Yazar Arşivi

0
10
Eki

Bir Ölüm Hiçbir Zaman Tek Başına Bir Ölüm Değildir

”Arzu hayatın yarısıdır. Kayıtsızlıksa ölümün.”

Halil Cibran

“Derler ki, Rab ölümü yarattığında neye vereceğini çok düşünmüş. Önce suya vermiş. Bir süre sonra dereler, çaylar, ırmaklar, denizler ve sonunda da okyanuslar kurumuş ve cümle canlı helak olmuş. ‘Böyle olmaz’ demiş Tanrı ve ölümü sudan alıp toprağa vermiş. Bir süre sonra otlar, meyveler, sebzeler, ağaçlar ve sonunda ormanlar kurumuş. Bunun üzerine Allah, ölümü insana vermiş. Gel zaman, git zaman insanlardan biri ölmüş. Diğerleri etrafına toplanmış. Ne yapacağını bilememiş hiç kimse. Sonra biri ağlamaya başlamış. O ağlamaya başlayınca diğerleri de ağlamaya başlamış. Ağlayanlar çoğalmış sonra. O sırada bir kurbağa ölünün üstüne zıplamış. Komik gelmiş bu görüntü insanlardan birine. Başlamış gülmeye. Sonra başkaları da katılmış o gülene. Bunu gören Hakk, ölümü insana layık görmüş, ‘çünkü’ demiş, ‘insandan daha arsızı yok yeryüzünde.”

***

Çocukken dedem anlatırdı. Bunu anlattığı zamanlarda dedem, köyün birinci azasıydı. Birinci azanın en önemli görevi evleri tek tek gezip, elektrik saatlerinin son endeksini yazmaktı. Sonra da elektrik kurumuna gider, orada bir memurdan aldığı faturaları getirip evlere dağıtırdı. Muhtar ölünce yerine dedem muhtar oldu. İkinci aza olan Sabit amca da birinci azalığı terfi etti. Dedem muhtar oldu ama birinci aza olan Sabit amcaya söz geçiremez oldu. Sebebi de dedemden iki yaş büyük olması. “Gendimden gücük adamdan emir mi alacağım?” dedi. Anlayacağınız dedemin iş yükü azalmadı, arttı. Dedemin anlattıklarından söylüyorum, yoksa çocuk aklım büyüklerin kavgalarına ermiyordu o zamanlar. Dedem muhtar olmasına rağmen, son endeksleri yazmaya devam etti. Tabii bu arada da durmadan Sabit amcadan şikayet etti. Bir gün Sabit amca aniden ölüverdi. Kahvaltı sofrasındaydık, annem söyledi. Taş Devri’nin bünyede olduğu vakitlerdi, “Yaba daba duuu!” diye sevinç çığlığı attım. “Dedem kurtuldu,” diye bağıracakken dedem elinin tersiyle ağzıma vurdu. Sert bir tokat değildi. Beni susturmak için ağzımı kapattı desem yeridir. Yine de dondum kaldım. “Eşoleşek!” dedi, “Arsız mısın oğlum sen? Hiçbir ölüme sevinilmez!”

Ölüm hakkında hiçbir fikrim yoktu o zamanlar.

***

Çiğdem lise arkadaşımdı. Okul tiyatrosuna birlikte yazılmıştık. Lise bitene kadar hiç ayrılmadık birbirimizden. Arkadaş grubumuz oldukça kalabalıktı. Birlikte o kadar çok şey yaptık ki, anlatmakla bitmez. Sonra lise bitti. Ben bir inşaat firmasına işe girdim. Doğup büyüdüğüm kentten uzaktaydım. Bir gün arazide çalışırken birim amirimizin şoförü geldi. “Şantiyeye gidiyoruz, annen aradı,” dedi. O gün annemden aldığım haber, Çiğdem’in ölüm haberiydi. Çiğdem, 8 Mart hazırlıkları için il merkezine giderken kaza geçirerek hayatını kaybetmişti. Cenazesine yetişemedim. Doğruca evine gittim. Annesini, kardeşlerini, sevgilisini gördüm… Çok garip bakıyorlardı… Çözemedim… Mezarına gidemedim. Bir şey durdu boğazıma, haftalarca geçmedi ama hiç ağlamadım. Çiğdem’in gidişine yıllarca ağlamadım.

***

Çiğdem’le ortak bir ağbimiz vardı, Ender. Sarı Ender derdi herkes. Sarışın olduğundan değil, uzlaşmayı çok sevdiğinden. Hep orta yolu bulmak istediğinden. Naif bir adamdı. Çok aşık olurdu. Çok çabuk ağlardı. “Kadir kıymet bilmek nedir?” diye sorsam kendime, hala “Ender’i düşün öyle cevap ver,” derim. Hayat gailesine kapılan bizleri ne yapar ne eder her fırsatta bir araya getirirdi. Sazlar çalınır, hikayeler anlatılır, demlenilirdi. Ender yüreğime çok güzel izler bıraktı.

Çiğdem’i kaybettiğimizin üzerinden bir yıl geçmişti. Ender bir yandan 8 Mart için pankartlar hazırlarken bir yandan da Çiğdem’in yıldönümü için insanları örgütlemeye çalışıyordu. Çiğdem’in çok güzel bir resmini çizmişti. 2 Mart gecesi, Ender’in içinde olduğu araç, başka bir araca çarptı ve Ender kaza yerinde hayatını kaybetti. Tıpkı anmasına hazırlık yaptığı Çiğdem gibi. Ben yine başka bir kentte çalışıyordum. Ender’in gidiş haberini sendikaların 8 Mart için düzenlediği bir anma toplantısında, sahnede saz çalarken aldım… Mızrap sustu, tel sustu, dil sustu… Ender’in evinin önünde müthiş bir kalabalık vardı. Ender’in her defasında bin bir çabayla bir araya getirdiği insanlar Ender için bir araya gelmişti. Ender’i sevdiği türküler, marşlar, sloganlar eşliğinde mezarlığa götürdük. En önde yürüyenlerden birinin elinde Ender’in fotoğrafı, başka birinin elinde ise Ender’in çizdiği Çiğdem’in resmi vardı. Ender’i ellerimizle yatırdık toprağa. En eski ve en yakın arkadaşı İsmet’ti. “İsmet, bir şeyler söyleyecek misin?” diye sorduklarında, “Ne söyleyeyim ki,” dedi ağlayarak, “Ölümden çok korkardı.”

Ender’in annesi ve ablası bizi gördüğünde kıyamet koptu. Çiğdem’in annesi, kardeşi, sevgilisi gibi bakıyorlardı. Bir şey vardı yüzlerinde… Anlamadım… Ağıtlar yükseldi… Ben ağlamadım… Ağlayamadım… Yutkundum kaldım.

Daha mezarlıktan çıkmamıştık ki Kudret geldi, “Deden ölmüş,” dedi, “Hemen köye gitmen lazım.” Dedemin muhtarlık yaptığı, doğduğum köye… O köy yolu bitmez oldu. Aynı gün iki mezarlık, bana “ölüm”ün ne olduğunu öğretti… Ender’i verdiğimiz gibi, dedemi de verdik toprağa. “Topraktan geldik, toprağa gidiyoruz,” dedi amcam. O an dikkatimi çekti, amcamın olduğu gibi, babamın, annemin, kardeşlerimin yüzünde de Çiğdemin annesinin yüzündeki, Ender’in annesinin gözlerindeki ifadenin aynısı vardı… Aynı bakış vardı… Daha fazla dayanamadım… Ağladım… O gün çok ağladım. Hiç durmadan ağladım. Çiğdem’e, Ender’e, dedeme…. O gün anladım, hiçbir ölüm yalnız bir ölüm değildir. Bir kişi ölür, çok insan yıkılırdı.

Sonra büyüdüm. O gün büyüdüm… Kayıpları çoğaldıkça büyüyormuş insan. O gün öğrendim. Daha da büyümem sandım… Meğer ne çok yanılmışım…

***

Ölümden korkmaya başladım birden. Henüz yirmili yaşlardaydım ama her an ölümü düşünür oldum. “Ölüm nedir?” diye sorar oldum kendime. “Gidendir” diye cevapladım. “Bir de kalanların yüzüne sinen…”

Dini, dili, milliyeti, mezhebi ne olursa olsun her ölüm zordur. Sevinilecek bir yanı da yoktur. İster inançlı ol, ister inançsız, ölüm yaşamak istemediğindir. Her nerede ibadetini yapıyorsan yap; templumda, fenumda, kilisede, şapelde, mandirde, kovilde, havrada, camide, jinjada, cemevinde, ateşgedede, mağarada, dağda, bayırda… İnsan, ölmemek için yaşar. Hiç olmadı, olabildiğince uzun yaşamak için çabalar. Sigarayı bırakır, diyet yapar, başı ağrısa doktora koşar… “İnsan” denen canlı, böylesine ölümden kaçarken, nasıl bir başkasının ölümüne sevinebilir? Hayatı bu kadar seviyorken, neden birilerinin ölmesi için beddua eder? Bedduaya gerek yok, hepimiz bir gün öleceğiz. Kim ister birilerinin kendi ölümüne sevinmesini? ‘Oh oldu’ demesini? Gülmesini?

***

Sen ey insan! Kardeşlerim!

Yapabilir misin bilmiyorum ama bugün otur bir düşün. Kendini başkalarının yerine koy. Sen de birilerinden istemişsindir, dünyada “Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın?” cümlesini kurmamış tek bir insan yoktur şu yeryüzünde. O cümleyi kurduğun zamandaki halini düşün ve otur birilerinin yerine kendini koy.

Dokuz yaşındaki Muhammet Veysel Atılgan’ı düşün, “Büyüyünce avukat olmak istiyorum” dediğini. “Annemden bisiklet, bir de tablet, bir de bisiklet istiyorum” dediğini düşün. Sonra onun gibi yüzlercesini düşün. De ki kendi kendine, “Barış istiyoruz!” diyor insanlar sadece. “Barış…” Kim korkar ki barıştan? Kim korkar da anasının, babasının, sevdiklerinin, hatta parkta oynarken görecek her insanın gülüşüne bir ömür verebileceği bu çocuğun yüreğini susturur? Düşün! Bu kadar mı korkar o gülüşten.

Bir ölüme, hele ki bir katliama zerre, zerre diyorum zerre, zerre mutlu olma belirtisi varsa içinde, otur nasıl bir insan olduğunu düşün. Varsa, ki vardır, sevdiğin herhangi birinin gözlerine bak. Bak ve kendine sor, “Bana sevgiyle bakan bu gözleri yitirirsem, ne olur?”

***

Hastalık mıdır bilmem, garip bir halim var benim. İsimleri unuturum. Aklımda hiç tarih tutamam. Doğum günüm bile şaibeli, anamın dediği babamın dediğini tutmuyor. Çocuğumun yaş günü ajandama kayıtlı… Ama niyedir bilmem, ölüm tarihlerini unutamıyorum. Hele 10 Ekim 2015’i hiç unutamayacağım.

***

O gün ev dar geldi. Kendimi dışarı zor attım. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden kayboldum kentin gürültüsünde. Kendimi o kadar çaresiz, o kadar umutsuz hissediyordum ki nereye yürüdüğümün hiçbir önemi yoktu. Sonra birden mezarlıkta, mezar taşlarının arasında buldum kendimi. Ne yapacağımı bilemedim. Kalakaldım öylece. Ne kadar durdum öyle bilmiyorum. Şok etkisi geçince eski bir mezarın başında olduğumu fark ettim. Dedemle aynı yıl ölmüş bir adamın mezarı. O mezarı dedemin bildim. Mezarın üstündeki otları yoldum. Yakındaki musluktan su almaya gittim toprağını sulamak için. Mezarın başına geri döndüğümde benim yaşlarımda bir kadın vardı mezarın başında. Elimde suyla kalakaldım. “Dedemi tanıyor musunuz?” dedi. Bir şey diyemedim. Anlamadı kadın, mezarlık görevlisi sandı belki. “Kimsiniz?” dedi. “Şey…” dedim, “ben öylesine… Buradan geçiyordum…” Gülümsedi kadın. Donuk… Elimdeki suyu aldı, mezarın toprağına döktü.  “Dede,” dedi… “Çok kötü şeyler oldu bugün. Hiçbirini tanımıyorum ama çok ağladım.” Yaşlı gözlerle bana baktı. “Ben…” dedi, “çok üzgünüm…” Sustum kaldım öylece. Karşılık vermesem kırılır sandım. “Ben de…” dedim. “Dedem bir gün bana vurdu, vurmak da değil aslında, susmam için ağzımı kapattı. O günden sonra hiçbir ölüme sevinmedim.”

Buruk bir gülümseme vardı yüzünde.

10 Ekim’i unutmam. Ben o gün yaşlandım… Ama mezarlıktaki o buruk gülümseme, sımsıcak bir güneş gibi kaldı gönlümde. O gülüş, Muhammet Veysel’in insanlığa emanetidir. Ve tüm güvercin tedirginliği hissedenlerin…

Birol Tezcan – 10 Ekim 2016