Yazar Arşivi

0
3
Eyl

Zulapark; Sokak Arasında..

Dün yine seni gördüm sokak arasında..  Bilerek girmiştim zaten o yola da.

Ağzımı kirlettim.. Belki biraz da ruhumu kirletmiş olabilirim bencilliğimle.

Ama görmeni istemiştim, Sen olmadan da idare edebilirim sevgilim…

 

Soren’i tanır mısın ? Diye sordu. Aynadaki sessizliğim. . Bencilliklerimi anlatmaya dökülmüştüm ben o ara, dinlermiş gibi yaptım. Aynalar kırılıyordu peş peşe odamda. Ördüğüm duvarlar yıkılıyor, taşlar bir bir düşüyordu üzerime. Sigaraları artık bütün bütün çiğniyordum. Açlığım dinmez, susuzluğum dayanılmaz bir hal alıyordu. Aynı anda iki ay birden doğmuş gök yüzüne; kafamı kaldırıp bakmak istiyordum ama Ahşap çatı katında, sadece arasındaki boşlukta örümceklerin yaşadığı cilası bozuk tahtalar vardı. Binlerce düş kapanı yapmışlığım olsa da rüyalarımda hala kontrol edemediğim sancılar doğardı. Sayfalarını yırttığım kitaplardan süsler yaptım sana, sahillerden topladığım taşlar dizdim, içtiğim şarapların mantarlarını tek tek kenarlarına işledim. Sen fark etmezsin ama içine binlerce not gizledim. . Kafamın içinde dünden kalma sokak arası vardı sürekli, bir türlü dönüp yüzüne bakamadığım… Ağzımdan çıkan kahkahadan utandığım sokak arası..  “çok sevmiş nişanlısını, bu yüzden terk etmiş işte sen olsan terk eder miydin sevdiğini ?” cümlenin sonunu yakaladım neyseki düşünmeme gerek kalmadan cevap verebileceğim bir yere değinmişti.

-Terk ederdim tabi.

+Nasıl Ya!!! Bencillik değil mi bu sen onu seviyorsun o da seni neden tabi dedin şimdi??

-Çok zor bir açıklaması yok işte. Şöyle anlatayım; Uzakta bir sevdiğim vardı benim. Kalktı bir gün yanıma geldi, gezdik, eğlendik sarıldık, şiirler okudu hatta bana, el ele dolaştık bir güne bir ömür kattık onunla… Bir kelebeğin ömrü olduğunu bilemedim tabi sonra usulca öptük birbirimizi ardı arkası kesilmedi “seni seviyorum” kelimesinin. Oysa bir sürü kadın girmişti hayatıma benim, daha önce hiç birine dönüp seni seviyorum diyemediğim… Ufacık bir kelimeye bir çok anlam kattığımdan sanırım ben bu kelimeyi söyleyemezdim. . Tam söylemek için dudaklarımı aralardım ve bam! Sanki o an güneş tutulmasına yakalanmış gibi karanlıkta kalırdı aklım. Lal olurdu dilim kilitlenirdim. Yanan bir fotoğraf, düşen bir yaprak, yıkılan bir bina, patlayan bir ampül gibi aniden kesilirdi sesim.

Bu sefer kolayca çözüldü dilim. Akan bir ırmağın sürüklediği taştı da sanki, yolunu bulmuş gibi, ‘Kim o’ demeden kapıyı bulaşıklı ellerle açmış gibi hissettim. Bu kadar kolay söylediğim için kendime sinirlendim ama iş işten geçmişti. Her şey zaten mükemmeldi bende hiç şüphe etmedim. Seviyordum, seviliyordum 24 saatlik 1 gün 24 yıllık bir yaşantıya bedel gidiyordu. Ama Yaşar Kemal’inde dediği gibi “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.” bilemezdim onunda gittiğinde değişeceğini..

Her şey aynı anda uykuya dalan iki insanın, birlikte gördüğü bir rüyaydı birimiz zamansız uyandı ve bitti.

-Eee bunun ne ilgisi var Soren’in bencilliğiyle..

+Bi alakası yok sadece anlatmak istedim ama ben olsam; kesinlikle terk ederdim.

Ya saçma sapan konuşuyorsun olur mu öyle şey bak s… diye yine anlatmaya koyuldu bir şeyleri ilk cümlesini bile dinleyemedim. Boş gözlerle hangi kıyafetleri katlayıp valize koysam hangilerini atsam ya da burada bıraksam diye düşünerek kafamın içindeki boş koltuğa uzandım. Bir süre dinlenmeye ihtiyacım vardı ama zaten bir süredir sadece dinleniyordum. Dinlenme arzum hiç dinmiyor giderek çoğaldıkça ben de sessizleşiyordum. Arada vızıltı gibi yanımdakinin konuşmasını dinliyor tekrar mabedime çekiliyordum.  Okuduğum bir kitapta geçen cümle anılarımda yankılandı. “Bu kadar gürültü çıkardıktan sonra hiç olmazsa yerim değişir diye ümit ediyordum” hangi kitaptı hatırlamıyorum ama Murat Menteş’in kalemi olduğundan bir nebzede olsa emindim. Dışardan baktığında hiç bir anlam ifade etmiyor olsa da birini sevdiğini fark ettiğin anda değer kazanıyordu bilinç altındaki her cümle böyle.. Sokak arasında görme ümidine yenik düşen biri olarak karşı kaldırımda dolaşan kalabalığa  bakmak için yakamoza sırtını dönen biriydim işte..  Bir kişinin yüzü bin manzaraya değer gelirdi sahilde. Kelebeğin ömrü gibi erkenden tükense bile bilmediği şeyler vardı hala..  Benim “Seni seviyorum” dediğimde hissettiğim ona karşı değildi sadece.

 

Aslında basından beri açıklayamadığım bencillik bu benimde. Ben onu severken hissettiğim duyguları seviyordum kendimde. O bir kılıftı, etten kemikten oluşan, kendini attan, ottan ayıran özellikleri olmayan bir kılıf hani cep telefonu aldığınızda ona bir şey olmasın diye etrafına geçirdiğiniz, zamanında kumandayı yıllarca içinden çıkartmadığınız poşet gibi, tozlanmasın diye üzerine danteller astığınız televizyon örtüleri gibi gibi gibi… Ben siyah poşetle cenaze aracına taşınan bir cesettim, o da son nefesimde gördüğüm tavan.

-Haksızsın bence bencil değilsin sen bile terk etmemişsin o seni terk etmiş !

+Ben terk ettim ya da terk edildim demedim ki…

-Harbi hanginiz bitirdi bu ilişkiyi?

+O terk edilmek için bana soğuk davranmayı seçti, bende kendini zorlamasını istemediğimden geri çekildim. Çünkü dostum beni bırakıp gitmek istediğini hissettim.. Bunu hissetmek, terk edilmekten beterdir. Aynı şey gibi…

Ney gibi dedi… Bu hissi sığdırabileceğim hiç bir kelime aklıma gelmedi. Betimlenemezdi. Süs çiçeği her sabah sulamak? Cılız kalırdı yanında… Kanserli  bir hastaya geri kalan hayatını mutlu yaşa demek? Yok yok bu da kurtarmazdı, hayır ne kadar düşünürsem düşüneyim bunu açıklayabilecek bir tanım dünya üzerinde henüz keşfedilmemişti.. Sustum sadece bende! Son parça kıyafeti de valize güzelce katlayıp koydum. Biletimin üzerine bakıp en son beni otobüse bıraktığı anı anımsadım. Biletimi kesen adama bile benim sevdiğim bu derken, karşımdaki amcanın gözlerinden yansıyan mutlu sanrımı hatırladım. İçim tekrar ısındı, sarıldığında dokunduğu noktalar hala sıcacıktı. Son kez gidişini kafamı yasladığım camdan izledim. Tekrar gözlerimi açtığımda etrafta kimse yoktu…

Boş bir Valiz, Tek Yön bir Bilet ve Kırık bir Kalpten başka hiçbir şey yoktu.

İrem Çetin İpek – 3 Eylül 2017 – 23.45

0
23
Ağu

Zulapark – Bitir-i Cem..

Temmuzun en orta günü yanlışlıkla duygularına yenik düşen bir kadınla tanıştım. . Soğuk, sessiz, duygusuz denebilecek kadar rahat, sahte gülücüklerle dolu bir kadın. Kısa sacları ardına saklanmış derin yaraları vardı belki de.. Kemikli burnu tatilde bronzlaşmış buğday teni, kalın bacakları hatta selülitleri de vardı. Kusursuz denebilecek hiçbir özelliği olmayan yerden bitme bir kadın düşünün. Işte bu o kadın.

Anılarıyla belki de binlerce kez yüzleşen bu kadın, nedense hep yalnızdı. Dostu, arkadaşı, ailesi ya da ne bileyim işte öyle dert yandığı akıl danıştığı kimsesi olmayan biri.. Haruki Murakami kitaplarından fırlayagelmiş belki Tsukuri Tazaki belki de Naoko gibi. Aslında içinde hepimizden bir parça taşıyan biri. .

Ama bu kadının hayatı farkında olmadan ya da elinde olmadan diyelim, değişime girmişti. Değişiyordu! O güne kadar önüne koyduğu bütün kriterleri, istekleri, arz ve talepleri bir yana gururu, duyguları, tercihleri ve hisleri de değişiyordu. . Bu değişimin Ilk adımı ise tam da darbe günü gerçekleşmişti.  Belki de geçmiş gelecek acıların habercisidir, onca gün içinde denk gelebilecek en garip Temmuz gecesi..

Yıllar yılı hayatına kimse girmeyen bu kadın bu kez yaz aylarının verdiği hormonlar ya da yaşıtlarının düğünlerine katılmaktan halay çekip göbek atmaktan bunaldığı için mi bilinmez belki de dünyada sadece ikisi kalsa insan ırkının yok olmasına karar verip ölene kadar boş boş vakit öldürmeyi göz e alacak kadın birini farkında olmadan sevmişti.

Hepimizde olur bu Osho amcanında dediği gibi “yeni geldiğinde kapıyı aç”mak gerekir tabi.. Sürekli insanları hayatından def edip kendi dünyası içinde de artık yavaş yavaş boğulan bu kadın kapıyı istemeden de olsa açıp içeri bu kişiyi davet etmişti.

Gel zaman git zaman aralarıda çok güzeldi. Ama kadın ilgisizlikten yakınıp bir anda kişiliğinin dışına çıkarak trip atmalara, ilgi beklemelere, beraber vakit geçirmek istemelere başlayınca adam çoktan ilgisini kaybetmişti.

Stabil Türk erkeği mi demeli? Ayrılalım diye bahane ile “onu görmek isteyen” kadının bu teklifini bir anda küt diye kabul ederek. Gerçekten ilişkiyi bitirmişti.

Günler geçtikçe kadının içinde ince ince kağıt kesiği gibi yaralar açılmaya başlamış hatta günler saatler uzadıkça kesiklerden akan kanda kendi boğulmaya başlamıştı. Her kelimesi içine akıyor, boğazında düğümleniyor, bir şelale gibi gözlerinden taşıyordu. En ufak konuşmadan nem kapıyor, ekmek fazla kızardı diye bile sitem ediyordu. Televizyonda izlediği programlar bile ona tek bir kişiyi çağrıştırıyordu.

Artık sözleri olan müzikler dinleyemez hale geldiğinde evden bakkala en azından nefes almaya çıktığında kendini bir aracın peşinde koşarken gördü. Sanki o arkada kalmıştı da ruhu şaha kalkmıştı, bedeninden akan enerji bir kısrak gibi adımlarına yansımış sonra harlanıp damarlarını tıkamıştı. Soluk soluğa kalan ruhu su ihtiyacını gözleriyle karşılama niyetinde yarışa başladı. Ölümlere bile üzülmeyen bu kadın şimdi cenin pozisyonunda, kayalıklara vuran dalgalar arasında karaya çıkan deniz kızının köpük olduğu gibi yitip gidiyordu. Derman kalmayan dizleri yürümesine, hissettiği tarifsiz acı düşünmesine engel oluyordu. Ağladıkça ağlıyor, göz yaşları denize karışıyordu..

O adamsa 5 dakika görmek için vakit ayırmış günler sonra ilk kez kurbanının ölmediğini fark eden katil misali yanına yaklaşıyordu. (Size bir sır vereyim, kadın adamı o kadar çok seviyordu ki Mecnun’a Leyla neyse, Ferhat’a Şirin kimse kadının adama duyguları da öyle, hiç tanımadığı insanlara bile onu anlatıp, bir daha asla görmeyeceği kişilere bile onu övüyordu. Ağzından çıkan kelimeler yanlış olsa da gözlerinin içi gülüyordu… Tabi katili bunları bilmiyordu, işin kötüsü kadında bunları bilmiyordu. Neyse efendim biz konuya dönelim) o an adam kadının haline acıdı. Hoş kim olsa acırdı.. Kadının göz yaşları, hıçkırıkları sahte bir sarılmayla ortadan kalktı.

Adam, kadına o kadar uzaktı ki, bayramda mesaj gönderilen eski sevgili bile daha yakındı. Dünyadan, aya yolculuk yapmak bile daha kolaydı. Kadın bu kez Orpheus’un Azrailler ve Tanrılara karşı yaşadığını yaşamıştı. Cehennemden çıkarıp aldığı Eurydice’nin yüzüne bakmasıyla sonsuza dek kaybettiği aşkı gibi ortada kala kalmış! Echo’nun Narkissos’u izlediği gibi dağlara haykırmıştı. Bitap düştüğünü herkesten saklamaya ve her zamanki yalnızlığına dönmeye kendini adamıştı.

Farkında olmadan isteklerinin değiştiğini gördüğü halde aynalardan kaçındı. Kendini spora, doğaya, çiçeğe, böceğe, kitaba, yatağa bağlamıştı. Günler geçtikçe zamanı daralmış, kaçmak için bahaneler aramıştı. Sonra bahaneler üreterek konuşmaya çalışmıştı. Çok çaresiz kalmış, alkole abanmıştı. Kusana kadar içip onu aramıştı belki biraz da olayları abartmıştı ama adam takmadı. Sonra kendini günlerce aç bırakıp hastalanmış ilaç alması için yalvarmıştı.. Ama adam yukarı bile çıkmadı. Rüyaları bahane edip nasıl olduğunu sormak için 40 takla atmış ama adam onun nasıl olduğunu bile sormamıştı. Hediyeler yapmıştı kadın ama adam onları da almamıştı.. Kadın her sabah erkenden uyanmış kendini belki onu görürüm diye yollara atmış, dönüş saatlerinde camlar balkonlara sarılmıştı. Biraz da çaresizdi artık unutmak için uğraşsa da gözü her evden çıktığında onun evine takılı kalmış, her rüzgar estiğinde kokusu burnuna gelse diye yalvarmıştı. Ahmet Aslan şarkılarına sığınacak kadar kendini hayattan dışlamıştı.

Ve bir gün yanlışlıkla yolda karşılaştı.. Eli ayağına dolaştı kadının! Dik duruşu bozuldu, gözlerini kaçırmak kendini deve kuşu gibi saklamak istediyse de bakışları ona boynuyla beraber ihanet etti. Bir an önünden geçerken kafası yere eğildi. O kadar uzun geldi ki o selam verme şekli kaldırım taşlarını saydı, adımları sanki slowmotion hareket ediyormuş gibi kısaldıkça kısaldı. Ve ışık hızıyla tekrar başını kaldırıp ona bakmaya devam etti. Gözlerine bir türlü laf geçiremedi. İşlerini halledip tekrar döndüğünde görebilme umudu adımlarını iyice çalıştığı yere doğru eğmişti. Önünden geçen bir adamda onun kokusunu hissetti. Kalbi mantığına tekrar yenildi.

Artık günler geçmez, konuşmadan duramaz bir hale gelen kadın onunla en azından arkadaş kalabilmeyi diledi..  Denedi adam onu da reddetti. Kadının hiç bir şansı yoktu Dorean Gray’e tutkuyla bağlı kalan Basil Hallward gibi ölümü de onun ellerinden olacaktı. Evlilik konusundan bile korkan kadın, evlenmek hatta çocuklardan nefret ettiği halde onun çocuklarını doğurmak gibi düşüncelerle dolup taşıyordu. Imkansızlıklar örtüsü altında ilerlemeye devam eden düşüncelerinin çıkışını bilimsel araştırmalarda bulabileceğine inandı. Alfa, Beta yok Omega erkekler furyasında boğulup kendine en sonunda Hipogami tehşisi bile koymayı denedi. Oysa hissettiği duyguların bilimsel hiç bir açıklaması olamazdı. Duygularını bütünüyle kabul edip, istediği gibi ağladı, gülmeye çalıştı, suratını astı.. Ama duygular çoktan onu terk etmeye başlamıştı. Geceleri kulakları çınlıyor, uykuları bölünüyor, farkında olmadan dişlerini sıkıyordu. Bir kişi görsün diye , bin kişiyle paylaşıyordu. .

Şaraba Rakı katan bu kadını çok kısa bir zaman önce tanıdım bende. 1 şişe şaraba karşılık paylaştı hikayesini benimle. . Şişe bittiğinde atladı iskeleden buz gibi Ege’nin denizine.

Ve son bir kelime bıraktı gerisinde, Bitiricem. .

Size bir spoiler vereyim; ciğerleri tuzlu suyla dolu da olsa son kelimesini yerine getiremedi. Bitmedi. Hissettiklerini aşmayı çok denedi belki ama ruhunda acılan küçük yaralar büyüyüp tek bir yerde birleşti. Göğüs kafesinin altında bir kuyu hayatına giren ve girecek olan diğer bütün canlı varlıkları kenara itmişti. Acılarına rağmen çok sevdi, Belki o da çok sevildi. Ama onu sevenler istediği kişi değildi. O da en kolay yolu seçmiş ve her gün en az bir can alan denize yenisini kendi canıyla eklemişti.

Peki ben neden mi onu kurtarmadım..

Kurtaramazdım, kimse kurtaramazdı, kurtarabilecek kadar iyi olan tek bir adam vardı ama o da dönüp arkasına bile bakmayacak kadar aptaldı.

O kadının cansız bedeni bu dünya üzerinde hiç bir zaman bulunamayacaktı.. Öldüğünü benden başka bilen başka hiç bir canlı tanık olmayacaktı…

Prensesin Anısına~

İrem Çetin İpek – 23 Ağustos 2017 – 04.23

0
11
Ara

Kırık

sunset-art-glass-mirror-cracked

Hayat cok acımasız.. Bazen bu yuzden hüznü terk etmek istiyorum. Mutlu olduguma inanıyorum. Daha fazla gülümseyip daha fazla konuşuyor, sarılıyor hatta öpüyorum. Bazen bir agaca bile sarılmak istediğim oluyor ve gidip sarılıyorum.. o zaman kısa bir süreliğine tam gibi oluyor hayat. Parmaklarım, kollarım, bacaklarım yerli yerinde duruyor çünkü. Dışarısı soğuk bile olsa ısınabildiğim yerler var… bir karton üzerinde değil de rahat yastıklarda uyanıyorum sabaha… “Günaydın” diyebildiğim, selam verdiğimde benimle elmasını paylaşan halciler bile var. Akşam sıkıldığımda bakkalda oturabiliyor, acıktığımda ne istersem yiyebiliyorum. Canım ne içmek isterse içip hiç birşeyi takmadan bir şekilde eve dönebiliyorum. Çok garip geliyor bazen. Ama hüznü kabullenmeyi de gerçekten seviyorum. Vücudumun en büyük ağrılarını sadece regl döneminde çekip, ufacık hastalıkları büyütüyorum. Ama kafamı çevirdiğimde dünya çok farklı. Herkes en büyük acıları kendinin yaşadığına inandırmış. Diğerlerine at gözlüğü ile bakıp utanmadan ön yargılar ve uçkurlarla matem havasına bulanmış durumda. Kimileri din uğruna kendini paralıyor, Kimileri ırk.. Siyaset yalanını ortaya atmış burjuva sınıfı insanları sürekli sömürmekten utanmıyor. Insanlarsa bunlara göz yummaktan başka çare bulamıyor. Çok garip… bir kısım inanılmaz zenginlik içinde yaşarken farklı kıtalarda insanlar açlıktan yok oluyor.. Tatminsizlik her geçen gün arttığı için suçlular kendini hep haklı görüyor. . Taciz tecavüz sadece insanlara değil nefes alan ya da almayan bütün varlıklara yöneliyor. Tırnağa değen çamuru kabul etmeyen Insanevladı çamurdan yoğrulduğunu unutuyor.

Hayatını sofistler gibi yaşayan ögretmenler gerçek filozofları öldürüyor. Eğitim, öğretim hersey imamhatiplerden çıkan orospulara gebelik ediyor. Ailesi kızını çok temiz, oğlunu ak kaşık görürken farkında olmadan geleceğin orospu ve pezevenklerine yataklık ediyor. Kimse kendi çocuğunun suçunu kabul etmiyor. Kirli geçmişler, temiz gelecekleri bulandırıyor… Hayat çok zor amına koyayım her ay başında bir yerlerde bombalar patlıyor! Bu kez kimimiz öldü düşünmekten içimiz daralıyor..

İrem Çetin İpek – 11 Aralık 2016
0
1
Eki

Renk

gray_scales

Hiç kendinizi bir renk olarak hayal ettiniz mi? Ya da insanların vücudundan yayılan renkleri görebildiğinizi? Ben ettim. Bu gün kendimi Beyaz gibi hissettim.

Oysaki Ten rengim bile beyaz değil, göz bebeğim ya da dişlerim bile saf beyazı temsil etmiyor. Hatta belki de saf beyaz diye hayal ettiğim renk bile etrafta hiç olmayan bir olgu olabilir mi? Her ülkede seslenişi bile farklıyken, Onun beyaz olduğuna nasıl emin olabiliriz ki?

Eğer bir renk olacak olsam beyaz olmak isterdim. Neden mi?

Neden?

Nedenini bile merak etmediğinize eminim..

Eminim ama bu gün emin olduğum şeyleri yapmak istemediğim için size bundan biraz olsun bahsetmeliyim;

Sayfaları siyah olan bir defterim var masamda, Her zaman aynı yerinde durduğunu düşünürdüm ama zamanla orda olduğunu bile unutur oldum. Sadece ona yazı yazabilmek için edindiğim bir de kalemim var işte; Beyaz dediğimiz renkte. Aslında ben nerde olduğunu hatırladığıma inanıyordum ama arayıp taradığım halde hiçbir yerde bulamadım lanet olası kale’mi! Sonra kafamın içinde konuşan sesleri nereye yazacağım diye düşünürken kayboldum. Aslında aynı cümleyi sürekli tekrar ederken, Bir rüyayı unutur gibi yavaş yavaş unuttum..

Mutfağa gidip bir sigara yaktım; filtresi beyazdı. Sonra camdan kafamı uzattım, hayranlık duyduğum gökyüzündeki bulutlarda beyazdı.

Sonra tekrar düşünmeye başladım; Çocukluğumdan beri herkes martılara hasret yaşardı. Ankara’da olsalar bile bir gün simit atabilecekleri martıların hayalini kurarlardı ama martıların iğrenç sesine kulak asmazlardı. Neden takıldım ki martılara? Martılar mı? Martılar da beyazdı..

Olabilir dedim. Bir savaşta artık insanların ölmeyeceğine karar verdiklerinde salladıkları bayrak beyaz olabilir. Ya da çoğu kadının evlenirken giymek istedikleri elbisenin rengi, belki de sarayların ismine yakıştırdıkları renk beyaz olabilirdi…

Gülümserken parlayan dişlerinin beyaz olması, hatta beyaz ırk diye insanların birbirinden ayrılması…

 

Nedense beyaz renk herkes için ferahlatıcıydı. Güvenilirdi, Neredeyse tüm dünya üzerinde sevilen bir renkti…

İşte bu yüzden bende beyaz olmak isterdim. Belki bir karga, Martıdan daha zeki olabilirdi. Ama insanlar yine de beyaz olanı seçecekti. Kediler mesela bembeyaz tüylere sahipse daha önce sahiplenilirken; Tüylerini kendi seçmediği halde, Kara kediler uğursuzluk getirir, Kara kediler evde besleniyorsa o kişi satanist ilan edilirdi. Düşünsenize; beyaz bayrak özgürlükken, Siyah bayrak yas ve matemi neden temsil ediyor ki?

Ya da..

Ya da kelimeleri bir kenara bırakalım “beyaz” yumuşakken “siyah” neden sert? Neden insanlar düğünde beyaz giyerken, cenazede siyah giyerki?

Neden Beyaz’ın üzerinde düşen tek bir damla siyah; onu kirlettiğini düşünmeli?

Ben eğer bir renk olsaydım beyaz olmak isterdim dedim ama beyaz olabilir miyim?

Sanmıyorum. Belki gri… Evet, evet Gri! Gri olmalıydım. Böylelikle söylediğim yalanlar yüzünden kirli hissetmek zorunda kalmayacağım, Havayı kirleten bir duman gibi etrafa dağılıp kaybolacağım ama gri olmalıyım. Çünkü siyah kadar karanlık ya da beyaz kadar aydınlık bir insan olamadım. Yağmurlu bir günde şehre çöken kasvet kadar griyim… Net beyaz olmak istesem, Siyahı kendi gözlerimle güzel görsem de hayatımı gri olarak yaşamalıyım.

Kötülük yapmam! Gibi kesin yargılarım olmamalı; olamazda zaten. Düşünsene dün benden yardım dilenen aç bir dilenciye sırtımı çevirip gidebildiğime göre nasıl kötü değilim diyebilirim? Orda olduğunu gördüğüm bir insana karşı kör gibi davranarak nasıl aah..! Hadi insanları siktir edelim? Tamda şuanda kendimi iyi olduğuma inandırmayı denediğim halde ağzımdan çıkan küfürlere nasıl kulak tıkayabilirim? Kendi gözlerimle pislikleri gördüğüm halde dur demediğim sürece nasıl beyaz olduğumu iddaa edebilirim? Belki de az öne bir sineği beni rahatsız ediyor diye sert bir kitap parçasıyla ezmişken; Oturduğum evin olduğu bölgede daha önce yetişen ağaçları birileri kesmişken! Nasıl kalkıp beyaz olmak istediğimden söz edebilirim?

Belki de siyah olmalıyım. Hem oldum olası siyahla daha rahatım… Herkes olumsuz hissediyor hakkında diye kendimi boşu boşuna yormamalıyım. Varsın desinler ki; Satanist. Yine de kendi rengimi bilmeliyim. Nabza göre şerbet kafalı bir milletle aynı ülkede nefes alırken kendimi onlar gibi gri görmemeliyim. Sert olmalı bakışlarım. O tecavüzcü şerefsizlere taviz vermemeliyim, Keskin olmalı dilim; hayır dediğimde bunu ikiletmemeliyim. Net olmalı. Araya giren renklerin beni kirletmesine, değiştirmesine olanak tanımamalıyım. Beyaz karışmadığı sürece hayatıma ben asla durmamalıyım.

Belki de ben renk bile olmamalıydım…

Sanırım artık yok olmalıyım…

Ha unutmadan; Bunlardan biri bile olmasam diğer renkler zaten olamam!

İrem Çetin İpek – 1 Ekim 2016

0
9
Eyl

Gelecek dediğin, bu günü görmeyenlerin uydurması..

caravan

Büyüklerin her zaman haklı olduğunu düşünüp, küçüksünüz dedikleri insanları ciddiye almamaları sadece ego tatminidir. Kendi dile getiremedikleri ve yaşayamadıkları hayatların hayallerinin kuruluyor olmasının acısını ise küçümsemekte görürler.. Bu her zaman böyle devam eder, nesilden nesile aktara aktara din gibi ilerler. Yetiştirdiklerine inandıkları çocuklara aşıladıkları bulantılı düşüncelerle televizyon ekranına dönen insanları yaratmaktan geri kalmaz..

Geçmişte bir karavan alacağım ve yola çıkacağım diyen gence ailesi “Ne karavanı önce sen bi okulu bitirde ise gir sonra…” dedikleri anda o karavan çoktan tekerlekleri sökülmüş bir halde köşeye terk edilmiştir. Çünkü bu cümleleri devam eden sıralama hiç değişmeyecektir;

Okulu bitiren genç artık işe girmiştir ve para biriktirip hayalini gerçekleştirmek istediği anda “Eeee kaç yaşına girdin, kıyıya köşeye at biraz geleceğini düşün evlen artık bir hayat kur” denecek ve biriken hayaller karavanın içindeki rahatsız bile olsa mutluluk dediği yatağı yok edecektir. Ama o hayal durur orada! Bir gün eşimle gideceğim der bu insan ve sonraki nokta gelir;

“Torun sahibi yapmayacak mısınız siz bizi?” Diyen ebeveyn seni bir uçuruma daha itmiştir. Belkide sen çocuk sevmiyor, kendinde bu dünyaya bir çocuk getirip uğraşacak kadar önem vermiyorsundur ama bunu asla anlatamayacaksındır! Çünkü o sesler sana durmadan fısıldamaya devam eder, derler ki “Çocuğun kıymetini büyüdüğünde anlayacaksın” artık eş ile gidilecek karavan yolculuğu çocuğun okul masrafları, ergenliği vs eylemleri arasında parayı tüketmiş ve yekerlek ve yatacak yatağı olmayan karavanın pencerelerini de söküp atmak ile ilerlemiştir. Yine de bitmez sesler.. Senin giyimine kuşamına, damak zevkine göz zevkine ket vuranlar, çocuğuna da bunu yapman gerektiğini söyleyerek beynini kemirmeye başlamıştır… Kendin için yaşamayı bırakıp onun kendi hayatını kurmasını beklerken emekliliğin de kapıya dayanır.!

Ulan dersin bu gün artık çıkıyorum bu yolculuğa, seni tutan bir engel olmadığına kanaat getirmişsindir sonunda ama bu kezde bacakların, her aksam önüne dayanıklılık makarnalar, 2 adim atmaya üşendiğin yollar, sporsuz sarkmış kollar yolculuğa çıksan bile bedenin seni yarı yolda terk etmiştir. Eğlenmeye ayıramadığın, hayallerini yaşamaya bir türlü adım atamadığın dizler çoktan gitmiştir.. ve karavanın ayakta kalan tek noktası direksiyon da seni dımdızlak terk etmiştir…

Sırf misafir geldiğinde onlara hizmetçilik etmek için ayırıp içine girmediğini o salon gibi sende sonunda eskiyip gitmişsindir.. dışarıdan baktıklarında evet en kaliteli koltukları, hiç kimsenin kullanmadığı saçma kristal şarap bardaklarını reklam ettiğin rafların arasına senin gelecek diye beklediğin güzel düşleri terk ettiğin gibi, çocuğununda hayalleri senede 2 3 defa kullanılan o çok pahalı porselen tabak takımına dönmüştür.. Bir parçası kırılsa çöpe gidecek olan tabak takımına…!

Bu hiç bitmeyen döngünün sonunda ileride anlayacaksın o çocuğun değerini diyenler mezara, sense bir bakım evinin konforlu tek odasına yerleşmişsindir.

O yüzden efendiler, bu günü yasamadan cenneti düşleyen dindar adamlar, bu güne bakmadan gelecek planları kurarak hayatını mahveden tek canlılar insanlardır be aptallar!

İrem Çetin İpek – 10 Eylül 2016

(Gecenin biri)