Yazar Arşivi

0
2
Kas

Feyyaz Alaçam YOL Belgeseli

0
19
Eyl

Piano Piano

Piano Piano Bacaksız

Zihnimin, gözlerimin ve kalbimin ufkundaki berraklık yormakta beni… Kulak, kalp ve gözlerini çimento ile kum ortaklığı bürümüş milyonlarca insan var çevremde… Kapışıyorlar yoz olan ne varsa, kaliteli şeyler tüketilmekte, sessizlik ve eylemsizlik ile sürüp giden bu sorgusuz, alelade yaşamak sayesinde.

Öyle sıkılmaktalar ki yaşamaktan! Sadece eğlenmek istiyorlar yahu, hayret ediyorum! Bir film mutlaka eğlenceli olmalı mesela onlara göre, bir şarkı mutlaka ‘dum-tıs’ barındırmalı! Popülarite ekmekleridir, siyaset ise düzgün Türkçelerine meze olsun diye vardır mesela… Genelde istemedikleri işleri yaptıklarından, dört kişilik bir masada en az üç mutsuz insan olur akşamları.

Yeteneklerini keşfetmek için hiiiiç girişimde bulunmaz bu eylemsiz arkadaşlar! – Onlar o sırada popüler komedi filmleri izleyip, ‘zaman geçsin’ diye roman okumaktadırlar – Ellerine bir karakalem alıp annelerini çizmeyi denememişlerdir ama, bir ressamın yaşantısı hakkında konuşabilirler. Eğer tutucu bir yaşam sürüyorsa bu eylemsiz konuşkan kişi ; bir ressamın saçına sakalına laf eder, sosyalist bir yaşam sürdüğünü iddia ediyorsa bu eylemsiz konuşkan kişi, o ressamın şanslı doğduğunu ve bu yüzden resim yapacak yeri ve zamanı olduğunu öne sürer…

 

İnsanların, kaliteli, özenli ve birebir yaşamlar sürdüğünü görmeyi çok isterdim…

Yeni çıkan bir komedi filmi var, filmin fragmanı, 3 haftada yaklaşık 8.500.000 kez izlenmiş. Fragmandan bir diyalog, herkesin ağzında;

‘’ – Ne kesiyonuz bu bayram?
– Karı kız! ‘’

Bir film daha var, aramadan bulamayacağınız 1991 yapımı bir film, en büyük vidyo paylaşım sitesinde bulunamayan bir film ; ‘’Piano Piano Bacaksız’’

Filmde bir sahnede, yalınayak pazar yerinden geçen çocuk ; ‘en büyük umudum, birgün yeterli paraya sahip olunca, bu lastik çizmelerden alabilmekti. Benim olmasalar bile çizmeler vardı ya! Birgün benimde olabilir demekti bu’ diye anlatır.

Sonra, bir diyalog daha mesela ; birkaç ailenin birlikte yaşadığı bir fakirhanenin bahçesinde, bir kadın çamaşır yıkarken şarkı söyler. Bu güzelliği gören ev sakinlerinden biri, küçük Kemal’in yanına oturur ve şunu söyler adam, o kadın için ;

‘’ – Bak Kemal! Ne kadar güzel! Bütün gün Beyoğlundan çamaşır topladı, fırından köz getirdi, çamaşırları yıkadı, karnını doyurdu. Şimdi şarkı söyleyip mutlu olabiliyor, şarkı söyleyebiliyor, düşün bi kere! Üstelik sesi de güzel değil! ‘’

Bir sahneden bir bölüm daha yazacağım ; ‘‘ Kim ‘çocukların avunmaya ihtiyaçları yok’ der de onları hafife alırsa yanılır! O minik yüreklerinin yalnız oyunla avunabileceğini sanmak ne büyük bir yanılgı… Yaşamım boyunca babamın beni bir kez daha öptüğünü anımsamıyorum.’’

Komedi filmlerini ben de izlerim ara sıra, hem biliyorum, bazı filmler bazı bünyeye ağırdır ama, yine de tavsiye ediyorum; ‘yalnızca’ soyut kahkahalarla geçmesin güzel ömürleriniz, somut gülümsemeleriniz de olsun ara ara… Hayat fena güzel ve anlamaya, sorgulamaya değer…

Sizi seviyorum.

Feyyaz Alaçam – 19 Eylül 2014

Ezgisi Toprağında Gizli Bir Memleket ( İran ) için yorumlar kapalı
12
Ağu

Ezgisi Toprağında Gizli Bir Memleket ( İran )

(Küçük bir not: bir önceki yazımda, sevgili hatunum ile adımladıgım Balkan ülkelerini anlatmıştım, çok enterasan dönüşler oldu. Çoğu kadın birçok kişi; ‘yolculuk pek keyifli geçmemiş sanki, abi sen aşık olmuşsun bu işleri bırakmışsın, biraz kısa sürmüş yolculuk aceba neden?, gibisinden lezzetsiz ve oldukça zayıf ego barındıran cümleler kurdular. Gülsem bir türlü kızsam bir türlü. Yahu ey zayıf egolu çirkin arkadas, ben, sen begen diye yolculuk yapmıyorum ! Sana yola düş diye seçenek sunmaya çalışıyorum gittiğim yerlerden bahsederek. Düşüncelerimi eylemlerimi gör ve kendi eylem planında sana fayda saglasın, feyz olsun diye yazıyorum! Yazı üslübumda bir sönüklük varsa, o da beni yıllardır takip eden, fakat yalanlarından bir türlü kurtulamayıp yola düş-e-meyen, yola düşmediği gibi üslubumu ve sertliğimi eleştiren, üstüne üstlük benim hatunlu yolculuğumu fırsat bilip iyice çirkinleşen insanlara kızgınlığımdan bir ritimsizlik olabilir cümlelerimde, canımı daha fazla sıkmayınız.)

 

İstanbul’dan, 75 TL ye bir otobüs bileti buldum Tebriz’e. Yaklaşık 36 saat sürecekmiş yolculuk… Kabulümdür. Neyse, İstanbul’daki dostlarımdan Elena ile sahafları dolaşıp iki kitap aldım. Hemen hemen 40 yaşında kitaplar. Birisi Jack London – Güneşin Çocuğu, digeri ise Tagore – Nalaka… Neredeyse tamamı dolu olan otobüsümüzde, Türk pasaportu olan yalnızca benim. Digerleri İran pasaportuna sahip.

Hızlı olduğu kadar elektronik olan müziklerle geçiyordu saatler, arada İbrahim Tatlıses ve Hande Yener falan çalıyordu şöför. Bir de bana tatlı tatlı işaret ediyorlardı, Türkçe şarkı açtıkları için. Yoz müzige tahammül etmek hep çok zor olmuştur, fakat buna rağmen memnuniyetsizliğimi hissettirmek istemedim.

Bu arada İran’daki dostlarıma telefon açtım. Özlem ile beni beklediklerini söylediler. Ben de özledim illaki… 2012’de Ağrı’dan Moskova’ya gerçekleştirdiğim bisiklet yolculuğundan sonra gitmemiştim İran’a. Sevgili dostum Ahmet Mumcu ile telefonlaştık bu arada, içimde ; Ahmetcim ile İran’da adımlayacak olmanın verdiği heyecan bir tarafa dursun, 3. kitabım için Tebriz’deki dostlarımla derinlemesine sohbet edecek olmanın verdiği heyecan… Üstüne bir de Santur adlı o nefis enstrumandan edinmek düşüncesi…

Akşam satlerinde ulaştı otobüs Tebriz’e. Mehdi’nin sıcak ve samimi karşılamasının ardınan Şah Gölü’nün etrafında birkaç tur atıp eve geldik. Yorgunluktan resmen bayılmışım.

Ertesi gün zıpkın gibi fırladım yer yatağımdan, doğru İran sokaklarına…

000031.BMP (909 x 614)
Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere, otobüs  duraklarında kadınlar ve erkekler ayrı ayrı otobüs bekliyorlar. İran’daki otobüslerde, otobüs bir cam aracılığı ile iki bölüme ayrılmış vaziyette. Erkekler otobüse önden biniyorlar, kadınlar ise arkadan. Kadınlar bu durumdan pek rahatsız görünmüyorlar, anlamakta güçlük çektim arkadaş…
Kosova’daki yaya geçitleri ile buradaki yaya geçitleri arasında öyle büyük farklar var ki! Mesela Prizen’de bir araba sizi gördügü anda, yaya geçidine varmadan belki 50m geride iyice yavaşlar, ama burada ;
000032.BMP (909 x 614)
Kıyaslama yapmamak lazım, ancak o zaman özgür çıkarımlar yapabiliriz demiş bir bilge… Tüm absürt durumlarına rağmen, bu ülkede bana yakın bir şeyler olduğunu hissediyorum.
İkindin’e doğru Ahmet Mumcu’yu almak için Tebriz otogarına gittim, başladım Ahmet’i beklemeye. Bir süre sonra dünya vatandaşlarından Ahmet Mumcu indi otobüsten. Hemen bir dolmuşa attık eşyalarını ve bisikletini, doğru Mehdi’nin evine.
IMG_5082 (1024 x 768)

Bir Ahmetcim anlattı bir ben anlattım, hangi ülkelerde ne kadar soluk alabildiğimizden konuştuk bolca. Sonra bir planı olup olmadığını, Tebriz’de nereleri gezmek isteyip istemediğini sordum. Dedi ki; ‘Feyyazcım, sana bir teklifim olacak! Buradan trene atlayalım, Birkaç büyük şehir gezelim beraber’ dedi. Bir dakika bile düşünmeden hemen kabul ettim bu teklifi.

Ahmet Mumcu ile birkaç ortak noktamız oldugunu çok iyi biliyorum, çok kaliteli ve tatminkar bir yol olacagından da şüphem yoktu ama, bizim gibi adamlarla yol gitmek risklidir… Örnegin ikimizde yalnız yolculuk meraklısı kuşlardanız ve doğaçlama yolculuk ederiz, kendimizin kadehini dolduracak tecrübelerimiz ve bildiklerimiz var… Bir de yol, biraz paranoya yapar yolcuda, bolca şahsi tavır ve düşünceyi, radikal olarak hayatının orta kısmına yerleştirirsin, eger gerçek bir ‘yol giden’ isen. Benim Türkiye’de ‘yol giden’ olarak tanımladıgım üç kişiden birisi Ahmet… Bozoyük’teki bahçesinden pembe domates toplayıp salça yapmışlığımız da var Ahmetcim ile 🙂

Neyse, günün geri kalan kısmında baglamasını tıngırdattı Ahmet, sonra biraz dolaşmaya çıktık. Ben tren yolculuklarına başlamadan önce yapmam gereken bir şey olduğunu söyledim ve soluğu enstruman satan bir dükkanda aldık!

Aşağıdaki fotografta biraz zor anlaşılıyor ama, şöyle anlatayım, 9 yıl bekletilmiş ceviz ağacı kullanılarak, Mesgut Gogani tarafından İran’da yapılmış ‘Santur’ adlı enstrumanımı aldık, ekor ettiriyoruz. Bu arada Ahmet oradaki bağlamaların tatlarına bakıyor 🙂
000033.BMP (909 x 614)

 Yavaş yavaş, acelesiz iki aylak gibi Mehdi’nin evine doğru yürüdük. Bu arada bir turizm ofisine girip akşam için iki bilet aldık Tahran’a…  (aylak kelimesinin lugatımdaki karşılığı : İşi, adımlayarak, farklı coğrafyalardaki suratları izlemek olan ve bunu yaparken hiiiç acele etmeyen insan)

Mehdi ve ev arkadasları ile muhabbetler ettik tren saatine kadar, İran hakkında fikirler yürütüp sessizleşiyorduk çoğunlukla… Tabi ki eğlendik de ara ara 🙂

IMG_5085 (1024 x 768)
Trenimiz bizi bekler…
IMG_5087 (1024 x 768)

Doğaçlama bir yolculuğa çıkan iki gezginin toplam yükünü görüyorsunuz 🙂 Birkaç kitap, iki ceket, iki çorap bir de mp3 çalarlarımız…
Trende bebekler gibi uyudum. Hayatımda çektiğim en sağlıklı uykulardandı… Bu rahatlığın sebebinin Ahmetcim olduğunu düşünüyorum 🙂 Bütün otokontrol mekanizmalarım ve estetik reflekslerimin yavaşladığını hissettim ve ilk defa ‘yolda’ susmak ihtiyacı hissettim. Zaman maman akmıyordu, saatleri sürüyorduk sanki peşimizden… 12 saat tren yolculuğu, vız geldi, hatta az geldi… Sabah soluğu trenin restoranında aldık, Tebriz’de, Mehdi’nin evinde hazırladığımız peyirli ekmekler ve 25 kuruşluk çay ile İran topraklarını seyretmek bambaşkaymış, bir de yol giden bir dost ile…

1965 model Pentax’ım ile çektiğim son fotoğraf Tahran treninin restoranından (sonraki fotograflar Ahmet’in makinesinden) ;

000034.BMP (921 x 1363)
Tahran’a vardık, bir başkent olduğu için iki gün burayı dolaşmaya karar verdik ve ucuzundan bir hostel arayışına girdik… Bu arada günlerden Cuma ve Ramazan Ayı olduğu gerçeğini unutmuşuz çoktan. Halka açık yerde su içmek, hele hele bir şeyler yemek, öncelikle ‘yasak’ biraz da ayıp buralarda. Gazozumuzu, ekmeğimizi, peynirimizi alıp odamızda bir güzel karın doyurduktan sonra vurduk kafaları yattık… Biraz dağınık ve oldukça rahattık… Bütün standart alışkanlıklardan uzak, kızgınlık ve çekişmenin gram hissedilmediği anlardı…
İftara doğru çıktık dışarıya, dolaştık biraz. Ramazan ayına özel akşam eğlencelerini gözlemledik, derken hurmamız ve ekmeğimiz tutuşturuldu elimize… Teşekkürlerden bir demet sunup lokum gibi hurmaları indirdik migdemize. Bulunduğumuz yerde resim ve tiyatro adına bazı çalışmalar yapılıyordu. Bir yağlı boya hayranı olarak, çizimleri izlerken çok büyük haz aldım… Fakat sadece dinsel motiflerin olması biraz üzdü beni. Sanatı ‘yalnızca bir şeyle’ örtüştürmeye çalışırsanız, o artık sanatsal anlamda niteliğini kaybetmiştir benim nazarımda. Sanat ürünü kendini tekrar etmez düşüncesindeyim…

IMG_5099 (1536 x 1152) IMG_5100 (1536 x 1152)

Ertesi gün erkenden kalkıp müzeleri dolaştık… Büyük kapalı çarşıya girdik… Ahmet ile paralel olmayan nadir düşüncelerimizden birisi ortaya çıktı. Müzeler benim hiç ilgimi çekmiyor. Bunun nedenini düşündüm bolca, şöyle bir sonuca vardım; medeniyet ve onun yarattığı emek sömürüsü, yani onlarca fakir insanın iş gücü ile yapılmış büyük saraylar ve benzeri yapıtları görmek canımı çok sıkıyor.  Yine de Ahmet’e eşlik etmek istedim.

IMG_5120 (1536 x 1152)

Bu da benim sarayım 🙂
IMG_5172 (1536 x 1152)

Tahran’daki en büyük parklardan birine gidip orda güzel bir öğlen uykusu çektik, akşam İsfahan trenimiz var…

IMG_5183 (1536 x 1152)

Bir de küçük bir vidyo çektim;

Ahmet ile Tahran’da bir park

Bu arada, en çok fotografımın oldugu yol yazısı bu olsa gerek 🙂
IMG_5185 (1536 x 1152)

Hava kararmaya başlayınca, inceden fırının yolunu tuttuk. Ben ne zaman ekmek taşısam mutlaka ve mutlaka ekmeğin ucundan yerim biraz, huyum kurusun 🙂 Bunu fark eden Ahmet duruma el koydu ve o taşımaya başladı ekmeği 🙂 Tatlı paylaşımların ardı arkası kesilmedi.
IMG_5187 (1536 x 1152)
Ekmeğimizi, suyumuzu ve beyaz peynirimizi alıp Esfahan trenine biniyoruz 🙂
IMG_5195 (1536 x 1152)

Aslında yolda bir şeyler okumayı pek sevmem ama, Tagore’un Nalaka adlı eserini almıştım İstanbul’da bir sahaftan, nerden baksanız 40 yaşında… Çok keyifli oldu çok. Ahmetcim Nalaka ile haşır neşir olduğum anı yakalamış 🙂
IMG_5198 (1536 x 1152)

Ben bu kadar sık ve uzun tren yolculugu gerçekleştirmemiştim daha önce… Yavaş bir ritmin, vücudumda ve düşüncemde uyandırdığı dinginlik, gerçekten yeni bir duyguydu. Sevindim bolca. Ve artık Esfahan’dayız.
IMG_5199 (1536 x 1152)
Esfahan’da bir Saray-müze’den kareler;
IMG_5200 (1536 x 1152)IMG_5213 (1536 x 1152)

Esfahan’daki turist avcısı kapalı çarşı… (iyi ki turist değilmişiz yahu)
IMG_5228 (1536 x 1152) En büyük mescidin içine girip birazcık hissetmeye çalıştık, olanı, olmayanı…

IMG_5247 (1536 x 1152)

Özellikle Esfahan’daki otobüs duraklarında, insanları bisiklet kullanımına teşvik etmek amaçlı çeşitli tabelalar var. Bu trafikte nasıll olur bilmem ama, yine de göze ve kulağa iyi geliyor bu durum.

IMG_5258 (1536 x 1152) Esfahan’ın başlıca sembollerinden birisi Siosepol Köprüsü. 33 tane sütunun taşıdığı köprünün yaşı yaklaşık 400 olması lazım. Köprünün altından girip üstünden çıktık, aslında güzel-estetikbir yapı ama, üstünden geçerken, o bölgenin haşere gençliği yol kesebilecek bir konumda karşılayabilirler sizi.

IMG_5260 (1536 x 1152) IMG_5265 (1536 x 1152)

Esfahan’dan Şiraz’a tren yokmuş, bu yüzden otobüs ile gitmeye karar verdik. Gece Esfahan’dan kalkan otobüs, sabah saatlerinde Şiraz’a ulaştı. Oldukça güneye inmiş olduk, epey güneşlendik, elbette istemeyerek… Neyse, Persepolis adında, Pers imparatorluğunun merkezi olan tarihi yere geldik. Ben Persepolis’in animasyon filmini çok ama çok etkileyici bulmuştum. Mutlaka izlemelisiniz bu arada.

IMG_5273 (1536 x 1152) Epey etkileyici bir yapı; güç, gösteriş, hırrrrrs… İnsan oğlunda ne kadar hastalıklı ruh hali varsa, hepsi mevcut!!! Yapıdaki kabartmalar şahane fakat hep bir şaşa, hep kralı öven saçma hareketler! Neymiş efendim, Pers kralına Hindistan’dan, Mısır’dan filan falan geyikler, sütler – etler – balıklar hediye ediliyor kabartmalarda… Kaslı kaslı aslan figürleri… Göreceli bir cazibesi var, benim midemi bulandıran bir cazibe… Tabiki görmek iyi oldu, bunun için Ahmetcim’e teşekkürü borç bilirim. O olmasa, asla merak edip gelmezdim. Görüp hissettiğim şeylerden anlam çıkarmak daha dogru gelmiştir hep.

 

IMG_5278 (1536 x 1152) Şiraz’da bir park bulup uzandık biraz, bir süre sonra bizi dehlediler parktan… Öyle, birkaç kelime ile anlatmakla olmaz, karşılaştıgımızda sorarsanız keyifle anlatırım size 🙂 Neyse, önce Tahran’a oradan da Tebriz’e geçecegiz. Trenimizi bekliyoruz. Bu arada, İran’da Celali takvim kullanılıyor 🙂 Yani İran’dakiler 1393 yılındalar…
IMG_5325 (1536 x 1152) Tahran’a ulaştık, akşama kadar vaktimiz var. Çıkıp biraz adımlayalım dedik, metroya bindik. Buradaki metrolarda kadınlar için ayrı bir vagon var. İran’da öyle alalade fotograf çekemiyorsun. Bu yüzden zor şartlarda gizlice çekilmiş bir fotografı paylaşacagım sizlerle;
IMG_5332 (1536 x 1152) Özellikle Tahran’da bolca karşılaşılaşılan duvar dedeleri;
IMG_5333 (1536 x 1152) Soluk birer sandviç bulup, bir parkın köşesinde yemeye çalıştık… Malum buradaki insanların, aç insanların halini anlama ayı… Diger 11 ay sınırsız yiyecek! 11 ayda kim takar aç insanları !!

Tahran – Tebriz trenindeyiz ve güzel dostum Ahmet, vagonun bir köşesinden aşırdığı tabela ile kompartmana girer 🙂
IMG_5344 (1536 x 1152) Saatler sonra Tebriz’deyiz… Mehdi’nin yedek anahtarı bende, çıkartıveriyoruz anahtarı, giriyoruz dost evinden içeri… Akşam bolca muhabbet ettik. Yolculugumuzun detaylarını anlatıyoruz, çaylar içiliyor… Ertesi gün, Ahmet bisikleti ile Ermenistan’a dogru devam edecek, ben ise otobüs ile Türkiye sınırına doğru yol alacağım. Sabah hazırlanıyoruz birlikte ;
IMG_5415 (1536 x 1152)Ben santuru kutusuna koyup kaldıramıyorum bir tarafa, çok sevdim yahu 🙂
IMG_5417 (1536 x 1152) Ve İran yolculuğundan son fotograf… Ama… Benim bakmaya doyamadığım bir fotograf… Yıllar önce tanıştığım, bin türlü mevzuyu bin türlü tebessümle sonlandırdığım, yürekli dostum, uzun yol bisikletçisi ustam Ahmet Mumcu ile tam tadında, rengarenk bir yolculuk yaptım. Zil takıp oynayasım var, nasıl olsa Ahmet alır eline bağlamasını, ‘yar sevmiş yar üstüme, yar sevmiş yar üstüne, varsın sevsiiiiiin neyleyim’ diye başlar türküye 🙂 Fena güzeldi fena… Yine yapalım Ahmetcim yine yapalım güzel dostum…
IMG_5420 (1536 x 1152)



Bir Çift Güvercinin Kanat Yakınlığı için yorumlar kapalı
1
Ağu

Bir Çift Güvercinin Kanat Yakınlığı

İllaki zor başladı… Yani hangi dünya uygundur paralel ruh hallerinin adımlayışı için? Düştük yola nihayetinde.

Yıllardır kovaladığım için yakalayamadığım ezgi, kuvvetle davet etti beni ve bizi, bu geçmişini sevdiğim coğrafyaya. Aslında bölgesel olarak, mühendislikiii belgelere gerek yoktu bir ülkeyi yahut bölgeyi tatmak için.

Bilen bilir, bizim Urim Babamız var İzmirde. Herkese yeterinden fazla sevgi sunmak arzusundaki o büyük adam. İşte Urim Baba’nın akrabaları varmış Kosova Prizen’de yolculuktan önce haber etmiştik, o da, güzel yaşasın, yiğenine bizden bahsetmiş ve tembihlemiş ‘dostum ve kız arkadaşı Kosova’ya geliyor’ diye.

Neyse, trakya bölgesinin ve binlerce hayatın üzerinden geçip ulaştık  Kosova’nın başkenti Prishtina’ya. Havaalanında, yeni bir kuşun heyecanını gözledim. İlk kez yurtdışına çıkan sevgili sevgilim pasaportunu Kosova polisine uzatırken yüzünde yeni cografyaların özlemi beliriyordu resmen…

Havaalanında bizi dörtgözle bekleyen, yigen Luan, bizi görünce hemen el-kol yapıp bizi yanına çağırdı. Sonra yerleştirdi güzel arabasına, sürdü Prizen’e. Yaklaşık 1 saat süren yolculukta yemeklerden siyasete, arabalardan evlere, farklı konularda konuştuk bolca.

Prizen’de ucuza konaklayacak bir otel bulup yerleşrik… Şehri keşfe çıkacağız. Hali hazırda, hazır olan hatuna ‘hazırlan hatun’ nidaları ile telkin verdikten sonra adımlamaya başladık yeni coğrafyayı…

1Su hayat mıdır? Yoksa halii hazırdaki hayatı taşırmı berrak sıırtında bilemedim… Ama Prizen’e yakışmış bence. Dolaştık etik neyse, anlamaya ve düşünce ile yoğurmaya başladık buraları. Ertesi gün gayet az olan pıl ve pırtımız ile yakınlardaki kamp yerlerine yürüdük, serdik serilesi şeylerimizi…
4

Herhangi bir yere benzetemedim buraları, kendine has yakıştırmalar yaptım. Zaten, insan yahut mekan, ancak kıyaslanma olmadıgı zaman özgür kalır değil mi? Gayet sağlıklı geçen gecemizde tek noksanlık, köpek sevmeyen yerliler ve yabancıların çadırının yanında şişe kırmayı kendine görev edinmiş vitamini eksik büyüyen ergenler.

Şehri adımlayadurduk, sırtımızda yoldaşlar ile… Sonra Luan ile telefonlaştık ve buluştuk. Bizi ailesi ile tanıştırdı. Urim Baba’nın halasının bahçesinde güller oldugunu duyardım Urim Baba’nın gözlerinden zaman zaman, fakat koklayacagım hiç aklıma gelmezdi. Zümrüt Hala, yaşamış, yaşadıkça şekerlenmiş, o bulunmaz tarih taşlarından… Muhabbet sırasında söylediği ‘zenaat ekmeksiz komaz’ sözünü sindirememişken, Gökçe’ye dönüp ‘Evli misiniz, nişanlı mısınız bilmem ama…’ diyip yerinden kalkan Zümrüt hala, avucuna çizgi gibi yakışan el işlemesi kırmızı bir mendili Gökçe’ye verdi… Bilemedik ne yapacagımızı… Sustuk, gülümsedik yalnızca ve illaki mutluluklardan çelenkler sunuluyordu kalp kapakçıklarımıza.

3

Zümrüt Hala’nın güllerini koklayıp vedalaştık kendisiyle… Çok yaşa Zümrüt Hala… Zümrüt Hala’dan sonra bize lezzetsiz gelen güzel Prizen sokaklarına döndük…

 

2

Haliyle yine kapalı bir mekan arayışına girdik. Buradaki en ucuz otel 25 Euro. Fakat Köfte servis 1,2 Euro aklınızda bulunsun. Otelde sabah oldu, suratımda bir yanlışlık ibaresi ile penceremden geçmesini düşledigim kuşlara ekmek doğradım. Sonra dönüp Gökçe’ye ‘haydi hatunumcum, kuşan da çıkalım yeniden yola, Makedonya’ya’ dedim… Her daim mutluluğumu istiyen bu inanılmaz dişi, mutlulukran havalara uçtu ve nihayetinde otostop felsefesinin gerekliliklerine uyarak düştük yol kenarına…

Yol kadına yakıştı, kadın yola yakıştı, bana izleyip yaşaması düştü 🙂
6

Birkaç vasıta ve bolca muhabbet ile Makedonya’nın başkenti Üsküp’e ulaştık. Ulaştık ulaşmasına ama… Tahminlerimizden büyük, tahminlerimizden sessiz, tahminlerimizden daha tinerli bir şehirimiş Üsküp. Düşündükçe yürüdük, yürüdükçe sevmedik Makedonya’yı… Belki yalnlış yerindeydik, belki de kim bilir, en doğru yerinde… Çok zenginler ile çok fakirler arasında, bir zengin ile dilenci arasındaki farkın tamamı var, yani bir boy mesafesi. Haliyle ikimizi de rencide etti, Üsküp’teki zengin ve fakir sayısının ısrarla eşit olması. Bir de o kocaman heykeller… Sürekli bir güç ve zayıf ego işareti olan sanat eserleri…

Acilen terk etme kararı aldık hayllerimizden uzak olan bu ülkeyi… Şahsi görüşümüz, kimse kusura bakmasın.

Akşam Arnavutluğa bir otobüs bileti bulup, otobüs saatimizi beklemeye başladık. Akşam başlayan yolculugumuz, sabahın ereken saatlerinde Arnavutluğun başkenti Tiran’da son buldu. Üsküp’e oranla daha sakin ve kavgasız bir şehir Tiran. Biraz dinlenip şehri adımlamaya başladık.
8 Bu şehirde en çok hoşuma giden şeylerden bir tanesi, sıkça rastladığımız küçük kütüphane-kitapçı büfeleri. Şahsen gözlerime inanamadım bir süre…
7

Tiran’da geçirdiğimiz güzel günün ardından, ertesi gün bu bölgenin, ezgisel anlamda tahmin ettigimizden dar olduğu konusunda hem fikir olduk. Bu arada kendimle ilgili bazı noktalarda daha keskin sonuçlara ulaştım. Örnegin, beni farklı cografyalarda, oradan oraya dolaşrıtan ahengin çoğu ezgi imiş. Bu konuyu Balkanlardaki sessizlik sayesinde teyit etmiş oldum. Bir de, eş olsun, dost olsun, her yolculuğun rengi başka… Yani güzellik nasıl soyut ve göreceli bir kavram ise, yol da öyle. Her yolculuk başka şarkı. Kıyaslama yapmaksızın düşülmeli yola. İlk defa iki kişiden yapılmış bir ‘biz’ ile yol gidiyorum. Yavaş ama yakın, Türkçe ama evrensel ruh hallerinde adımlıyordum bu sefer.
9 Bize en yakın ritimde olan şehir Prizen’e yani Kosova’nın o çok boyutlu  şehrine doğruyola koyulduk tekrar. Her ülkede 5 gün kalmak gibi bir plan yapmıştım, bazı ülkelere 5 saatin bile fazla olduğunu anlayınca, hata yaptığımı kanıtladım kendime. Bir plandaki en güzel taraf, o planın sekteye uğrayıp, evrenin bana şunu söylemesidir ‘plan yapma arkadaş! yaşa!!!’ demesidir.

Manzara kadına, kadın manzaraya yakıştı… Bana izlemesi ve yaşaması düştü 🙂
10 Tiran’dan bindiğimiz Prizen otobüsü bir cömertlik yapıp, bizi biraz daha uzağa Prishtina’ya kadar götürdü. Memnun olduk bu doğaçlama uzatmaya. Prishtina Kosova’nın başkenti. Hemen hemen bütün başkentlerdeki kasvet ve ‘temizlik’ burada da var.

Bir de çok zengin ve çok fakirler… Bu bölgedeki en çok dilenciyi Prishtina’da gördük. Fakat bir tanesi vardı ki! Kavgasız ama umutsuzluk ile öfkenin hüküm sürdüğü gözleriyle bizi men etti bir an için, neşeden!
11 Betonu ev edinmiş yukardaki dilencinin üzerimize binen kasvetinden sıyrılmaya çalıştık bolca. Üç ülkede, sokakları adım adım gezdik, tek sokak müzisyeni göremedik diye hayıflanırken… Ezgi yakaladı bizi nihayet. Ama nihayet!
12 Klarnet ve akordeon sesleri ile bizi büyüleyen arkadaşların isimleri Patrik ve Remazno. Tiranlı iki Çingene/Roman (aslında Çingene kelimesini çok severim ama bazı insanlar ‘Çingene’ kelimesinin aşağlayıcı olduğunu söylüyorlar. Halbuki Çingenelerin/Romanların dünyaya yayılış hikayelerinden bir tanesi şöyledir; Hindistan dolaylarında Çin ve Gen isimli iki kişi varmış, biri erkek biri kadın. Birbirlerine tutkunlarmış. Fakat akrabalarmış ve bir süre sonra yaşadıkları kabile/topluluk bu ilişkiden rahatsız olmuş. Çin ve Gen’i topraklarından kovmuşlar. Çin ve Gen tutuşmuşlar el ele, oradan ayrılırken, onlara ve illaki aşka inanan insanlarda bu çiftin arkasından düşmüşler yollara… Her hikayenin olduğu gibi, bu hikayeninde sahte olma ihtimali var. Fakat kim takar, ben bu enfes hikayeye inanmak istiyorum 🙂 )

Ben Petrik ve Remazno’yu 65 model Pentax’ımla fotograflarken, kelle-felli denebilecek bir adam yanıma geldi ve heyecan ile beni seyretmeye başladı. Fotograf çekimim bittikten sonra, objektifimin Rus yapımı mı yoksa Ukraina yapımımı olduğunu sorup, makineminde çok özel bir makine olduğunu söyledi… Fotograf sanatına gerçek anlamda ilgi duyan insanlarla karşılaşmak ne hoş… Türkiyede yaklaşık 50 yaşında filmli bir makineyle yolculuğa çıkmanın delilik olduğunu düşünen birçok ‘kayıt alma meraklısı’ arkadasın cılız seslerini kıstı bu amca 🙂
13 Ruhumuzu eşsiz ritimlerle besleyip, ince ince ve olabildigince acelesiz Prizen’e dogru yola çıktık. Prizen’e ulaştıktan sonra, düşündüğümüz dönüş tarihinden daha erken dönmeye karar verdik. Bir coğrafyada ezgi azalmış ise, o coğrafyadaki ruhlar beslenememekten zayıf düşmüştür demektir. Dönüş biletlerimizi aldık, ertesi gün dönüyoruz İstanbul’a… Malum paylaşım sitesindeki dostlarımın mesajlarını cevaplamak için internete girip mail ve mesajları kontrol ediyordum ki güzel dostum Ahmet Mumcu’nun elinde baglaması ile bir fotografını gördüm. Mesaj gönderdim, dedim ki; ‘Ahmetcim İran’a gireceksen bana haber ver!’ Bu soruyu sormamdaki maksat, Tebriz’deki dostlarımda konakmala konusunda yardım edebilecekleri düşüncesiydi. Ahmetcim öyle bir cümle kurdu ki, resmen onurlandırdı beni ; ‘Feyyazcım sen geleceksen girerim Tebrize. Yarin yola cikiyorum 3 gun sonra İrandayim’ Hemen kafamda yıldızlar uçuşmaya başladı. Ve sevgiliye mesajı gösterip, ‘hatun ben bi uzanıp gelsem mi?’ dedim. Zira Ramazan ayında İran’da bir kadının adımlaması gereksiz bir risk olacaktı. ‘Yapmalısın sevgili!!!’ cevabı ile beni şaşırtmayan Cihanların Aziz Meyvası beni bir kez daha mutlu etti… Yeni bir heyecan ile, Ahmetcim’e Tebriz’de buluşacağımızı söyledim ve yepyeni bir heyecan ile dolmasını izledim ruhumun…

Balkan yolcuuğu, ezgisizlikten ve kapitalizmin bu bölgede kat ettiği gelişmenin boyutundan ötürü, düşümdeki gibi sürmedi… Fakat b-aşka açıdan tam düşlediğim gibiydi… Dünyanın tüm coğrafyalarında, kapitalizmin yahut ezgisizliğin katledemeyeceği tek umudun fotografı ile bitiriyorum bu anlatımı…

14

Gri Temizlik için yorumlar kapalı
1
Nis

Gri Temizlik

Dost ve aile ile ilgili savaşlar kazanmaya çalışıyorum son birkaç aydır… ‘Büyükşehir’ yani büyük bok çukurlarından birisi olan Mersin’de nefes almaya çalışıyorum bu yüzden.

Insan kendisini bir anlığına şehrin ritmine bıraksın yeter, çirkinliklerden çirkinlik peydahlayıp atıyor önüme piçini, medeniyet! Her kalp atışımda, bu bok çukurunda sanat icra edememenin zehri pompalanıyor damarlarıma… Medeniyet kucağına çağırıyor beni.

Medeniyet mahsülü, ‘klavye jenarosyonu’ insanlarının garip çelişkileri, sürekli bir kusma hali gibi yeniden ve yeniden klozete sokuyor, kendi kafasını.
Annemlerin evi bir sitede, komşu kızları var bir tane, iyi mi iyi bir kız. Sınavı var bu ayın ortasında, ona çalışıyor. Ben, daktilomun sesinden ürküyorum, ‘rahatsız eder mi aceba?’ diye soruyorum kendime. Bu sırada, demirli penceremden bir görünen bir manzara, hızla yerimden fırlatıyor beni

-‘’Ne oluyor abicim, bak bahar gelmiş, neden söküp atıyorsun bu sarı güzellikleri?’’ diyorum,
-‘’Temizlik kardeşim.’’ Diyor, hemen devam ediyor bilmem kaç beygirlik iş makinesiyle, toprağı çiçeğinden etmeye…
Medeniyet ve sahip olma tutkusu, kafamın üstünden geçiyor bir iş makinesiyle, beceriyor tüm rengahenk düşünce taşkınlıklarımı.
Her şeyime dokunur, ruhuma dokunamaz medeniyet! Fakat yeter bu kadar özveri! Ne hali varsa görsün bok sever insanlar, umurumda bile değil artık!

Ve siz beni okuyanlar, tutup neden sizle paylaşıyorum bilmiyorum hissettiklerimi? Yani kaçınız bu yaşanmışlığın hikayesini dinledikten sonra ‘baharda yalın ayak yürüyeceksiniz’ ki? Siz ki, çoğunuz, klavye ve ekran seviyorsunuz! Merak etmeyin! Bir savaş açtım size! Yeni kitaplar yazıp, en güzel ağaçların en kıymetli dallarına asıyorum. Denizi gören bir ev tesellisinde olan insandan farklı değil, beni internet üzerinden takip etmeniz…

Sadece bir Ahmet Kaya şarkısı dinleyip, bir an önce yüksek rakımlardaki soluğa kavuşacağım. Ha bu arada, beni izleyip harekete geçmiyorsanız, hiç yormayın gözlerinizi, gidin tenise ya da fotoğrafçılığa yazılın, eğlenirsiniz bolca, siktir edin yoğunluğuyla yaşamayı!

Sizi seviyorum, sırf insan olduğunuz için…

Feyyaz Alaçam – 01 Nisan 2014