü söyleyen, o kırgın adam Marguez der ki; İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür. Çünkü ölüm; sadece toprağın altına girmekle biten bir döngü değildir, Aynı yaşam gibi. Henüz kimse görmemiş olsa da ölümsüzlük iksiri çoktan keşfedilen bir şeydi. Düşünsene Atatürk öldü denilmesinin üzerinden kaç yıl geçti. Ancak onun varlığının devam ettiğinin en büyük tanığı yine sen değil misin? Okul duvarlarında, sokak aralarında hatta cebinde, cüzdanında taşıdığın vesikalık fotoğrafından daha fazla onunla karşılaşmıyor musun hayatının her anında? Bu kadar sık karşılaştığın kişinin bedenini çoktan çürükler yok etmiş olsa da, sürekli yanında olması, sürekli karşına çıkması onu yaşıyor kabul etmeni sağlamaz mı? Çünkü dünyada seni tanıyan son insanda yok olmadan ölmüş sayılmaz aslında hiç bir insan evladı. Ama seni tanıdığı halde bir merhaba demeye üşenen arkadaşın; senin de bir daha selam vermemenle tamamen yok olması, onun yaşamından çıktığın anlamına gelmez mi? Yaşamından çıkıp gitmiş olmak onu bizlere ölü olarak kabul ettirmez mi?
Şu ana kadar soruları hep ben sordum. Şimdi ruleti cevirip silahı kafana doğrultmak ve sıkmadan önce son dileğini dostum dediğin insana sormak zorundasın. Sana üç sorudan birini sorma fırsatı da veriyorum.

1. Benim için tetiğe sen basar mısın?
2. Benim yerime silahı kafama doğrultur musun?
3. Benim öldüğüm gerçeğini herkesten saklayıp, benim hayatımı yaşamaya devam edebilir misin?

Shot Through The Fog

İrem Çetin İpek – 20 Aralık 2015


2
Kas

Feyyaz Alaçam YOL Belgeseli