Yazar Arşivi

0
6
Mar

Şavaş Şakşakçıları

”SÜNGÜ
Kardeş payı
yapmak için mi
uzattın süngünü
elimdeki
elmaya”

Sunay AKIN

Savaş severlere küfür gibi şiirler bağırmak istiyorum… Savaş kime ne getirir? İnsanın ırk piyasasına göre, gideri kaç dolardır? Bazı ülkelerin zenginleştirilmesi, bazı ülkelerin fakirleştirilmesi, ego zayıflığından vicdanı bir deri bir kemik kalmış liderlerin, insanların hürriyetlerini bir bez parçasına sıkıştırma çabaları…

Savaş yanlısı olanlardan tiksinmek bana hiç anormal gelmedi. Fakat, savaş ile sömürülecek ve acı çekecek ülkede yaşayan insanların ırkları yüzünden savaş karşıtı olanlardan daha çok tiksindiğimi fark ettim bu sabah !

fernando1

Yok ”Kırım’da şu kadar Türk yaşıyor, yok Kırım’da bu kadar müslüman yaşıyor. Bu yüzden Kırım savaşına karşıyız, oradaki kardaşlarımıza allah kuvvet versin” falan filan… İşte böyle yamuk, faşist, ırkçı, insanı ve evreni hiç hayal etmemiş, sadece biyolojik yaşamlar süren insancıklar yüzünden dünya ‘yaşanacak yer’ olma vasfını yitiriyor.

Savaşın, insan öldürmenin ırkı – dini olmaz ! Tanrı, bir ırkı başka bir ırktan daha çok sevebilir mi? Tanrı, coğrafya yüzünden farklı dinlere mensup olan insanları daha az seviyor ise, o tanrı acilen alsın canımı ! Bu çirkinliğe seyirci kalmak için yaşamak ise yaşamak, ölüm ahlaklı bir mevkidir.

fernando3

Kocaman göbekleri ile, ‘Kırım’da Türkler yaşıyor orada savaş çıkmasın’ diyen tüm ırkçı siyasetçilere, herhangi bir sebep ile, bir ırkı ve/veya dini yüceltmek için, insan öldürmeyi doğru bulan bütün yobaz ve softaların üzerine ‘şiir açıyorum’ hepsinin vicdansızlığını toprağa gömmek için !

Feyyaz Alaçam – 06 Mart 2014 (fotoğraflar alıntıdır)

 

TAŞTAN ASKER

İlk oyuncak neydi?
Kilden mi yapılmıştı, sazlardan mı?

-Taştan bir asker yaptım
kurtarsın diye babamı,
sonra boyadım onu
yağmurla.

Ülkü Tamer

______________________________

 

YENİ ER

Savaş çıkmıştı
Orduya aldılar onu
Tüfek verdiler
Mermi verdiler
Süngü verdiler
Bomba verdiler
Gaz maskesi verdiler
Tanımadığı adını bilmediği
Bütün gereçleri verdiler
Dağ başında gözcüydü o
Aşağıda ırmak sanki bir gelin-
Sanki bir kuş – yeryüzünde akan bir kuş
Orman koyu yeşil – yeşil – açık yeşil
Sanki bilgeler arası çağsal toplantı
Ki mavi söylencelere benzemektedir
Yarısı görünen göl
İşte başaklar sallana sallana
Sürezi yenilemekte evrensel bir devinim
Hepsi bir severlik içinde sessiz
Ötelere ulaşmaktadırlar kendi varlıklarından
Baktı yeni er üstüne başına mırıldandı:
Peki niye
Bunca güzelliklere karşı
Böylesine çirkin giyinmek

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Herkesin Doğusunda için yorumlar kapalı
28
Oca

Herkesin Doğusunda

Herkesin Doğusunda 40 Çocuk ve Bayraksız Ezgiler

Vay be…
Şimdi düşündüm de, tam 1 yıl olmuş…

İnsan ‘yol’ diye tanımlarsa bir inancı, çocukların suratına baktığı anda 5-10 ülke daha ‘gitmiş’ oluyor. Hele bu çocuklar, evrene ezgi sunmak için, bir yatılı okulun konferans salonunda titreyerek şarkı ezberlemeye çalışıyorlarsa ve bu okul, herkesin doğusunda olan Bitlis’in Güroymak (Norşin) ilçesindeyse…

Boyundan büyük, neredeyse kalbi kadar inancı olan bir müzisyen Yunus Dabakoğlu. Bir sofrada tanıştık, projeyi anlattı, ‘elimden ne gelirse, seve seve’ gibi cümleler duyuldu sofradan. Sonra bir bakmışım, elimde 10 yıllık bir fotoğraf makinesi ile, şimdiye kadar pek aşina olmadığım bir dilin çok konuşulduğu bir coğrafyada, 1.5 metrelik beyaz örtüyü yara yara adımlıyorum…

Güroymak ilçesinin köy okullarından seçilen çocuklar, bir binada buluşturuldu. Ve projeye destek veren birkaç insan, hizaya geçti çocukların karşısında. Ben elimde fotograf makinem, tüylerim diken diken izliyordum ‘ezgiyi’…

Sonra, 40 çocuk, ellerini koydular kalplerine ve ezgi adına söz verdiler, ‘dünyayı daha güzel bir yer haline’ getireceklerine.

IMGP0216-Masaüstü-Çözünürlüğü-600x355

17 dilde şarkı seçilmesi gerekiyordu, çocuklar kadar temiz ve şenlikli olması lazımdı şarkıların… Güroymak’taki resmi makamlardan, dostum Elena Damiani’ye kadar, birçok kişi, kirsiz şarkı bulmak için çaba sarf etti ve sonra repertuarımız ortaya çıktı. Herkes, enerjisi ve tutkusu yettiği ölçüde, kattı emeğini bu paylaşıma…

Geldi geçti kış, bir bahardır başladı bu soğuk yerde. Herkes kanter içindeydi çalışmalar sonlandığında. Fakat, haklı yorgunluğumuzun bizi ne kadar mutlu ettiğini anlamamız çok vakit almadı. Projeye dahil olan herkesin yüzü gülmekte. Turnemiz planlandı, başladı; çocuklardan yayılan evrensel ezgilerle doldu yol.

Kendimi konserlerde, hem fotoğraf çekip, hem vidyo kaydı alıp, aynı zamanda takip ışığını kullanırken gördüğümde anladım ki, insan, her şeyini sunabiliyor gerçek bir güzellik uğruna…

Sadece konserler bitti şu vakit… Başlayan şeyleri saymakla bitiremem…
Şef Yunus Dabakoğlu, oldu mu size ‘Yunus dost’, Doğu, güzel çehresini hala okşatmakta bana, sarı mavi…

Şuan Norşin’deyim, çocuklarımı görmeye, kuvvetlenmeye geldim… Dışarda yağıyor, yağması gereken ne varsa. İçerde, süssüz, ressam bir kadın gibi resim yapıyor sevgi… Kulağımda hep, bir piyanistin ‘ortanca yağmur’ ezgileri…

Dışarısı bakıyor, sıcak içeriye… El ediyor ezgi, ‘dokun bana yağmur’ diyor, bak ayaklarım bembeyaz…

Feyyaz Alaçam – 28 Ocak 2014



0
7
Oca

Bir Kizilderili, Bir Ogreti

İKİ SİMGE

Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

– “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”

– “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

– “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

– “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

– “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

 

Ne DuYMaK iSTeRSeN

Bir gün New York’ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar. Gruptan biri kızılderilidir yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçilerin, araçlarının çıkardığı gürültü ve araçların korna sesleri arasında ilerlerken

Kızılderili kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyler ve aranmaya başlar arkadaşları bu gürültüde arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler.

Aralarından bir tanesi inanmasada onunla birlikte aramaya devam eder.

Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür, arkadaşı da arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı Kızılderiliye “Senin insanüstü güçlerin var! Bu sesi nasıl duydun ?” diye sorar.

Kızılderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar. Bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar Kızılderili arkadaşına dönerek; “Gördün mü? Önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdır.

Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin…” der.

 

KIZILDERİLİ’NİN DOĞA ANLAYIŞI

1871 yılında doğan “Tatanga Mani” ya da Yürüyen Boğa adlı, yaşamı boyunca doğayı anlamaya çalışan Stoney kızılderilisi, yaşlılığında Kanada hükümeti tarafından Kızılderili halkının temsilcisi olarak bir dünya turuna çıkarılır. 87 yaşında, Londra’da yaptığı bir konuşmada, Kızılderililerin Yüce Ruh’la ve onun yarattığı doğa ile olan ilişkisini şu şekilde dile getirir:

“Biliyorsunuz, dağlar her zaman taş binalardan daha güzeldir. Şehirde yaşamak, yapay bir varoluştur. Orada birçok insan, ayaklarının altında gerçek toprağı hiç hissedemiyor, saksıdakiler dışında bitkilerin büyüyüşünü göremiyor ya da caddelerin ışıklarından geceleyin yıldızlarla süslenen büyüleyici gökyüzünü görebilecek kadar uzaklaşamıyor. İnsanlar Yüce Ruh’un yarattığı sahnelerden uzakta yaşadığında, onun kanunlarını da kolayca unutuyorlar.

Biz her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Yüce Ruh’la iyi geçiniyorduk. Siz beyazlar bizim vahşi olduğumuzu sandınız. Bizim dostlarımızı anlamadınız, anlamaya çalışmadınız. Biz güneşe, aya ya da rüzgara övgüler düzerken, siz bizim putlara taptığımızı söylediniz. Hiç anlamadan, yalnızca bizim tapınma şeklimiz sizinkinden farklı diye, bizi kayıp ruhlar olarak nitelediniz.

Biz Yüce Ruh’un eserlerini her şeyde görürdük, güneşte, ayda, ağaçlarda, rüzgârda ve dağlarda. Bazen bunlar aracılığıyla ona yaklaşırdık. Bu çok mu kötüydü? Bence biz Yüce Varlığa, bize putperest diyen beyazların çoğundan daha güçlü bir imanla, gerçek bir inançla bağlıyız. Doğaya ve doğanın yöneticisine yakın yaşayan Kızılderililer karanlıkta değildir.

Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet, konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar, kulak verirseniz sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun, beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler, bu yüzden doğadaki başka sesleri dinleyeceklerini de hiç sanmıyorum. Oysa ben ağaçlardan çok şey öğrendim, bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce ruh hakkında.

 

Beni ilgilendirmiyor !

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor.
Neyi özlediğini,
Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor.
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için
Bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek  istiyorum.

Ay’ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor.
Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığın, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek stiyorum..

Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor.
Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum.
Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.
Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını;
Bir gölün kenarında durup gümüş Ay’a “EVET!” diye bağırıp  bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğun beni ilgilendirmiyor.
Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan,
çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum.
Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor.
Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor.
Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını, ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer
(Kanadalı Bir Kızılderili)

 

KIZILDERİLİ DUASI

O’ GREAT SPIRIT,
Whose voice I hear in the winds,
And whose breath gives life to all the world,hear me! I am small and weak, I need your strenght and wisdom.

O’ Yüce Ruh,
Sesini Rüzgarlarda Duyduğum,
Ve nefesi tüm dünyaya can veren, duy beni! Küçük ve zayıfım, gücüne ve bilgeliğine ihtiyacım var.

Let Me Walk In Beauty, and make my eyes ever behold the red and purple sunset.

Bırak güzellikler arasında yürüyeyim, gözlerim kırmızı mor günbatımını hep görebilsin.

Make My Hands respect the things you have made and my ears sharp to hear your voice.

Ellerim yaptığın işlere saygılı olsun ve kulaklarım senin sesini duyabilecek kadar keskin.

Make Me Wise so that I may understand the things that you have taught my people.

İnsanlarıma öğrettiklerini anlayabilmem için beni akıllı kıl

Let Me Learn the lessons you have hidden in every leaf and rock.

Her taşa ve yaprağa sakladığın dersleri öğrenmeme izin ver.

I Seek Strenght, not to be greater than my brother, but to fight my greatest enemy-myself.

Güç arıyorum, kardeşimden üstün olmak için değil, en azılı düşmanım “kendim” ile savaşabilmek için.

Make Me Always Ready to come to you with clean hands and straight eyes.

Beni her zaman hazır tut, sana tertemiz eller ve sana odaklanmış gözlerle gelebilmem için.

So When Life Fades, as the fading sunset, my spirit may come to you without shame.

Böylelikle yaşam, batan güneş gibi sona erdiğinde, ruhum sana utanmadan gelebilsin.

Dur, dinle. Hep konuşursan hiç bir şey duyamazsın.

—-

 Feyyaz Alaçam – 07 Ocak 2014

Türkiye Turunu Anlatıyorum için yorumlar kapalı
6
Oca

Türkiye Turunu Anlatıyorum

Yaşasın Yaşam Bisikletle Türkiye Kıyıları Turu

Hayatı ıskalamayan herkese selam…

Ben Feyyaz Alaçam

2008 Yazında Türkiye-Gürcistan sınır kapısı olan Sarp sınır kapısından, yaşadığım il Mersin’e uzanan, uzun soluklu, içinde ‘’hayata dair’’ her şeyi barındıran bir bisiklet turu yaptım.’’Yaşasın Yaşam Bisikletle Türkiye Kıyıları Turu’’ . 19 Yaşında, 1 yıllık bir tecrübeyle, tek başına böyle bir turun ‘’yapılabilirliğinden’’ bahsetmek ve insanlara bir nebze de olsa cesaret vermek amacıyla böyle bir paylaşımın içerisinde yer almayı doğru buldum.

Öncelikle turun öncesinde ve sonrasında bana hep sorulan, bir süre sonra ’’artık’’ canımı sıkan ‘’Derdin ne?‘’ sorusunu cevaplayayım.

Derdim; kabuklarına çekilip ya da kendi deyimleriyle evlerinde oturup soğanlarını yiyip, yaşamı ‘’para kazanmak için insana verilen süre’’ sanan insanlara, ‘’marjinal bir örnek’’ sunmak.Ve bunu yaparken de yaşamın ‘’mutlu olmak için insana verilen süre’’ olduğunu göstermek.Herhangi bir ilin, herhangi bir ilçesinin, herhangi bir köyünde ki, bir insanın aklında ‘’mutlu muyum?’’ sorusunu bırakıp yoluma devam etmektir derdim… Buna toplumsal amaç da diyebilirsiniz.

Kişisel amacıma gelince,önce mutluluk, yolda olmanın verdiği eşsiz haz ve 1 dakika sonramı planlamadan, neler yaşayacağımı bilmeden, hiç bilmediğim görmediğim yerlerde yolda olmak, kendi kendime yarattığım bu alanda, hayatın anlamıyla ilgili gelişimimi sağlamak.

Birazda somut olaylardan bahsetmek gerekirse; 2008 yılının ilk aylarında rotamı çıkarttım, Türkiye’nin bütün kıyılarını dolaşacaktım.Aileme dostlarıma turumdan bahsedince sadece zor olacağından, kazadan beladan, tecrübesizliğimden bahsediyorlardı. Yani sadece kötü şeylerden…

Bu durum canımı sıkmaya başlayınca, hazırlıklarımı gizlice sürdürmeye karar verdim.Geçeceğim yerlerle ilgili birkaç araştırma yaptım.Biraz hesap kitap.Ve Mersin’deki bisiklet dostlarımdan Aydın hocamın bana, kelimenin tam anlamıyla gaz veren ‘‘hayallerimizi gerçekleştireceğin için senin yanındayız’’ sözüyle hazırlıklarımı yaptım.Ve 21 Haziran 2008 tarihinde 14:00 otobüsüyle Rize’ye, oradan Artvin’in Hopa ilçesine gittim.23 Haziran 2008 tarihinde Türkiye-Gürcistan sınır kapısı Sarp’tan macera dolu yolculuğuma başladım.Kayserili bir arkadaşım Sinop’a kadar beni yalnız bırakmadı.

Sinop’tan sonra yalnızdım.Dev gibi rampalar, ıslak ayakkabılar çoraplar, formalar… Rezillikler içinde, şahane, kendi içinde gösterişli çok büyük bir mutluluğun damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum.Şarkılar, türküler söyleyerek aşıyordum güzelim manzaralı rampaları.Malum batı Karadeniz’de çadır kurulacak pek alan yoktu.Bu yüzden çok çeşitli yerlerde konakladım, bir köy kahvesi bazen, bazen bir şantiye konteynırı.

Karasu ilçesinden Şile’ye gideceğime yanlışlıkla Sakarya’ya sapmıştım.Turdaki tek hatam bu oldu.6-7 güne bir yaptığım dinlenme günleri dışında, harika manzaralı kumsallarda yada benzinliklerde çadır kuruyordum, güvenlik açısından iyi oluyordu ayrıca benzinliklerin çoğunda duş alma imkanı buldum.Kıyı turu olduğundan duşa pek ihtiyacım olmuyordu açıkçası, bütün sahiller benimdi çünkü…

Turdaki en uzun günüm yanlışlıkla Sakarya’ya saptığım gündü.Sakarya –Kocaeli-İstanbul –Büyükçekmece sonrasında tam 11 saat 55 dakika bisiklet sürdüğümü ve bunun sonucunda tam 206 km yol yaptığımı fark ettim.O gün,20-21 gün sonra ilk kez bacağımda kasılmalar oldu.

Bu turda öğrendiklerime gelince;

Trabzon’da sabah kahvaltısını benimle paylaşan, şeker ağabeylerimi, Zonguldak’ta beni askere giden oğlundan ayırmayan, Yörük olduğum için kolları sıvayıp bana gözleme yapan Eren dostum ve annesini, yine Zonguldak’ta kanter içinde rampa çıkarken, beni öğle yemeğinde pişirdiği fasulye yemeğiyle dopingleyen, Türkan ablamı görünce ‘’Paylaşım’’ dedim.

Tekirdağ’da at arabası üzerinde müzik olmadan oynayan, koyu tenli tahminen 9-10 yaşlarında olan Romen çocuğu görünce ‘’Eğlence’’ dedim…

İzmir’de beni yola durdurup 2 gece müsafir ettikten sonra beni iyi dileklerle uğurlayan ablam diyebileceğim Aylin Koç’u ve yine İzmir’den Bodrum’a kadar bana kardeşlik yapan Bodrum’da beni paşalar gibi ağırlayan Özgü ve annesini görünce ‘’Dostluk’’ dedim.

Antalya’da elinde siyah incir dolu bir tabak olan ve beni turist sanıp ‘’hello’’ diyen, evine bir ekmek daha götürmek için saatlerce yol kenarında beklemek zorunda olan ancak bundan mutluluk duyan güler yüzlü, temiz çakır gözlü küçük kızı görünce ‘’Mutluluk’’ dedim.

Ve 48 gün boyunca her gün beni arayıp, sağlığımı soran, yarın için yol durumunu anlatan, desteğini, sevgisini bir an için eksik etmeyen, kendisi de bir doğa bisikletçisi olan Serkan Taşdelen’i görünce ‘’İnsana Değer Vermek’’ dedim.

İşte bir tur, öncesi ve sonrası.Daha anlatılacak çok şey var ama ömür yetmez hissettiklerimi paylaşmaya.

Kaç km yaptın? Kaç gün sürdü? Diye merak edenler varsa söyleyeyim;

Toplam yol uzunluğu 3819 km

Toplam süre 48 gün, yaklaşık 300 saat

Turda geçtiğim iller, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Düzce, Sakarya, Kocaeli, İstanbul, Tekirdağ, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Aydın, Muğla, Antalya, MERSİN

Son söz olarak ‘’Hayatı Ertelemeyin’’.Adımı atın gerisini düşünmeyin, kim ne söylerse söylesin kendi doğrunuzdan vazgeçmeyin… Çünkü büyük şair Ataol Behramoğlu’nun da dediği gibi;

‘’Çünkü, ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…’’

Mutlukalın…

Feyyaz Alaçam – 06 Ocak 2014



Mavi Tomurcuk 2 için yorumlar kapalı
6
Oca

Mavi Tomurcuk 2

Bir Günlüğüne Solmak… (2009)

Kocaman bir günü, dört duvarlı o beton kafeslerden birinde, yani evimde, kendi isteğimle piç ettim.Hayata bir şey katmadım, sevmedim, sevilmedim… En az bir ölü kadar gereksizdim bugün…

Kendimi Mavi Tomurcuk gibi hissetmedim.Çünkü tomurcuğun su ve hava ihtiyacını karşıladıgında, bir renk cümbüşü, bir solukluk bir koku verir mutlaka.Peki ya ben? Kendine bile güzellik sunamamış, gülememiş koca bir et yıgını, hakediyor muyum Sevgiyi? Hak ediyor muyum yemeyi içmeyi? Yaşamak bu mu? Yoksa ölmek mi?

(İmam soracak ) – Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?
– Bilmezdik ! (diyeceksiniz siz)

Pencerelerimi, kapımı, çatımı, çatık kaşlarımı söküp atmalıyım.Ölümlerden ölüm değil, yaşamlardan yaşam beğenmeliyim.Ben insanım…

Yine de her şeye ragmen, hatta kendime ragmen, yarın sabah düştüğüm yerden kaldıracağım kendimi…

Affet beni Güneş…
Affet beni Deniz…
Affet beni Gökyüzü…

Bir daha olmayacak…
Sizi Seviyorum…

Feyyaz Alaçam – 06 Ocak 2014