Yazar Arşivi

0
17
Ara

Dorothy Parker: Telefon Görüşmesi – Bölüm 1

dorothy-parker-a-telephone-call-telefon-gorusmesi-turkceLütfen, arasın beni. Şimdi arasın. Başka hiçbir şey istemiyorum, gerçekten. Sadece küçücük bir istek: hemen şimdi arasın. Lütfen, lütfen.

Belki düşünmezsem çalar telefon. Bazen olur ya. Hadi başka bir şey düşüneyim. Hadi! Beşer beşer beş yüze kadar saysam belki arar. Yavaş yavaş sayacağım. Hakikaten, hile yok. Üç yüze geldiğimde telefon çalarsa açmayacağım. Beş yüze gelene kadar durmak yok. Beş, on, on beş, yirmi, yirmi beş, otuz, otuz beş, kırk, kırk beş, elli. Of! Lütfen çal, lütfen.

Bu saate son bakışım olacak. Bir daha hiç bakmayacağım. Yediyi on geçiyor. Beşte arayacağını söylemişti. “Seni beşte arayacağım, sevgilim.” Galiba o zaman “sevgilim” demişti. Neredeyse eminim. İki kez “sevgilim” demişti. Diğeri de telefonu kaparken. “Hoşça kal sevgilim.” Meşguldü. Ofisteyken çok fazla konuşmaz ama iki kez “sevgilim” dedi. Onu aramamı sorun etmiş olamaz. Biliyorum onları sürekli aramam gerekiyor. Biliyorum bundan hoşlanmadıklarını. Ararsan onları düşündüğünü ve yanında istediğini anlarlar. Sonra da senden nefret ederler. Ama üç gündür konuşmamıştık. Tam üç gün. Bir de sadece nasıl olduğunu sordum. Kim olsa bunu sorar. Bunu dert etmiş olamaz. Onu sıktığımı düşünmüş olamaz. “Hayır, tabii ki sıkmıyorsun,” dedi. Sonra da beni arayacağını söyledi. Bunu söylemek zorunda değildi. Ben öyle bir şey istemedim. Gerçekten istemedim. Eminim. Arayacağını söylediği halde aramamazlık etmez. Lütfen böyle bir şey yapmasın, lütfen. “Seni beşte arayacağım, sevgilim.” “Hoşça kal, sevgilim.” Meşguldü. Acelesi vardı. Yanında birileri vardı ama iki kez “sevgilim” dedi bana. O benim. Benim. Bir daha hiç görüşmesek de o benim. Of! Yetmez ki bu. Yetmez! Onu görmek dışında hiçbir şey yetmez. Lütfen onu tekrar göreyim. Lütfen. Çok istiyorum. Çok fazla istiyorum. İyi biri olacağım. Hatta çok iyi biri olmak için ne gerekiyorsa yapacağım. Yeter ki onu tekrar göreyim. Lütfen arasın beni. Of! Lütfen arasın.

Sevgili Tanrı, isteğimi küçümseme. Orada bir yerlerde oturuyorsun. Beyazlar içinde ve yaşlısın. Yine de etrafında melekler ve kayan yıldızlar var. Bir de bana bak, tek istediğim beni araması. Gülme. Gördün mü, nasıl bir his olduğunu bilmiyorsun. Sen rahatsın tabii mavi bulutların üstündeki tahtında. Her şeyden uzaksın, kimse kıramaz kalbini. Acı verici bir şey bu Tanrı, aç acı verici hem de. Yardım etmeyecek misin bana?Hadi, yardım et. İstediklerimizi yapacağını söylemiştin. Hadi, şimdi arasın beni.

Gizem Taş – 17 Aralık 2014

dorothy-parker-a-telephone-call-telefon-gorusmesi

Dorothy Parker a Telephone Call

0
25
Eki

Kitap Analizi: Sidarta – Herman Hesse

siddhartha hermann hesse

Gerçeklerle işimiz yok. Sidarta gerçekte kimdi, neydi önemli değil. Biz Sidarta’nın ta kendisini, daha romanın en başından binbir türlü övgüler alan oğlancığı konuşalım.

Çeşit çeşit şahaneliklere sahip Sidarta’nın öyküsü teknik açıdan düşünülecek olursa kuralına uygun yazılmış. Baştaki dinginlik biraz kısa verilmiş ama yine de orada. Sidarta, Brahmanlar Prensi ve geleceğin büyük bir bilge kişisi…

Gel gör ki durumdan memnun değil genç bilge. Ruhunu dopdolu hissetmiyor. Onu huzursuz eden boşluklar var ve o boşlukları doldurmaya kesin kararlı. O kararlı olmasaydı Hermann Hesse bize böyle bir kitap yazabilir miydi?

İşte Sidarta böyle, içindeki boşluğu dolduracak olan gerçek bilgiye ulaşmak için kitap boyunca seyahat eder. Tam oldu, derken boşluk yerini korumaya devam eder. Ormanda yaşar bedevi olur; kentte yaşar dilenci olur. Hızını alamaz tüccar olur. Kamala’dan seksi öğrenir.

Feminist bakış: Kamala sonunda yılan sokması sonucu ölür. Herkes bilir ki yılan erkeklik organını simgeler. Kamala alenen kaliteli orospudur ve elbette ataerki onu yok edecektir.

Bir ömür süren serüven sonunda, Sidarta aradığı bilgeliği bulur -o kadar da spoiler olmasın diye nerede bulduğunu söylemeyeceğim.

Bilinçli bir hayat yaşamamış fakat sonunda amacına ulaşmıştır. Sidarta belki de insanlığın tümüdür. Herkesin hayatını bir ömre sığdırmış ve sonunda doğaya dönüp huzura ermiştir. Belki de bana öyle gelmiştir.

NOT: Sidarta’yı farkında olarak böyle yazdım. Okuduğum çevirisine sadık kalasım geldi.

Gizem Taş – 25 Ekim 2014

0
7
Eki

Politik & Psikolojik Bir Rüya

Rüyamda öyle bir şey gördüm ki kendi psikolojim bana bir yabancı gibi geldi…

Şöyle: toplumdaki çıkıntıları temizlemek ve iktidardakilerin istediği toplumu kurmasına destek olmak için polis tarafından bizi yere topluyordu. Tanıdık tanımadık bir sürü insan tek katlı, küçük bir bahçesi olan tatlı bir eve toplanıyorduk. Kapıda, bahçede, evin içerisinde polisler geziniyordu. Ellerinde bellerinde silahlar vardı.

Bulunduğumuz eve sürekli yeni insanlar getiriliyordu. Gelenlerin hepsi korku doluydu, zamanla alışıyorlardı ve yaşayıp gidiyorduk.

Bazen arkadaşlar hasta oluyordu. Onlarla ilgilenilmesi için çok çaba sarf ediyorduk. Sonunda ilgileniyorlardı. Kimse ölmemişti. Kimse aç değildi. Sadece bulunduğumuz mekan yetersizdi. Daha fazla insan gelirse ne yapacağız, diye endişe ediyorduk.

İlk başlarda polisten nefret ediyorduk. Olabildiğince göz göze gelmiyor, gelsek de nefretle bakıyorduk. Yardım etmeye çalıştıklarında bile sevmiyorduk onları. Silahlarından, ellerinden, bakışlarından nefret ediyorduk. Bizi buraya kıstıranların eşyasıydı bizim gözümüzde her biri. Başka da bir değerleri ya da anlamları yoktu.

Zamanla daha iyi geçinmeye başladık. Çok kötü davranmıyorlardı bize. Kimseyi dövmüyorlardı. Hakaret etmiyorlardı. Yine de söz hakkı polisteydi. Onların izin verdiği ölçüde hareket edebiliyorduk. Bir şeyi yapmamıza izin vermiyorlarsa yapmıyorduk. Hiç kimse itiraz etmiyordu. Yalnızca izin verilen alanda dolaşıyor, asla kurallara karşı çıkmıyorduk. Yeni insanlar gelmeye devam ediyordu. Çok kalabalıktık ve daha kalabalık oluyorduk…

Sonra bir sabah uyandık. Bir polis artık oradan çıkabileceğimizi söyledi. Özgür bırakılacaktık sonunda! Bazılarımızın hasta olduğu, bazılarımızın aşk yaşadığı o bir nevi hapishaneden ayrılırken içimde bir burukluk hissettim. Herkesi çok özleyecektim. Bütün arkadaşlarıma sarılıp onlarla vedalaştım.

Polisler hala yanı başımızdaydı. Dönüp polislere sarıldım, onlarla da vedalaştım. Bunu zorla değil sevgiyle yapmıştım.

Sonunda “Hassiktir!” diyerek uyandım. Beni böyle delirttin sevgili ülkeciğim.

Gizem Taş – 07 Ekim 2014

 

0
26
Eyl

Kitap Analizi: Gertrud – Herman Hesse

hermann hesse gertrude

Kitaba adını veren Gertrud, esas adamın aşık olduğu kadınlardan üçüncüsü. Üç kadınla da pek fazla bir şey yaşamıyor aslında. Hatta kitabın yarısına geldiğimizde Gertrude henüz peyda olmuyor bile. Romanda esas adam, Kuhn tamamen kendi iç dünyasını anlatıyor. Odakta Gertrud yok. Olaylar onun etrafında dönmüyor. Modern insanın yaşadığı yalnızlık hastalığı romanın asıl meselesi. Buna farklı yorumlar da yapılabilir elbette ama benim açımdan insanların nasıl kendi haline ve diğerlerinin etkisi altında olduğu Hesse’nin anlattığı. Romanın adını Kuhn, Gertrud için beslediği bastırılmış duygularının hatrına koymuş sanki.

“…yoksulluk içinde, zahmet ve meşakkat içinde geçti yaşamım, öyleyken başkalarna zengin ve şahane bir yaşam gibi görünüyor, hatta bana da öyle göründüğü oluyor bazen.” 

Yeni çağın bir insanı Kuhn. Varlıklı bir ailesi var ve maddi sıkıntı yaşamıyor hiç. Tatminsizlikleri ve çelişkileri ona zahmet ve meşakkat getiren. Oysa zaman içinde ünlü bir sanatçı oluyor. Çok mutlu olması gerekenzamanları, içten içe neşe içinde geçirmiyor. İç dünyası çok kalabalık. Fikirleri, hisleri o kadar kalabalık ki ne düşüneceğini ne yapacağını şaşırıyor. İnsanların yaşamayı hayatta kalmakla karıştırıyor olmalarına şaşırıyor. Hayat bu kadar zor ve karmaşıkken nasıl oluyor da insanlar “sabahleyin yataktan kalkmayı kıvançla karşılar, yiyip içecek olmalarına sevinir, yeterli görür bunları, durumun başka türlü olmasını istemez.” hayret ediyor.

Gizem Taş – 26 Eylül 2014

0
23
Eyl

Gökdelen – J.G. Ballard

rise

1975’te yazılmış bir roman. Ne zaman yazıldığını hiç tahmin edemedim okurken ve aslında en çok merak ettiğim bilgilerden biriydi. Sabrettim, bitirince baktım. Bu kadar eski bir tarihte yazıldığını hiç düşünmemiştim.

Roman bir gökdelende geçen yaşamın özeti gibi. Nasıl yok ediyor kendini insanlık, bunu bir binanın içine uyarlanmış halde hızlıca okuyup bitiriyoruz. Olduğundan farklı bir şeye dönüşen bir toplumu anlatıyor Ballard. Okurken başlarda “Ama bu kadar olmaz!” dedirtiyor. Devam ettikçe normalleşen bir çöküşe dönüşüyor yaşadıkları. Roman bir sonuca erseydi belki bu kadar inandırıcı olmazdı ama dönüşümün biri bitip diğeri başlarken roman sonlanıyor ve “Her şey olabilir” gibi geliyor. Dikkatimi çeken bir şey de Ballard’ın anlattığı -zaman zaman absürt denebilecek- olayları okuyucuyu yönlendirmeden anlatması. Herkes kendi bakış açısına, değerlerine göre etki altında kalmadan kişisel yorumunu katabilir.

İmkansıza inandıran bir roman.

Gizem Taş – 17 Kasım 2103