Yazar Arşivi

0
24
May

Kaybetmek mi kazanmak mı?

icirec

Fotoğraf: İrem Çetin İpek

Güzel başlık seçiminden dolayı bu yazıyı kendi adıma en egolu halimle tebrik ediyorum ve konunun aslında birbirimizden nefret etmekle bir alakası olmadığına değiniyorum. Sonuçta Schopenhauer değiliz hiç birimiz…

Nedenini anlamadığım sebeplerden  ötürü birçok ilişkide nerdeyse danışmanlık yapmaya başladım diye biliriz bu ; kadın-erkek, erkek-erkek, kadin kadın hiç fark etmiyor. Sürekli birileriyle sevgili olma çabasına girip daha sonra çok seviyorum lan diye dünyaya haykirdigimiz bu insanlardan nefret etmeye başlıyoruz. Peki ya neden? Neden çok sevdiğimiz bu insanlardan ayrılıp yok olmalarını diliyoruz?

Şöyle başlayalım; sevdigim biri vardı birlikte büyüdüm sayılır ki gerçekten çokta sevdim kendisini, o zaman aşk sandım bunu “babasız yetiştiğini için hep bi erkek tarafından sevilmeyi istediğime inanıyordum çünkü. ” o da çok sevdi yani ben bunu sevgi olarak yorumuyordum. Onu giyme bunu yapma demesi hoşuma gidiyor gibi düşünüyordum. Sürekli yanımda olması falan bir güven veriyordu aslında.. Sonra bunun sevgi değil özentilik olduğunu fark ettim. Etraftan hep böyle görüyorduk çünkü. . Erkek kızar, kız susar… Kızın hiç erkek arkadaşı olamaz… Hep bir boyun eğme, emirlere uyma hali söz konusu tabi istemeseniz bile. Baktım olmuyor. Yani hiç küfür etmemişimdir ona. Ama bir gün ki doğum günüydü o gün 9-10 erkeğin arasında tek kızım, kafası güzel bana elini kaldırmıştı. O gün bitti bende herşey galiba… Sevgili olduğumuz düşüncesi sona erdi.

Ama o güne kadar hep yanımda olan, bana destek çıkan başım sıkıştığında koşan oydu. En yakın arkadaşım abim babam görevindeydi..

Şimdi bu kadar çok değer verdiğim bir insanı hayatımdan atarsam boşluğu kalırdı..
Daha önce sevdiğim, sırlarımı korkularımı, üzüntülerimi paylaştığım birilerini hayatımdan çıkartmam çok zor geldi.
Bu ailenden birini silmen gibi, belki…  Belki de ailenden daha yakın olan birileri haline gelen bu kişileri…
Sevdigim bir kadın daha vardı mesela ben çok küçükken bana aşıktı. Hemde benden 10 yaş büyük olmasına rağmen ^^ Yani ben aşk sanıyordum duygusunu,  evet değer veriyordu, seviyordu falan ama onunda bana karşı hissettikleri  bambaşka bir duyguydu bunu fark etmiyordu sadece.. İstediği şey cinsel tatminlikti sadece ve bunu aşk olarak yorumluyordu kafasında, oturup konuştuktan sonra aslında haklı olduğumu söyledi ve gayet eskiden nasılsa o şekilde arkadaş kalabilecegimizi söylediğimde de bunu olumlu bir şekilde kabul etti.

Bilmiyorum biz insanlar duygularımızı düşünmeden hareket etmeye alışık olduğumuz için sanırım ufak bir hareketlenmeyi hemen farklı yorumluyoruz.

Yada sil baştan hayatımıza alacağımız diğerleri? Kıskançlıkları, başta sizi kabul ettikleri halinizi değiştirmeye çalışmaları? Neden diye hiç düşünmeden kabullenen tavırlarınız.. Evet aslında güzel duygular yaşamak istediğimiz için, en doğru olanı aramaktan hiç yorulmadımız için, ya da en basidi “İlgiye aç olduğumuz için?” Bu kadar çaba sarf edip kazandığımız insanları neden terk etmeye hazırız peki? Yeni gelen daha iyi olduğu için mi yoksa? Tatminsizliğimiz mi demeli?

Şöyle düşün; Ana avrat sövdürecek bir durumumuz da hiç olmadı. . Ve sen benden sıkıldığını benimle yapamayacağını düşünmeye başladın… o zaman beni kendinden soğutmaya çalışmaktansa mantıklı bir şekilde açıklarsan ? Neden ? Neden yani? Soğutmayı denerken kendini duygularını yıpratmandan daha kolay değil mi? Bilmiyorum dostum bu da; Budha falan olmadığımızdan kaynaklı bir durum. Ne başlarken mantıklı olabiliyoruz, Nede bitirirken bunu adam gibi becerebiliyoruz…

En iyisi mi aseksüel olup duygusuzluğumuzla gurur duymaya devam ediyoruz…

İrem Çetin İpek – 24 Mayıs 2016

0
20
Ara

Tam buradan dan dan vur.

Dostluk nedir? Zor zamanlarında yanına koşan mı yoksa; Mutlu anlarına dahil olan mı..? Bence dostluk ikisini de dengede tutabilen insanlarla olandır. Sen ağladığında seninle ağlamaktansa, Ufak şebeklikler yapmayı göze alarak seni de mutlu etmeye çalışandır. . Bir insan sadece işi düştüğünde seni arıyorsa, yüzündeki mutsuzluğu gördüğü halde kendi dertlerinden dem vurursa; bırak gitsin! O senin hayatına yön verirken yanında istediğin dostun değil. O senin sadece hayatının bir kısmında aynı bir rüyada denk geldiğin ve yüzünü hatırladığın halde ismini seçemediğin yabancı gibidir. Şöyle bir düşününce; hayatımızda dost dediğimiz insan sayısı da zaten bir elin parmakları kadar değil midir? Atalarımız zamanında “Dost başa, düşman ayağa bakar” demişler. . . Peki ya sen? Sen karşındakine bakarken nereye dikkat ettiğini hiç düşündün mü? Gitsin diye ayağına baktığın insanların, gün gelince yardım etsin diye yüzüne bakmadın mı ?

Ancak öyle bir söz vardır ki, beni kararsızlığa sürükleyip tekrar tekrar dostluk üzerine düşünmeme yol açan. Düşünsene bir insan, ne kadar çok acı çekmiş olmalı ki “İnsanın en iyi dostu, Ölmüş olan dostudur.” diyebiliyor karşısındaki insanlara. . . Doğruda demiş olabilir aslında. En iyi dostu ölmüş olan insan daha sağlam basacaktır artık hayata. . Çünkü, Korkacaktır! Korktuğunu belli etmemek içinde daha fazla güç harcayacaktır. İçten içe param parça olurken, dışarıdaki insanlardan saklayacaktır; içindeki cesetli bedenleri. . Bazen ben de öldürürüm dostlarımı. Bedenlerine zarar gelmez belki ama içimde taşıdığım seri katili durduramam bende. . Bende insanım. Bende nefes alan, yürüyen, konuşan, dokunan, tadan ve en önemlisi de düşünceleri olan bir canlıyım. Bunu unutan dostlarımı da bazen hayatımdan çıkarmadan, yok etmeyi başarırım.

Yine üstteki sözü söyleyen, o kırgın adam Marguez der ki; İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür. Çünkü ölüm; sadece toprağın altına girmekle biten bir döngü değildir, Aynı yaşam gibi. Henüz kimse görmemiş olsa da ölümsüzlük iksiri çoktan keşfedilen bir şeydi. Düşünsene Atatürk öldü denilmesinin üzerinden kaç yıl geçti. Ancak onun varlığının devam ettiğinin en büyük tanığı yine sen değil misin? Okul duvarlarında, sokak aralarında hatta cebinde, cüzdanında taşıdığın vesikalık fotoğrafından daha fazla onunla karşılaşmıyor musun hayatının her anında? Bu kadar sık karşılaştığın kişinin bedenini çoktan çürükler yok etmiş olsa da, sürekli yanında olması, sürekli karşına çıkması onu yaşıyor kabul etmeni sağlamaz mı? Çünkü dünyada seni tanıyan son insanda yok olmadan ölmüş sayılmaz aslında hiç bir insan evladı. Ama seni tanıdığı halde bir merhaba demeye üşenen arkadaşın; senin de bir daha selam vermemenle tamamen yok olması, onun yaşamından çıktığın anlamına gelmez mi? Yaşamından çıkıp gitmiş olmak onu bizlere ölü olarak kabul ettirmez mi?
Şu ana kadar soruları hep ben sordum. Şimdi ruleti cevirip silahı kafana doğrultmak ve sıkmadan önce son dileğini dostum dediğin insana sormak zorundasın. Sana üç sorudan birini sorma fırsatı da veriyorum.

1. Benim için tetiğe sen basar mısın?
2. Benim yerime silahı kafama doğrultur musun?
3. Benim öldüğüm gerçeğini herkesten saklayıp, benim hayatımı yaşamaya devam edebilir misin?

Shot Through The Fog

İrem Çetin İpek – 20 Aralık 2015

0
27
Tem

Tacizci erkek yok – Teşhirci kadın var.

My body not yoursSize de garip gelmiyor mu? Tacizci erkek hiç bir zaman olmuyor dışarıda. Kadının ayakkabıları güzeldi, çok seksi yürüyordu, çok ateşli gülüyordu, tişörtünün önü çok açıktı, kısa şort giymişti, bacakları çok çekiciydi, elleri tertemizdi, göz göze gelmiştik, başta o beni kendine çekti, başta o bana baktı, başta o beni çekti, başta o bana… Başta o.. Hep o! Biz kadınlar neden hep üçüncü tekil şahısta sıkışıp kalmış bir harften ibaret yaşamak zorunda kalıyoruz? “Türkiye böyle ne yaparsın çekip gitmek lazım!” diye bir şey söz konusu değil. İran’da olduğu kadar, Hindistan’da olduğu kadar, Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da… Dünyanın dört bir yanında bu çirkin durum var.  Geçen sene Enes Kaya diye bir pilavlı takımının üyesi abimiz Güney Kore’de yayınlanan “Abnormal Summit” programına çıkıp Türk erkekleri böyle, şöyle diye atıp tutuyordu ki; karısı dışındaki kadınlara yavşadığından dolayı davalık olup resmen Kore’den kovuldu. Bunun üzerine Türkiye’ye gelen Koreli ablalarımız çektikleri sözlü ve temaslı tacizlerin videolarını yayınlayıp “Türk erkekleri tecavüzcü!” diye bir olguyu herkese yansıtmıştı. Yanlış olduklarını da hiç düşünmedim nedense… Bugün Çinli sanıp dövdükleri bu kadınları dün yanımda yürürken yolu ortasında bir anda öpebilecek kadar öz güvenle yaşıyorlardı. Tabi konumuz Kore değil ve yaptırımları sayesinde Asya’da taciz olayları bu kadar tırmanmadı!

Çocukken her baba oğlunu kalabalık bir ortama soktuğunda “Göster oğlum amcalara pipini.” diye büyütürken kızlar 3-4 yaşlarından itibaren cinselliği çağrıştırıyor diye o sıcaklarda yün kilotlu çorapların içine sokulur pişik olana kadar çocuğun çektiği acı, travma unutulurdu. Afedersin bugün yoldaki kadın karısı, kızı, anası olsa gözünü kırpmadan tacizciyi öldüreceğini söyleyen dümbelek abilerimiz, başkasının karısının, kızının, çocuğunun orasına burasına dokunurken hiç sıkıntı çekmiyor. Utanmıyor, rahatsız olmuyor… İşin en acı tarafıysa her gün dışarıda binlerce genç kız tecavüz edilip öldürülürken; bunu gören diğer insanlar ağızlarını açıp bir kelime dahi etmiyor. Klavye savaşçılığıyla iki eylemle olacak iş değil ki bu bir de marifet gibi bunlara katılıp polisin gazabına insanlar maruz kalıyor. Hayır kardeşim çok zor bir şey değil porno izlemek! Çeşit çeşit kadın, çeşit çeşit fantezi her saniye bir tık uzaklığındaki telefonun, bilgisayarın karşısında zaten seni bekliyor ama bizim milletimiz ne yapıyor? Porno sitelerini yasaklatıp dışarıda abazalıktan insanlara salça olan bu katil ruhlu sapıkları cezalandırmadan mükafatlandırarak tacize-tecavüze uğramış kadınlar tecavüzcüsü ile evlenmesi için zorlanıyor.

Dünyanın en kutsal anı; ana rahmine düşen bir bebeğin anne karnında şekillendiği an iken; insanlar hamile kadına bakıp sevişmeyi hatırlıyor diye evlere kapatılıyor. Hayır sen bilinç altından sürekli Allah yakar, Allah cıs yapar diye sıkıp sıkıp küçük tecavüzcüler doğurmaya devam ederken dışarıda her gün kadınlar taciz travmalarını atlatmakla uğraşıyor. Biri ölüyor, unutuluyor, biri konuşuyor, susturuyorlar, biri ağlıyor, dövüyorlar… Bugüne kadar kaç erkeğin gerçekten başına böyle bir olay geliyor? Kaç erkek hem sözlü, hem fiziksel temasla kadınlar tarafından taciz ediliyor merak ediyorum… İşin kötüsü sizin başınıza gelen bu olaylara insanların sadece bir aç saniyelik düşüncesi olup sonra da nede olsa benim başıma gelmedi diye unuttuğu bir anı olarak kalıyor.

Dövme yaptıran kadın verir. Piercingi varsa verir. Saçı boyalıysa verir. Etek giydiyse verir, çorap giydiyse verir. Sesli gülüyorsa verir. Rimel sürdüyse verir. Ruju varsa verir. Topuklu giydiyse verir. Spor ayakkabı giydiyse verir. Ojeliyse verir. Parfüm sıktıysa verir. Dışarı çıktıysa verir. Konuşuyorsa verir. Tayt giydiyse verir. Eşortman giydiyse verir. Bakkala çıktıysa verir. Markete gittiyse verir. Demek ki bütün kadınlar potansiyel fahişe? Tacizcilerin annesi dışarıya bir adım atmadan “birileri orospu diyecek” korkusunu tatmadan mezara mı girdi? Şimdi de bu moda! “Başörtü taktıysa bile verir.” Kadınlar ne yapsın? Hepsi üç numara saç kestirip sakal mı bıraksın? Sen her gördüğün kadından tahrik olacak kadar küçük bir beyin ve bir bamyadan farkı olmayan çükünle bizi isabet alacaksın diye korkumuzdan evden dışarı mı çıkmayalım?

Af edersiniz ama bütün kullanılan argo kelimeler bile erkeklerin lehine değil mi zaten?

bkz: Hava çok mu sıcak? = Gavur amı gibi yanıyor!

Sen her fırsatta ağzından tükürükler saçarak çıkan kelimeleri utanmadan -sikerim, sokarım, yalarım- diye savurabiliyorken, bir kadın dışarıda tacize uğradı diye suçlu sayılıyor. Erkeğin hiç bir zaman suçu olmuyor, sadece kadın tahrik etmiş, teşhirci durumuna düşüyor. Sen ona dokunduğunda ağzını açıp bağıramıyor, dışarıdan bakan diğer insanların önünde rezil olurum korkusu taşıyor. Sen ona tecavüz ettiğinde hamile kalsa bile çocuğu aldıramıyor, devlet diye çıkarttıkları halk vasatları buna izin vermiyor. Bir gün ağlasa babası dövüyor, bir gün konuşsa annesi. Aileyi lekeledin diyerek üzerine gidiyor haliyle anne de babanın egemen olduğu bu ürkek toplumdan korkuyor. Erkekler her gün iki saniyede boşaldıkları bamyanın peşinden, kadınları birer birer ruhen ve bedenen öldürüyor…

Bu sabah başına böyle bir olay gelen ben, sizin yüzünüzden hem ailemden, hem çevremden dışlanıyorsam eğer burada benim değil, senin suçun vardır ayrımcı kardeşim. Dil, din, ırk ayrılmaz demene rağmen ilk sen ayırıyorsan kadın erkek eşittir diyen o kurbağa dilini hadım etmek gerekir.

 

Ceketiyle iğrenç organını saklamaya çalışıp uyku taklidi yaparak beni suçlu durumuna düşüren bu adamda burada dursun!

 

İrem Çetin İpek – 27 Haziran 2015

 

0
9
Nis

Zamansız direniş…

1013993_306882802788584_413087985_n

Zaman ne kadar hızlı yol alan bir birim. Bir metreyi bir dakikada gitmek ne kadar kolay altındaki tekerlekle…

Şimdi ne yapmıştır? Rahat mıdır? Nisanın 9’u ilk baharın kiraz çiçekli kokusuyla dolu sokakları, yani dolu olmalıydı…. Mahallemizde bir yiğit mi demeli? Bir abi mi demeli ona? Ne demeli..? Söylesene ne diyebilirsin toprağa girmiş bir adama? Ne denir toprağın bedenini çürütmesine izin veren birine ne denebilir? Ankarasın sen… Sıcak olman gerekmezmiydi en azından bu günlük… Ama yağmurda yağdı, derler ya bardaktan boşalırcasına… Ama karda yağdı, hemde kocaman parçalarıyla lapa lapa… Peki ya sen abi? Ne yapıyorsun orada? Sıcak bile değil diyorum sana… Ne yapıyorsun orada?

Kim bilir belki şakadır yaşadıklarımız… Gitmiştir bizden çok uzak, deniz aşırı ülkelerden birine… O munzur gülümsemesiyle çıkıp gelir kapıdan içeriye “Annemi almadan iki sigara tüttürelim, Kalk kız kahve pişir bana” der turuncu bıyıklarının ardından? Olmaz mı? Çık gel hadi yine planlar yapalım… Beraber çekeceğimiz komedi programını düşünüp düşünüp kahkahalar atalım, sen orada edeceğin küfürleri sırala kulağımın dibinde, Ben de kamerayı koyacağımız açıyı belirleyim olmaz mı? Sen de ki kankalarım da olsun tek başına sıkılırım, çağıralım, onlara da birer koltuk koyalım… Sandalye rahat değildir şimdi? Onlara da sıkıntı yaratmayalım… Kendi aramızda güldüğümüz muhabbetleri insanlara da izletip onları da mutlu edelim… Oturup ağlayanlar bizi izleyip gülsün demedin mi? Gel hadi herkese seni tanıtalım, Sana bakan insanları tekrar tekrar huzurla dolduralım be abi olmaz mı? Sahi zaman ne çabuk geçti …

Ne çabuk unuttum yaptığın lanet şakayı, ne çabuk su serpe bildim yüreğime… Ne çabuk alışabildik senin yokluğuna… Ah be abi yaptığın bu şaka hiç olmadı. Ulan Merve keşke bir yerde denk gelsen de şu yazdıklarıma için içini yese, “Nasıl kıyabildim ben böyle güzel bir adama, nasıl benim için gülen bir adamı üzebildim böyle! Nasıl ölmesine izin verebildim onun, Nasıl yaşıyorum lan ben ? Nasıl yaşayabiliyorum ben! Nasıl yaşaya bilirim ben diye binlerce kez sorsan kendine” Ölsen keşke, biraz daha ölsen, Acı çektiğine bile inanamıyorum senin, yok olsan keşke! Ah bi benim elime geçsen… Ah seni bir tanısam… Ah seni bir görsem o sokak aralarında…! Ah be Merve nasıl kıyabildin sen benim abime, Nasıl üzülmesine izin verdin onun! Benim annesine ellerimle yaptığım hediyeyi aldın da, nasıl sitem edebildin daha ona? Şimdi ne yaparsın sen bilmem… Ben ne yapıyorum? Bilmiyorum ama tek suçlusu sensin işte… Bir insanı öldürdün be katil, bir canı aldın bizden sen, Ulan ben annesi olacaktım ki, ben kardeşi olacaktım ki sıkacaktım seninde kafana… Yatacaktım aylarca yıllarca belki ama içim rahat olacaktı işte…

Bu kadar çok nasıl seversin sen insanı abi söylesene… Söyle sevilecek bu kadar çok neyi vardı ah kalkta bi söyle ya şunları bana… Ben küçük düşünürüm aklım almaz böyle şeyleri, sevdim evet, bende kıydım bir çok kez belki canıma ama şakaydı be abi benim ki, hiç gitmek istemedim, Nasıl üzerim annemi, Nasıl üzerim kardeşimi… Sen nasıl dayanabildin bu acıya bi söyle abi… Söyle bizde dayana bilelim. Söyle biz de ayakta durabilelim, göz yaşlarımız geceye karışmasın, hıçkırıklarımız boğazımızı düğümlemesin bizimde… Hep biz biz dedim ulan siz kimsiniz? Derler tabi adama bilirim, Biz seni o çok özleyenleriz, annen, arkadaşın, kardeşin, abin, ablan… Ben tek ama biz hepimiziz. Çok özledim lan. Burdayken sanki her gün görüşüyor muyduk deme şimdi kalkıp da bana görmesekte birbirimizi orada, o odada uyuduğunu biliyordum işte, içim rahattı her zaman.. Bir sürü abimden biriydin sende bana. Sende korudun kolladın beni, seninle de oturup yudumlamadık mı kahvemizi? Nefret ettiğim halde sen bakacaksın diye falıma yapıp gelmezmiydim yanına.?

Toprak rahatmıdır bilmem ama ben hiç rahat değilim işte, Her gün birilerinin mızmızlanması, destek olduğunu zannetmesi, güldürmek için çabalaması falan bunlarla uğraşıyorum öyle ara sıra gülüyorum sonra güldüğüme sinirleniyorum kendi kendime dişlerim sızlıyor, kapat ağzını sırası mı şimdi mutlu olmanın diye bir azar çakıyor bana… Kimse duymuyor sesimi ama içim içimi yiyip kendi kendini bitiriyor işte… Aklın sıra destek oluyorlar ama…. Ama… Ama işte.. Amalar durduruyor… Acıklı bir şarkı, eğlenceli bir şarkı ikisi de aynı havayı yaratıp kelimeleriyle boğuyor, notalarını yüzüme çarptırıp öldürüyor beni’de . .

Zaman diyorum, geçer elbet… Zaman geçiyor da bunlar geçmiyor işte… Zaten lanetli gibiyim bende… Kimi sevsem, kimi sevdiysem tek, tek sıraya diziliyor karşımda; Önce Babam geliyor, İrem artık büyüdün ben gidiyorum deyip sokuyor kendini mezara… Tam alıştım lan iyiyim artık büyüdüm kimse üzemez beni diyorum pat Dedem kalkıp geliyor, “nasılsın İrem olgunlaştın artık bende gidiyorum” deyip alıyor topraktaki yerini… Her şey geçiyor, zamanla mevsimler değişiyor küresel ısınmaya kurban gidiyorum bende pat oradan biri çıkıyor diyor ki Abinde gitti İrem. Nası lan nasıl gider diyorum yaşlanıyor vücudum. Gözlerimden düşmesi beklenen her damla bir bir doğum tarihime ekleniyor işte… Daha birine alışamadan çıkıp diyorlar ki; İrem o sıcacık sarılması olan beyaz saçlı adam vardı ya… O da gitti diyor. Böyle sıraya dizilip nasıl olur da bütün sevdiğim insanlar ölür diyorum kendi kendime acaba sorun bende mi bilemiyorum ama her gün birilerinin öldüğünü bildiğim halde kendi hayatımdaki insanların da ölebileceğine  bir türlü inanamıyorum işte… Herkes ölebilir neden ölmesin ama neden ben diyorum lan ? Neden benim etrafımdakiler hep.? Belki senin de ölmüştür sevdiklerin ama olmuyor işte, kabullenemiyor insan bir türlü alışamıyor bu gidişlere…

Zaten alışabiliyorsa bu işte bir hata vardır. Zaman… Çok zamansız alıp götürüyor bizi, her gün mutlu olduğunu düşünen binlerce insanla birlikte boşa geçirdiğimiz şu saniyeler içinde çok yersiz geçip gidiyor. Dur desen durmuyor, geri döndürsen dönmüyor… Hatalar hiç bir şekilde telafi edilmiyor, Ağızdan çıkan bir söz tekrar yerine dönmüyor… Çok özledim be abi… Ama hayat, bir şekilde zamana yenik düşüp kendi yolunda bizleri devam ettiriyor…

 

09 Nisan 2015 – İrem Çetin İpek…

0
3
Nis

belki de ölüm…


tumblr_lyotvaM59Q1qac37io1_500

5 yıl önce kurban vaktiydi…

Anneannem’in dünyaalaaar tatlısı eşi benimde biricik dedem kalp krizinden toprağa hapsedilmişti. Bizde köydeydik Bayram vakti diyorlar ama toplu cinayet günü işte. Torun toprak dedenin mezarına ziyarete gönderildi. Kalanlarda Hayvanların başlarını gövdeden ayırıp kanı dışarı boşaltma peşinde koşturuyor. Neyse efendim, Köy evi zaten bilirsiniz balkonlarını kocamandır, kuzenlerle orada oturalım dedik ama ne hacet? Yap yapabiliyorsan… Aşağıdan Bembeyaz saçları sakalına karışmış bir de kadınların eteğinden birini bacaklarına takmış sırıta sırıta geliyordu, hiç unutmuyorum o merdivenlerden köçek gibi çıkıp bize sarılmasını. Sarılmasını derken öyle bir sarılırdı ki iç organlarını hissederdiniz hani sımsıkı değil sadece o kadar candan sarılırdı, hiç bırakmak istemezdi… O etek giymiş haline hepimiz gülmüştük, zaten o da bizi bu buhranı buruk havadan kurtarmak için öyle çıkmıştı karşımıza “erkeklik gururudur, şudur budur demeden giyinmişti analarının bacılarının giydiği eteği” Bizi her gördüğünde sıkı sıkı sarılırdı… ta ki o güne kadar.

O gün anneannemlere gittiğimde karşımda bir adam oturuyordu. Tam karşımda oturuyordu… Öpmeye kalksam kırılıp parçalara ayrılacak bantlarla tutturulmaya çalışılmış bir vazo gibi. Parçalara ayrılmasına ramak kalmış olmasına rağmen çiçeklerini korumaya çalışan bir vazo… Dışarı bir damla göz yaşı sızdırmayan vazo…
Onu o zaman gördüğümde  “gözlerinden işittim” diye bir yazı yazmıştım hatta… O gün 20 Ekim’di.

Ve o günden beri bir daha görmedim o adamı. Görmek istemedim bir türlü fırsat olmadı, salak saçma gelecek belirleyen sınavlar, hayatımda sevdiğim diğer insanların ölümleri gibi. sürekli bir bahane ürettim karşısına çıkmamak için. Ben kendimi tanımıyorum desem de öyle ayna karşısından bakıldığında hiç yıkılmayacak, umursamaz savruk, göz yaşından eser olmayacak duygusuz bir ergen yansısa da öyle değil demek ki içim. en sevdiği insanları kaybetmeyi küçük yaşta öğrenmiş bir insana göre bu güne kadar bu kadar dik ayakta iyi gelebilmişim. Etrafıma bakıyorum herkesin babası bayramdan bayrama elini öpmeye gittiği dedesi, arkadaşları, abileri, amcaları… Hayatlarındaki bütün saygı değer insanlar hala hayattalar… Birde dönüp kendi hayatıma göz atıyorum; Babam, Dedem, Abim, Arkadaşım… Hayatıma soktuğum o bütün iyi adamlar bu gün adına mezar dedikleri küçücük toprak bir yatağın içinde hiç acıkmadan, hiç susamadan, bir daha hiç gülmeden, bir daha hiç bir zaman karşımızda dimdik durup gözlerimizin içine bakmadan yatar halde! Nasıl içleri rahat ediyor bizden uzakta bu kadar anlamıyorum! Ya da biz nasıl bu kadar dayanıklı olabiliyoruz hala aklım almıyor… Hayatımızın içinden bir parça daha koparılıp elimizden alınıyor. Tek tek şahit oluyorsun her birinin ölümüne. Kimi çok ani! kimi uzun süreli bekleyişten sonra, Kimi kendi elleriyle alabiliyor bu canı.

Ve ben ne kadar dik durmaya çalışsam da o beyaz saçların altından bize sımsıkı sarılan adamı unutmayacağım. O günden sonra gidip görmediğim için hiç pişman değilim sanırım. Bir akbaba gibi ölüm haberini aldığım andan itibaren başında olmak beni daha çok duygusuzlaştırırdı belki. Zaten uzun zamandır acı dışında bir duyguyu yaşadığımı hatırlamıyorum da… Ders çalışmak bile eziyet gibiydi, geceleri uyumak bile imkansızlaşmıştı artık.. Eskiden yazdığım yazılara bakıyorum da ara sıra o zamanlar en azından başka duygulara da ev sahipliği yapabiliyormuşum. Ama şimdi yazdığım her satırın altında birilerinin ölümüne tanıklık ediyorum. Belkide yazmayı bırakmalıyım. Belkide okumayı bırakmalıyım.. Belki bende nefes almayı bırakmalıyım…

Ama olmaz! Ben çürük toprak altında rahat uyuya bilecek kadar nefes alamayı öğrenemedim daha. Öyle bir acıyı etrafımdaki insanlara yaşatmaya hazır değilim sanırım. Yoksa çoktan çeker ipi kurtulurdum bende.

Ah be İsmet… Ah be İsmet Amca… Çektiğin acıları göstermemek için ne çok direndin lanet kansere. Ne çok acı çektin gülümseyen suratının ardında. Belkide şimdi daha mutlusundur? belki insanların uydurdukları saçma dinler vardır? Ne dersin belki Cesedin Çürürken, sen o Cennet dedikleri ortamda mutlusundur? Yada Reankarnasyon dedikleri olay vardır belki? ruhun tekrar bir ananın rahminde bulursun kendini… Belki yeniden geldiğinde daha çok sarılırsın bize, belki başka hayatlar daha vardır başka dünyalarda orada sen yine bizimle birliktesindir? Belki o zaman kanser tedavisi bulunmuştur değil mi?

Değil işte… Bunlar insanların yorulduğunda dinlenmek için uydurdukları, kendilerine inandırdıkları, zoraki millete dayandırdıkları yalanları… Daha bir Burak Abi’nin acısının üstesinden gelememişken ben bu yaptığınız benim gibi bir çocuğa hiç yararlı mı? Ayıp be abi. Böyle de yapılmaz ki. Bir bir insanın sevdikleri elinden alınmaz ki… Bu dünya’da yemek yemek, uyumak, it gibi çalışmak dışında bir boka yaramayan bedenleriz hepimiz belki burnumun içinden bir alev yükseliyor yine, bulanık görüşümün altına bu sefer bırakmayacağım göz yaşlarımı. Ben! Siz hepinizden daha sağlam bir vazo olup, kuru çöl toprağıyla dolduracağım. Saksı gibi bir vazoda kaktüs yetiştirmem gerekse de bu kez yenik düşüp ağlamayacağım.

Her seferinde arkasına gizlendiğimiz belkilerin, öyle iştelerin arkasına saklanıp sessizce mutluluğunu kutlayacağım… Bu sefer ölüm kötü bir şey değil senin için… Bu sefer iyi bir şey… Bu sefer gerçekten iyi bir şey ölüm… Artık daha iyi uyku..

 

03 Nisan 2015 – İrem Çetin İpek

İsmet Alıcı anısına…

http://sokaktaki.com/zulapark-43 ;

Gözlerinden işittim…