Yazar Arşivi

0
15
Nis

Kızıl Ölümün Maskesi – Edgar Allen Poe

Paranın ölümsüzlük getirmeyeceği, ölümden kaçışın olmadığı temalı bir hikaye. Kızıl ölümden kaçmak için insan yapımı binalara saklanmış, burada günlerini gün eden insanların kızıl ölüme nasıl yakalandıkları anlatılıyor. Korkuturken düşündüren bir hikaye…

7 tane odadan bahsedilir mekan tasviri sırasında. Hepsi farklı renge boyanmıştır. 7 oda, 7 ölümcül günaha gönderme yapmak üzere hikayede bulunuyor olabilir, bilemiyorum tam.

Bir Edgar Allen Poe eseri olarak elbette gotik ögelerle dolu bu hikaye de. Ortaçağ ortamı var. Bu da aslında döneme göre aykırı bir şey. Çünkü o aralar sürekli “geçmişi bırak şimdiye bak” mesajı veren yazılar yazılmış. Taze Amerika’yı daha da güçlendirebilmek, ataları olan Avrupalılardan farklı olabilmek adına kendilerine özgü kültür oluşturma çabasında olduklarından Ortaçağ’a gönderme yaparak yazmış olması sıradışı. Aslında bir taraftan mutlu sonu olan bir hikaye olmadığı için korkunç olayları geçmişe bağlamak olarak da bakılabilir olaya. Yine de bahsedilecek, kurulacak kocaman bir şimdi var önünde. Kullanmayı tercih etmemiş Poe.

Bir de saatten bahsedilmezse olmaz bu hikaye söz konusuysa. Zamanın geçtiğinin, ölüme yaklaşıldığının habercisi bu saat. Bütün kaosun ortasında düzenli olan tek şey. Tik tak tik tak. Ve insanların saat çaldıkça müziği kesmeleri manidar, çünkü ölüm vakitleri geldiğinde de böyle hareketsiz, sessiz şeylere dönüşecekler.

H. Gizem Taş – 15 Nisan 2015

0
7
Nis

Kurduğum dünyada yaşamak zorundayım.

Kurduğum dünyada yaşamak zorundayım yoksa başkalarının kurduğu dünyalara dahil olmaktan başka şansım kalmayacak. Sonuçta bütün hayatlar kurmaca. Küçük kafalar. Kocaman dünyalar kuran minimini kafalar.

Kafaların içinde fır dönen gözler. Gözler gördükçe, burunlar kokladıkça işe koyulan beyinler. Neler neler kurarlar. Kurmaya bayılırlar. Hayaller, hedefler kurarlar. Delirmek isterler. Akıllanarak delirmeyi en çok isterler. Öyle kolay mı? Daha çok çalıştır beyni. Daha çok. ÇALIŞ! Birkaç insan duymuştum çok deli olduğunu iddia eden. Komik kafalılar sizi.

Ah siz de mi çok iyi bir insansınız? Ben de öyleyim. Az önce sordum, şuradaki bey de öyleymiş. Biz hepimiz çok iyiyiz. Kol kola girip kırlarda koşmak isteriz ama kırlar çok uzak. Asfaltta koşalım mı? Ama düşersek oramız buramız acır. Ben koşmam.

Kurduğum dünyada yaşamak zorundayım. Yoksa şu çocuklarla oynamaya başlarım yine ve çok sıkıldım o oyunlardan. Kendi oyunumu bulana kadar böyle değişik sıkılmalarla eğlenmeye karar verdim. Benim kurduğum dünya da böyle oluversin. Seninki çok mu farklı? Sen de başka türlü eğlendiriyorsun kendini.

Hep çamaşır suyundan böyle oluyor. Ne koyuyorlarsa içine. Aromalılar güzel kokuyor. Binaların içleri tertemiz oluyor onlarla. Hele aseton. En güzel koku onda. Pembe olanı süper.

Kafam çok dolu bu aralar. Karışamıyor bile. Ayrı ayrı her şeyin yeri. Herkesin yeri de öyle. Bir türlü karıştıramadım hepsini birbirine. Bir tek çamaşır suyuyla aseton arasında ilişki kurabiliyorum.

Temizlik yaptım biraz. 2011 ajandamı buldum. Bir sürü şeyle dolu. Büyük ihtimalle gidilememiş bir sürü şey. Artık yazmıyorum bile. Kendini tanımak güzel.

H. Gizem Taş – 7 Nisan 2015

0
20
Mar

Orman, Nar Ağacı ve Kuş

Bir anda ormanın upuzun ağaçları bitti ve bir ağaçsız arazide buldu kendini. Belki bir saattir koşuyordu ağaçların arasında. Nefes nefese etrafı kolaçan etti. Arkasında hep yeşil ve dev gibi çam ağaçları, önünde çamlara göre mini meyve ağaçları vardı. Olduğu yerde ise yeri kaplamış kısacık otlar ve çiçekler dışında hiçbir şey yoktu. Biraz uzaktan mevsimi geçmiş, ta tepelerinde tek tük kalan meyveleriyle bir sonraki mevsimi bekleyen, kurumaya yüz tutmuş meyve ağaçlarını dikizledi. Büyüsünler de meyve versinler diye iyi bakılan ağaçlardı bunlar belli ki. Sabit aralıklarla ve çok düzenli bir şekilde dikilmişlerdi oldukları yere. O yüzden de bahçenin bir kenarından bakıp öbür kenarını görebilirdi.

Biraz yaklaştı bahçeye. Kim bilir ne güzeldi bahçe meyveleri, yaprakları tazeyken… Şimdiyse kuş sesleri ve cırcır böceği bağırışları inletiyordu neredeyse kurumuş bahçeyi. Hemen yanındaki ağacın yarılmış meyvesini incelemeye koyuldu olduğu yerden. Hayatında ilk kez bir nar ağacı görüyordu. O sırada büyükçe bir kuş kuru dalları çıtırdatarak yerleşti ağacın tepesindeki meyvenin yanına. İlk defa bu kadar büyük bir kuşu bu kadar yakından görüyordu. Biraz korksa da çok heyecanlandırmıştı gördükleri.

Kuş bir iki kez cikledi. –Cikledi dediğime bakmayın. Büyükçe bir kuş nasıl ciklerse öyle cikledi.- Sonra gagasını büyük bir hızla nara geçirmeye başladı. Zaten çatlamış olan narın üzerinde daha da büyük yarıklar oluştu.

Bir an tedirgin oldu çocuk. Olduğu yerden hareket ederse kuşun dikkatini çekecekti. Hareket etmezse de kuş onu fark ettiğinde kaçmak için çok geç olacaktı. Sanki kuşun alanına izin almadan girmişti de kuş onu fark ederse bir güzel azarlayacak, belki de ormanın ortasına kadar kovalayacaktı. Kuş ondan hızlı uçabilir miydi acaba? Kesin uçardı. Kalbi hızla atmaya başladı.

Kuş ise çocuğun ne varlığından ne de kalp atışından haberdardı. Tek derdi narı gagalamaktı o sırada. Gözü hiçbir şey görmüyordu. Güneşin altında beklemekten kuruyup çatlamış ve sayısız tanesini ortaya dökmüş kıpkırmızı bir nar. Kuş gagasını vurdukça narın suyu damlıyordu yere. Kuş damlaları da umursamıyor, gagasını olanca hızıyla nara geçirmeye devam ediyordu.

Darbelere daha fazla dayanamayan nar attı kendini yere. Tam da kuşun alanına izinsiz giren korku dolu küçük çocuğun ayaklarının dibine. Paramparça oldu kabuğu. Taneleri her yere savruldu. O sırada çocuk, yere çok önce düşmüş bir sürü nar kabuğu parçaları gördü. Taneleri yok olup gitmişti. Kalbi daha da hızlı atmaya başladı minimini çocuğun. “Ah,” dedi, “annemden izin almadan gelmeyecektim buralara.” Bu saatten sonra ne fayda? Kuş nara yaptığı gibi gagalayacaktı çocuğun küçük gözlerini ve kör edecekti onu. Annesi kızsa mı habersiz gittiği için yoksa kendini mi suçlasa bilemeyecekti. Ne vardı sanki bu kadar uzaklaşacak!

Korkular içindeki minicik vücudu zangır zangır titrerken çaresizce bakıyordu kuşa. Kuş şimdi de tüylerini gagalamakla meşguldü. Deli miydi, neydi bu kuş allah aşkına!

Çok geçmeden sadece insanların delirebildiğini hatırladı ama zamanı değildi bunun. Yumruklarını sıktı. Farkında değildi ama bu süresiz zaman dilimini dişlerini de sıkarak geçirmişti. Hem korkudan hem de koştuğundan ter içinde kalmıştı. Belki de hava çok sıcaktı ama şimdi havanın da zamanı değildi. Alnından gözlerine giren ter gözlerini yakıyordu ve yanaklarından aşağı süzülüyordu. Ağlıyor muydu yoksa gerçekten ter miydi bu suların kaynağı kendi de karar veremedi.

Geldigi yöndeki dev ağaçlara dikti bu kez gözlerini. Bir anda tüm gücüyle koşmaya başladı gerisin geri. Arkasına hiç bakmadan atabildiği en uzun ve en hızlı adımlarla çıkıp gitti kuşun bahçesinden. Arkasına hiç bakmadığı için asla öğrenemedi o koşarken kuşun ne yaptığını.

Gizem Taş – 20 Mart 2015

0
9
Mar

Tacizin, tecavüzün sosyal çevresi yok!

Bundan ortalama 4 yıl önce beni taciz etmiş bir şahsın (erkek) bu gece bana Facebook üzerinden yazdığı özür mesajı:

taciz

Güya özür dilediği olaya gelecek olursak, ben kız ve kız arkadaşım o zamanlar uzun zamandır tanıdığım bu şahsın kız arkadaşının evine gitmiştik. Onun sevgilisi o zamanlar Amerika’daydı ama evi o akşam bulunduğumuz yere yakın olduğu için oraya gitmiştik.

Derken, benim sevgilim içerideki odaya geçip uyuyor. Ben de onun yanında uyumaya çalışıyorum. Yanımızdaki yatakta ise o zamanlar uzun zamandır arkadaşım olan başka bir erkek şahıs yatıyor. Oradan bitmek bilmez bir şekilde beni taciz ediyor. Yanına yatmaya çağırıyor iyi niyetliymişcesine. Bense sevgilim rahatsız olmasın diye anlamazlıktan gelip uyumaya çalıştığımı söylüyorum. Sonra kalkıp salona geçiyorum. Sonra bakıyorum olduğu yerde uyumuş.

Salonda yukarıdaki mesajı atan kişi var. Onunla içeride bir şey olmamış gibi muhabbet ediyoruz. Tam beni taciz eden kişi uyusun, ben içeri geçince uyanmasın diye bekliyorum. Derken, tacizden kaçıp yanına gittiğim arkadaşım alenen kalkan penisini bana dayıyor. Ben ne yapacağını bilmez halde yine fark etmemiş gibi yapıp sevgilimin yanına uyumaya gidiyorum. Sabah da bir şey yokmuş gibi evden çıkıp gidiyorum.

Kısa bir süre bir şey olmamış gibi davranıyorum. Sonra bu şahıslar çok masummuş gibi muhabbeti sürdürünce sen bana böyle böyle yaptın, daha da görüşmek istemiyorum seninle diyorum.

Zaman geçiyor, bu şahıs askere giderken pişmanlığını dile getirip görüşmek istediğini söylüyor. Görüşmeyeceğimi söylüyorum. Askerden dönünce buluşma isteği devam ediyor. Ta ki bir kaç hafta önce bir zamanlar çalıştığım bara girmek isteyip damsız (!) alınmadığında bana pişkin pişkin ‘beni buraya almadılar, aldırsana içeri’ mesajı atana kadar ve ben cevap vermeyene kadar ortada sorun yokmuş gibi davranması devam ediyor.

Ve Özgecan öldürülüyor, ülke çalkalanıyor. Bu herifin benden özür dileyeceği tutuyor. Başkalarının aksine unutamama hastalığı olduğunu söylüyor. Saçma sapan bir tavırla özür diliyor üstelik. Vicdanını rahatlatıyor kendince. Muhtemelen orda burda eşitlikçi fikirler savuruyor. Kadınları öldüren canileri kötülüyor. Hatta kim bilir yürüyüşlere katılıyor. Sloganlar atıp kadınları destekliyor (!).

Bu olay bana kalırsa bugünlerde yaşadığımız her şeyi özetliyor. Belki yüzde yüzü değil ama erkeklerin büyük bir kısmının bu olaylar karşısındaki tutumun içtenliğini, ahkam kesişlerinin altında yatan durumu yansıtıyor.

ITU’de okumuş, yüksek lisans yapmış, iyi maaşla çalışan, şahane sosyal çevresi olan bir insan bu. Demem o ki; olayları çevreyle, devletle, aileyle, azgınlıkla bir arada değerlendirenler bir otursun, düşünsün. Azıcık düşünmek bile yeter.

Gizem Taş – 9 Mart 2015

Kahraman Komşunun Acıklı Öyküsü için yorumlar kapalı
5
Şub

Kahraman Komşunun Acıklı Öyküsü

Omuzlar üstünde mezarlığa götürüyorlardı toprağın altına gömmek için. Bilmemkaç metrelik bir çukura yerleştirip hiçbir şey olmamış gibi toprakla örteceklerdi üstünü.

Göz ucuyla baktım, belki 20 yıllık karısı Sevda’nın gözyaşları akamıyordu. Ne hissedeceğini bilmez halde, bilmemekten yorgun düşmüş, öylece bakıyordu giden tabuta. 20 yıllık kocasının son hareketlerini izliyordu.

Sağa yatmış güzel başındaki çatık kaşların ardında düşünceler akıyordu peş peşe. Artık kavga çıkmayacaktı evde. Gecenin bir vakti eve gelen ve bağırıp çağıran kocası artık ağzını açıp tek laf edemeyecekti.

Uzaklardan görsün istedi onsuz ne kadar mutlu olduğunu ama bunları ummak için fazla yaşlanmış ve hayal gücünü çok geride bırakmıştı. Çocukken koşup koşup balıklama atladığı denizde boğulup gitmişti hayalleri.

Tıpkı kocasının olmadık anda olmadık yerde küçücük bir su birikintisinde boğulup ölmesi gibi. Kalbi sızladı, dudakları büzüldü bir an. Artık kocasızdı. Kimsenin karısı değildi.

20 yıllık kocası omuzlarda taşınan ve gömülmeye giden bir et parçasıydı sadece. Çürüyüp zarar vermesin yaşayanlara diye gömülecekti.

Verdiği zararlar yetmezmiş gibi…

Belki de hiç önemsenmemişti bu kadar. Biz komşular için evine geç saatlerde giden ve olay çıkaran biriydi sadece. Çocukları için, anne-babası için kimdi? Çocukken hiç şimdi taşındığı gibi omuzlarda taşınmış mıydı acaba? Bilemezdim.

Benim için birazcık daha fazla özelliği vardı belki diğer komşulardan. Bir yanı kahramandı bana göre. Bir gece, belki kendisi bile hatırlamazken benim ve ailemin hayatını kurtarmış bir kahraman.

Bir insan aynı anda sonsuz şey olabilirdi: kahraman komşu, şarhoş koca, kavgacı abi, ilgisiz baba, işsiz evlat, yoldan geçen güleryüzlü amca…

Çok şey.

Kahraman/sarhoş/kavgacı/ilgisiz/işsiz komşumuz benden bir yaş küçük oğlunun gözleri önünde çıkmaz sokağımızdan omuzlar üzerinde çıkarılıyordu. Yaz geceleri kendi etrafımızda döne döne şarkılar söylediğimiz, oyunlar oynadığımız çıkmaz sokağımızda herkes sessizdi. Komşumuz son kez geçiyordu evimizin önünden.

Bense bir tabuta bir küçük oğlan Cemil’e bakıp “Onun artık babası yok,” diyordum sürekli. Gözlerim doldukça daha hızlı tekrar ediyordum; “Onun artık babası yok.”

Cemil ise kalabalığın biraz uzağında bir taşa oturmuş babasının gidişini izliyordu. Ağlayamıyordu.

Gizem Taş – 5 Şubat 2015