2
Kas

Sonra, biz…

“Usumda ben sizinle ne güzel gökler tuttum”

İlhan Berk

“Burasıııı Aaa-goooo-raaaa Mey-haaa-ne-siiii, burada ya-şaaar aşkların en divane-siiii, en şa-ha-nesiiiii,”

“Hadi kalkalım artık, seninle bir yere gelinmiyor. Çekilmiyorsun. Kalk hadi bir taksiye binelim.”

Müjdat hep böyledir. Müjdat nedense sebepsiz hüzünlere adamıştır tüm hayatını. Efkar sözcüğünün fikrin çoğulu olduğunu öğrendiği günden beri. Ki bu lise yıllarına denk gelir, efkârlanmak için zaman mekân kollar. Lale’nin yüzü ise, Müjdat’ın o çoğullaşan fikirlerine hiç beklemediği bir anda en uygun zaman ve mekân olmuştur. Müjdat bunu Lale’ye hiç söylemiş midir? Dilinin en ucunda biriktirmiştir, Lale de birikenleri hissetmiştir elbet. Ama kadın, biliyoruz ki kadın, bazen uzun uzun duymak ister. Müjdat söylemek için mi bu kadar içmiştir? Derinlikli adamdır Müjdat. Elinde sigarası balkon korkuluğuna dayanıp uzakları izlerken Lale arada balkon kapısından onu izler. O an birbirlerini görmeseler de bir yerlerde karşılaşırlar. Ama yine de böyle geceler için anneden öğrenilen cümleler vardır. Sarhoş bir adamla annesinin konuştuğu gibi konuşur Lale, ötesini bilmez. Müjdat da belki bu yüzden söyleyemez. Ama ikisi de ne kadar çirkin görünseler de o anlarda öylesine tam, öylesine güzeldirler.

“Lale, biraz yaklaş, başımı omzuna yaslayayım. Midem bulanıyor.”

“Tamam ama uyuyakalma sakın, eve az kaldı.”

Müjdat başını Lale’nin omzuna yaslar. Bir kolunu koluna dolar. Lale’nin başında hep gururlu ve dik, pencereye dönmüş, gözleri dışarıda, içi Müjdat’ta.

“Tamam, burada inelim. Müjdat, uyan hadi, eve vardık. Teşekkür ederiz, iyi geceler.”

“Koluma girmene gerek yok, iyiyim. Çok mu uyudum ben?”

Müjdat Lale’yi gördüğünden beri onun yüzünden öte zaman bilmez.

“Yok, yarım saat uyumuşsundur anca.”

“İyi geldi ama, açılmışım. Kusuruma bakma, yine üzdüm seni.”

Lale, böyle cümlelerin ardından Müjdat’ı alıp göğsüne yaslamak ister. Ama ona kabuğundan çıkmamayı öğretmişlerdir. Elleri de narin değildir. Evet Müjdat arada sıkı sıkı tutar ama yine de ona bir an değmek istese sanki bir daha Müjdat ellemez o ellere.

“Yok Müjdat, üzmedin, üzmezsin.”

Müjdat’ın sözleri yoktur bu ana karşılık gelen. Bir bakışı ve bir gülüşü vardır. Lale bu gülüşe ve bakışa hiçbir tasviri yakıştıramamıştır.

“Ceketimi uzatır mısın, cebinde sigaram olacaktı. Sağolasın. Ben balkona çıkayım.”

Müjdat balkona gider ama sadece banyonun ışığını yakar. O da yolunu seçebilmek için. Lale oturduğu yerden kalkar, balkona doğru bir adım atar. Sonra fikir değiştirir mutfağa yürür. Bir bardağa su doldurur, tezgaha dayanır, gözlere nereye daldığını bilmez, suyu dakikalara böle böle yudumlar.

“Lale”

Lale ilk omuzlarından ürperir.

“Afedersin, yine korkuttum.”

“Olsun, çok korkmadım zaten.”

Lale’nin tesellileri hep böyledir, ürkek. Üzmek istemez. Olsun der. Ne önemi var der. Ama uzun uzadıya cümleler söyleyemez ardından.

Müjdat öylesine bir duruşla mutfak kapısındaysa Lale bardaktaki suyla zamanı yavaşlatıyor.

“Müjdat, ben yatayım artık.”

Yarım bir dönüşle bardağı tezgaha bırakır. İnce bir tık. İçinde kalan su dalgalanır. Öylesine duruşunu kenara çeker Müjdat. Lale’nin yanından geçerken bıraktığı yeli içine çekmeyi bekler.

“Pekala, iyi uykular.”

Lale, serinliğini bırakır, ilerler. Müjdat Lale’nin odadan kayboluşundaki o anda, öylesine duruşundan, kapı altından sızan açık unutulmuş banyo ışığından, soluğundaki rakıdan, tezgâhtaki yarım bardaktan yorulur.

Lale odadan kaybolmadan,

“Lale, uyuma. Önce gel, saçlarını tarayayım.”

İrem Arslan – 02 Kasım 2014

...