Yazar Arşivi

0
10
Mar

Burak Bozkır…

1001610_10151682213122389_288600327_n

Görmüş geçirmiş okumuş bir insanın ağzından her zaman “ben erken öleceğim, ben genç öleceğim” laflarını duyarak yaşardık… Güzelde bir sevgilisi vardı adı Merve olan…

Ne olduysa ondan sonra oldu…

Bir gün bize geldi oturup evlenme teklifi planları yaptık kiraz mevsimindeki ayazın çıtayı yükseltmesine birlikte sövdük sonra film çekmeye karar verdik. Dedik ki; O bütün içinden gelenleri bir kameraya dökecekti, bende kameranın arkasında onu çeken olacaktım bitince bir güzel oturup kurgusunu yapacaktık. Sonra hangi sinemaya gideceğimize hangi gün çekeceğimize karar verecektik “abi” dedim… “sinema pahalı olur gel bir projeksiyon bulalım bir yerin duvarına yansıtalım bir de ses sistemi buluruz hem cüzdanı da yakmaz onu nasıl sevdiğini herkes görür…” Olur verdik planları yaptık ama nedense bir türlü fikir gerçekleşemiyordu. Kızın annesi babası derken 3 gün önce ayrıldıklarını duydum. Evde Merve yazan buzdolabı süsünden tut hediyelerine kadar hepsini toplayıp çöp poşetine de koymuştu oysaki. Kendisi terk etmişti… Çöpten kendisi kurtulmuştu… Oturup annesiyle kahve içerken de annesine nasihatler verip sonra annesini dinledi dün gece okuduğu kitapta oğlunu kaybeden kadının acısını hissedip sabaha kadar ağlayan annesinin son sözlerini dinledi. Belki de annesinin de içine doğmuştu bunları oğluyla paylaşmak istedi… sohbet ettikten sonra “koca kadın bi çiğ köfte al bana oradan iremlere uğra sonra da bakkaldan çekirdek falan al” demişti evin kapısı çaldı. Annesi kapıdan her zamanki şen şakrak halleriyle kafasını uzatıp “naber havvacım?, irem ne yaptı az kaldı sınava da hadi artık başarılar” dedi annem içeri gir bi kahve iç diye ısrar etse de elindeki emaneti kapıdan bırakıp ” oğlum bu gün işten erken çıkmış beni bekler evde” dedi ve hemen eve doğru geçti. hemen o kadar yavaş bir süreymiş ki… O hemen o kadar yavaşmış ki yetişemedi. Kapıda düğümlü duran kemerin diğer ucunda oğlunun boynu asılıydı. “böyle şaka mı olur oğlum? aç gözlerini” diyerek başta ciddiye almadı ama “Burak şaka yapabilecek bir çocuk değildi…”Kemerde asılı oğlunu elleriyle yere indiren anne gözünün önündeki o anıları silebilecek mi? ambulanslar, polisler, savcılar evin her yerindeki o insanlar ve yerde cansız yatan bir beden… Annemin telefonu çaldı, ben açtım. Kadının biri sessiz sessiz “annen nerede irem, irem annene söyle Zekiyelere gelsin çabuk irem, irem Zekiye’nin oğlu Burak kendini asmış” hahahaha şakaya gel kahve içmek için insan böyle bahane mi uydurur? Kardeşime gittim haber verdim odada piyano çalma denemeleri yapan kardeşimin bir de gözlerine kan oturdu yaşlar boşaldı, Kardeş şey yapma ya şakadır kahve içmeye çağırıyorlardır bizi daha kaç gün önce gördük saçmalama ayrıca herkes yapsa bile o annesine böyle bir şey yapacak adam değil hatırlamıyor musun? Yukarıdaki bakkalın kendini astığını duyunca “çok iyi adamdı, ama insan kendini iple asacak kadar aptal olamaz” dememişmiydi o o değildir İzel gel gidelim hadi başka Zekiye’nin oğludur karıştırmışlardır kardeşim….

Karıştırmamışlar işte, keşke karıştırsalardı… O yokuşu inerken güller açan yüzüm başka çocukların konuşmalarına o değildir dediğim söze karşılık “Hayır, O” dediklerini duyduğum anda yokuş kayboldu. İçeri alın diye çırpındığım halde o kapı beton duvar oldu. Annesinin çığlıklarına hıçkırıklarım karıştı. Daha hala görmeden inanmam diyordum… İnanmam diyordum ama gözlerimden sürekli bir yaş akıyor, istemsizce hıçkırıklarım odaya tırmanıyordu. Bir kaç arkadaşım gelmişti, ardından savcı, ardından babası….

Babası herkesten daha sakindi sanki oğluna hiç bir şey olmamış gibi sessiz ve dimdik.

Babasının gelmesiyle siyah bir torba bir kaç görevlinin elinde cenaze aracına doğru taşınıyordu. bir tabut vardı aracın arka kapısında, siyah bir tabut. Siyah poşetin içindeki cansız bedeni taşıyan siyah bir tabut. aynı odamın duvar rengi gibi… Dizlerimin bağı çözüldü. Yere düşmüştüm, gözlerimi ayıramıyordum ama birileri elleriyle kapatmaya çalışıyordu! Bir yandan yüzümdeki elleri çekmeye çalışıyor bir yandan önüme geçip çoğalan insanları parçalamak istiyordum ama ağzımdan çıkan tek ses karga sesi gibi sadece kesik kesik hıçkırıklardı. Ben sesim çıkmıyor zannetsemde sesimi herkes duymuştu. Birilerinin kolunda zorla sürükleniyordum evin içine doğru. Bir kapıda durdum hıçkırıklarım kesilsin istedim, sesim düzelsin ama ayakta bile durmuyormuşum… Annesine gitmeye çalıştım önümdeki çılgın kalabalığı yarıp annesinin yanına gitmeye çalıştım ama izin vermediler ya da ben mi yürüyemedim? hatırlamıyorum annesinin solgun, bitkin ağlayışını duydukça benim ağlamamam gerektiğini düşünüp elimi ıssırıyordum. Sonunda kendime geldiğimde “Burak gitmişti…”, Beraber büyüdüğümüz o turuncu saçlı, ağzından çıkan her kelimesi mutluluk saçan adam canına kıyıp intihar etmişti… Hemde O lanet olasıca Merveler yüzünden. Oysa bir kız için kendi canına zarar verebilecek tek insandı kendisi… Annesinden başka kimsesi yoktu, Annesinin de ondan başka kimsesinin olmadığının bilincinde bu kadar profesyonelce kendini asabilecek biri değildi ama yapmıştı bir kere. Belki de pişman olmuştu, kendini kurtarmak istemişti ama hayır olmamıştı küçücük bir kapıda asılı 10 litrelik su bidonu ve lanet bir kemer 27 senelik cana mal olmuştu. sadece bir kaç dakika içinde 27 senesini yok etmişti lanet olasıca bir bidon. Ağzından çıkan her kelimesine güldüğüm “ulan ben senin abin olsam yedi yirmidört dayağımı yerdin pezevenk” deyip omzumda boks maçları düzenleyen… “Bak ben yüzmeyi bilmiyorum boğulurum moğulurum bana yüzmeyi öğret” deyip kafamı çevirdiğim anda denize dalan sonra ben boğuldu zannedip çırpınırken bir tek nefeste bir ucundan çıkan o tatlımı tatlı Adam… Abim… Kardeşim… Arkadaşım… Canına kıyıp, Bizi, Annesini, Kardeşini yalnız bırakmayı seçmişti…
Şimdi hangi toprak kabul edebilecek bu koca yürekli adamın gömülmesini! Başımız Sağ Olsun…

İrem Çetin İpek – 09 Mart 2015

Anısına ….

0
16
Şub

“Sen de anlat!” demiştiniz ?

Adsız

Türkiye’de her 100 kadından 42’si fiziksel veya cinsel şiddet görüyor.

 

Bazı yazıları bilerek geç giriyorum açıkçası; Bir cinayet üzerinden herkes pirim yapar oldu demesinler diye…. Oysa amaç prim yapmak değil sesimizi duyurmak sadece.. Günlerdir herkes gibi takip ediyorum, tek fark benimki çok daha sessizce; o kadar susuyorum ki gördüklerimi unutabileyim diye… Ama geçmiyor, diyorum uykudan uyanabilirsin artık bu kadar uyumak yeter diye… Nedense o rüyalar hiç bitmiyor!

Geçenlerde İstanbul’da elimde valizim annem kardeşim bindik tramvaya tam da iş çıkışına denk geldi altı yedi falan, zaten ilk 4 taneyi kaçırdık artık hazırladım kendimi, geldiği sırada “kapı nerede açılacak? bir adımla kapıya yetişir miyim? eğer az daha arkada durursa hızımı ayarlayamam binmek için” gibisinden hem plan yapıyorum, hemde konum belirliyorum bize… Neyse geldi tramvay. Tam da ayarladığım gibi önümde annemle kardeşimi içeriye fırlatıp valizi sürükleye sürükleye sıkıştım kapıya arkamda bir adam vardı yanlışlıkla çarpıp özür diledim ve hemen ışık hızıyla götümü yapıştırabilecek bir destek aradım içeride. İyi ki de aramışım! Popoyu yasladığım gibi valizi de önüme alıp dikilmeye başladım hani ani bir fren falan yapsa bile yere düşme oranım sıfır. Benle beraber zorla sıkışan bir abla ve amcada tam önümde (sana amca diyen dilimin kemiğini sikiyim pezevengin evladı) adamın (adam diye seslenen ağzımın yayına sokayım) yaş başı aşmış var en az bir atmış hadi bilemedin atmış iki ben genç dedimse sebeplerim de var… Abla’da yabancı hayır ben kısayım ama benden daha da kısa koltuk altıma cuk oturabilecek boyutta portatif bir hatun kişi. Kapının ağzında öyle dikiliyoruz adam önce önünde duran iki başörtülü kıza baktı kızlar rahatsız olup yer değiştirebilir miyiz? ineceğimiz durağa daha çok var dediler ve arkaya geçtiler tabi kaldık üçümüz baş başa artık adam benimle göz teması kuramıyor çünkü potansiyel mahallenin serserisiyim bizim mahalle Japonya tabi onuda belirteyim de saçların iki kenarı kazınmış siyah yavaş yavaş uzayan iki tel ve ortada sarıya boyanıp at kuyruğu toplanmış bir kafa gözler makyajı zaten şeytanla karşı karşıya gelsen “abla yaptık bi eşşeklik büyüksün” dedirtecek tipte üzerimde bir kutsal ceday pardösüsü daha önce bir çok kezde dile getirdim “Melih Gökçek abimizin otobüslerine binmeye korkuyorum arkadaşlar içerisindeki bazı 65 yaş üzeri (bakın hepsi demiyorum o bazılarına tüm kızlar denk gelmişsinizdir saldırmadan bana bir düşünün erkekler sizde ^_< ) beleşçi yaşlı kurtlar ciddi anlamda bir elinde tespih çekerken diğer eliyle yarak sıvazlama peşindeler. Pantolonunun cebinden sokup artık prostat yüzünden işeyip durmaktan başka bir boka yaramayacak mini sosisleriyle uğraşıyorlar ve bunu da etraftaki ne der korkusu olmadan yapabilecek kadar rahatlar. Çok afersiniz konuya dönüyorum.” Neyse… Gideceğimiz yol çok uzak olmasa gerçekten anne gel bi taksiye binelim derim ama Emin Önü’nden de Bağcılar Şehirler arası mesafe resmen, bir de trafiği var İstanbul’un iki güne anca gideriz kafasıyla bir eşşeklik işte bindik. Hatun telefonda sürekli yabancı dilde bir şeyler anlatıyor da anlatıyor bu şerefsiz de sürekli kadında bir şeye bakıyor bana arkası dönük olduğu için görmedim tişörtünün boynu biraz açık (bak meme çatalı bile gözükmüyor sadece iman tahtası) Nasıl rahatsız oldum valiz çamur olmuş mu diye valize kafayı bir eğdim, Baaam Beynimden vuruldum herif pantolon cebinden sıvazlama işini de aşmış baya dışarıdan kadına dönmüş elliyor kendi kendine ah nasıl rahatsız oldum çıldıracağım. Dedim kızım görmezden gel taktım kulaklığı Bangır Bangır Japon Metal müziklerinden birşeyler çalıyor ama ben ölüyorum utancımdan kafamı eğemiyorum önüme sonraki durakta adam bir fırsatı da bulup aradaki engel valizi de kaldırdı kolunu uzattı kadını resmen ahtapot gibi sardı. Ortam kalabalık kimsenin bir bok gördüğü yok hatunda yabancı zaten anlamaz böyle şeylerden bir iki baktım kadına değdirmek için kendini zorla öne ittiriyor. Artık dayanamadım bendeki de bir sabır amına koyarım ya dedim direk Türkçe bile bilmeyen ablayı yanımdaki abiyi götümle ittire ittire kendi kolumun altına bir hışımla çekiştirdim. Kadın da korktu öyle hiç tanımadığı bir insan kendini zorla tutmuş o kalabalıkta çekiştiriyor bir an sustu ve kafasını bana çevirdi belki aynı dili konuşmuyoruz ama gözleri hatunun teşekkür ederim diyordu zaten bunu anlamak için konuşmaya bile gerek yoktu! Başta fark etmemiştir dedim ama o 2 3 değdirmesinden sonra anlamayacak kimsede imkanı yok yani olamaz. Şah damarını siktiğimin pezevengi de ortada sik gibi kalınca benden korktu herhalde kaşlarımı çatıp gözümü bile kırpmadan sanırım 6 dakikadan fazla baktım kulaklıktan yükselen metal müzik ve o kadını kurtarmış olmanın rahatlığı nasıl üzerime sinmişse artık adamı orada her türlü yere serebileceğime inandım ama yaşlı başlı adam bu sefer bana ön yargıyla yaklaşacaklar utanmıyormusun iftira atmaya diyecekler çünkü ben kadınım! Söz hakım, söylediğim lafların doğruluğu, gerçekliği, kanıtlanabilirliği kimsenin umurunda olmadığı gibi bir de yaşlılığına laf atan benim terbiyesizliğim, küstahlığım kabalığım suçlanacaktı. Artık adama nasıl bakmaya devam ettiysem daha fazla dayanamadı sanırım ki o durakta acele ile terk etti kalabalık ulaşım aracını. . . Bir kaç durak sonra kadın da inmeden ‘-Thank you saint mother’ dedi ben o Saint’in ne olduğunu bilmediğim için (rezil ingilizcem ah onu korece deseydin ne güzel anlaşırdık be ablam seninle neyse) sadece gülümsedim falan ama o iner inmez de benden uzakta kalan annemle kardeşimi arandım ve süper ingilizceli bacım bana anlamının Aziz olduğunu söyleyince gururlanmam gerekir diye düşünmeye başladım.Vaaay be bir yabancı bana Aziz Anne demiş… Ama öyle olmadı işte bende öyle olsun istedim ama olmadı. O adamı öyle görünce insanlığımdan tiksindim neden daha erken davranmadım da bekledim diye kendi kendime kızdım, kendime küfrettim. Tamam yardımcı oldum ama yardımcı olmadan önce neden bekledim? Neden o anda sesimi yükseltip kimseden yardım istemedim ki? Neden söyleyemedim o adamın yaptıklarını? Tekrar insanlar yara yara elimdeki valizle annemlerin yanına gidene kadar kaç kişiyi ezdim emin değilim normalde aramızda 4 adımlık bir mesafe bile yok ama o kadar mesafe arasında bir sürü insan vardı. Ben o kadar insanın içinde kendi sesimi duymaya utandım. Ya o kadın kendi kardeşim olsaydı? Ya o kadın kendi annem olsaydı? Ya o kadın ben olsaydım? Hoş benim başıma da öyle bir olay geldi bundan yıllar yıllar önce ben daha liseye bile geçmemiştim oysa, Beni tanıyanlar bilir otobüste bir adamı neden dikiş tutmaz ile bacağından bıçakladığımı ama oralara da girip daha fazla uzatmak istemiyorum bu yazıyı… Daha inmemize 22 durak vardı… Bir süre sonra insanlar yavaş yavaş azaldı, birden tekrar çoğaldı ve sonunda! En sonunda son durağa gelip o tramvaydan inebildik. . Annem iner inmez ‘- Kızım sen manyak mısın? Ne tanımadığın kadını sırtından çekiştire çekiştire kolunun altına aldın? Kafayı yedin sen iyice İrem!’ dedi… Olanları anlattığım ve sinirden nedense bir anda ağlamaya başladığımdan Annem ve kardeşim bana sarıldı… Amcamlara gidince uyumaya çalıştım, Hemen uykuya dalıp bunların bir Rüya olduğunu kendime kanıtlamam gerekiyordu benim ama bir türlü gözlerimi kapatamıyordum. Kapatamadım… Kapatamazdım…

Ben gözlerimi bile kapatamazken bunu yapan o, bu, şu, şunlar… Kadına, Kız çocuğuna, Erkek çocuğuna, İneğe, Eşşeğe, Tavuğa, Ördeğe, Kediye, Köpeğe, Koyuna, Kuzuya… Sadece Bir An sürecek olan Rahatlama uğruna yokluktan gözü dönüp nefes bile almasa olur diyecek kadar seks düşkünü manyaklar Damacanaya, Ayakkabıya tecavüz ederken. Çıktığı yerinde bir AM olduğunu unutup Kadınları dövenler, sokak ortasında boğazını kesenler, Tecavüz de olsa sen o çocuğu doğur devlet bakar diyenler, intikam diye sevdiği kadının kardeşini öldürenler, Tecavüz edip yakmayı bırak boğuşurken yüzünü tırnakladı diye bileklerini bile kesip bir insanı yakabilenler… Bu Şerefsiz Pezevenkler yastığa yarrak beyinli bir kafa taşıyan amipler gözlerini kapatıp uyuyabiliyorlar… Ve bir de bu insanların yaptıkları bu şerefsizliklerin suçunu kadınların boynuna yükleyip onlara destek çıkabilen şunlar, bunlar Ülkem demeye utandığım bu topraklarda üç beş yıl yatıp dışarı çıkıyorlar… Ben olmayan adalet yargısına, olmayan vicdanlara laf etmiyorum… O adamların idamı hak ettiğini de düşünmüyorum. Çünkü ölmek onlar için en büyük hediye olur… Bırakın bi E tipi, F tipi ceza evine girsinler de makatından kan gelene kadar siksinler bunları… Siz zannediyor musunuz ki Münevver Karabulut’u öldüren şerefsiz içeride durup dururken intihar etti? Özgecan Aslan Ne bu ülkedeki ilk tecavüz kurbanı, Ne de son olmayacak… Amerika’da her iki dakikada bir kadına tecavüz ediliyorken ne çok abartıyoruz değil mi bunları? Gündeme oturup ilgiyi birinden başka birine çekmeyi ne çok iyi biliyoruz? Penguenleri ne çok seviyoruz hepimiz… Susmak için, Unutmak için ne çabuk inanıyoruz başkalarının dediklerine, Kendi vicdanımızı rahatlatmak için ne çabuk dalıyoruz uykularımıza… Ne kadar da hazırız yeni bir olay meydana geldiğinde sesimizi yükseltip bir öncekini unutmaya… Boka batan hayallerimizin üzerine ne çabuk çekiyoruz sifonları… Kadın, Erkek, Gay, Lezbiyen, Travesti, Siyah, Beyaz, Yahudi, Müslüman, Budist, Hristiyan, Alevi, Ateist, Akepeli, Cehepeli, Mehepeli, Bedepeli, Ali’nin oğlu, Veli’nin kızı… Herkesi bir birinden ayırıp Aslında sadece insan olduğumuzu ne çabuk unutuyoruz hepimiz…?

Sen de anlat! dediniz!! Anlatıyoruz zaten. Hepimiz, herkese bir şeylerimizi anlatıyoruz… Peki ya anlattıklarımızı neden hepimiz bir anda unutuveriyoruz?

 

İrem Çetin İpek – 16 Şubat 2015

0
5
Oca

Eylül Cansınlarımız Ölmesin…

Daha da videoyu izleyip “ayyyy amaan zaten dönekmiş amına kodumun orospusu, iyi olmuş erkekliğini bilip adam gibi yaşasaymış hiç bunlar başına gelmezmiş” gibi yorumlar yapan insanlar gördüm. Ve şunu düşündüm; Bir ameliyat geçirip (bkz: Nil Erkoçlar) erkek olmayı düşünmüyorum ama bende kendi cinsinden hoşlanan biriyim. Bunu gizlemek zorunda mıyım? Ailemden, arkadaşlarımdan… Sırf onlar bunu yanlış kabul ediyor diye ben hiç sevmediğim insanlarla birlikte olmak zorunda mıyım?

Aslında olmamam gerek herkes şimdi bunu söyleyecek biliyorum ama öyle değil işte. Hadi yine Lezbiyenim, biseksüelim falan da bir yerlerden kurtarıyor kadın kadına olunca bütün erkeklerin bir dikkatini çekiyor “Oooo bende lezbiyenim zaten, Benim önceki sevgilimde lezbiyendi, Bende sevgilinle sana katılayım mı sadece izlesem yeter” gibi gırgır ayağına bir çok kez taciz ediliyoruz. Şimdi işin acı tarafına gelelim…
Ben kadınım Bu yüzden daha önemli bir artısı olan, sevişmeye daha açık insan konumunda görülüyorum ve erkekler bana yöneliyor oysa ki bakireyim ve penis denen organdan tiksindiğim için bu yolu seçtim ama insanlar bu seçime bir türlü inanamıyor, nasıl olur da hala bakire olabilirim? Nasıl olur da hiç denemediğim bir şey hakkında olumsuz olduğuna inanabilirim? Başta bende hata yapıyorum lan herhalde diye düşündüm bir çok kez erkek arkadaşım oldu ama hiç biriyle bu işi yapamadım. Yapamadım çünkü bir türlü kendimden ve karşımdakinden tiksinmem dinmiyordu. Sağ olsun ki benim hayatıma giren insanlar da zorla benden bir şeyler isteyecek kadar hayvan değildi. Sonra bir şeyi daha fark ettim; seks sadece karşı taraf istiyor diye yapılan bir enerji boşaltım yöntemi değildir. Erkek arkadaşınız mutlu olsun, sizi daha çok sevsin istiyorsanız onunla yatmanız gerekmiyor, Dışarıda daha binlerce erkek var. O olmak zorunda değil öncelikle bunu aklınızdan çıkartmayın…

Peki ya kadın değil de, erkek olsaydım ve cinsel tercihim de erkekler olsaydı? Gay olduğunu duyduğunuz en yakın erkek arkadaşınızdan hepiniz açık ve net soğur uzaklaşırsınız… Ya da kendi çocuğunuz olduğunu var sayalım… Türkiye gibi bir toplumda bu imkansız neredeyse bir iki istisna dışında bunu onaylayabilecek aile görmek bile mucize… Duydukları an evden kovmalar, lanet okumalar, gözüm görmesinler başlıyor. Bir süre sonra geçer o aile diyorsunuz ama geçmiyor. Ailesinin kabul etmediği bu insanlar ne kadar dik ayakta durmaya çalışsa da, güler yüzlü olsa da en ufak darbede kırılmayı bırak toz olmaya başlıyor.

Hemen dağılıyor çünkü herkesin ördüğü koruma duvarını önce kendi kırmaya başlıyor. Yeni bir duvar örmesine izin vermeden sizler de depremler yaratıp kalan parçalarını dağıtıyorsunuz. Bu insan nasıl ayakta dik durabilir ki şimdi? Her şeyi deneyip, Kendine sonuna kadar güvenerek cinsiyetini değiştirmeye karar vermiş, hakkını da vermiş çoğu Türk kızından daha güzel bir kadın halin gelmiş… Yaşamak için para kazanmak için tek bir şansı var, bunun farkında olarak her şeyden haberdar bir şekilde bu kararını gerçekleştirmiş ve BAMMM. Daha önce Gay diye dışlanan duvarları yıkılan bu insanın geriye korunacak hiç bir şeyi kalmamış, Onu bu açık hedef durumuna getiren bizler arkasından üzüldüm diyoruz…

Belki de gerçekten üzülüyoruz ama daha hala kendisi bastıra bastıra “BEN EYLÜL CANSIN” demiş olmasına rağmen kalkıp “MEHTAP ZENGİN” diye hitap ediyoruz. Onun yaşaması için bir şansı olduğunu bilmesini, Onunda Bir insan kadar, hayvan kadar, bitki kadar her canlı gibi yaşamaya hakkı olduğunu bilmesini istemiyoruz. Ayıptır ki insanlar arasında ırkçılık yapmam diyerek kınayanlar ilk olarak kadın erkek diye insanları birbirlerinden ayırarak başlıyorlar… Eylül Cansınlar ölmesin! Onlarında yaşamaya hakkı olduğunu içimizde tutmak yerine dile getirelim. Bir şanslarının olduğunu, onları sadece dışlayanların değil, destek olanların olduğunu da bilsinler… Hala geç kalmış sayılmayız diğerleri için… Umarım diğer dünya diye bir kavram gerçekten vardır ve orada mutlu olur kendisi…

İrem Çetin İpek – 05 Ocak 2015

0
20
Eki

Zulapark; Gözlerinden işittim.

ffff

İkinci çayı da önüne gelmişti. İlk yudumunu almak için elini bardağa uzattığında parmaklarındaki karıncalanma, ince belli bardağı kaldırmasına izin vermedi. Kimseye belli etmeden uzattığı elini gersin geriye çekip, parmaklarını öf elemeye koyuldu. Salonda oturan herkes, günlük olarak yaptıkları boş dedikoduya, yersiz muhabbet konularına ve aptal kutusunda dönüp duran diziye bağlı olarak yaşamaya devam ediyordu. O kadar kalın içliklerin üzerine geçirdiği, fiyakalı takım elbisesinin ardında titreyen dizlerini, kırmızı bir battaniye ile kamufle etmişti. Bu yaşına rağmen gür bir şekilde uzayan o kar beyaz saçları kafasının üzerinde artık seyrek seyrek duruyordu. Dörtlü kadın grubu ve ikili adam grubu olarak konuşmalarını sürdüren insanlarla aynı ortamda karşılıklı sessizliğe bakıyorduk. İsmet Enişte duyduğu kelimeleri bazen birleştirip, orada onların yanında olduğunu belli etmek adına bir iki kelimeyle muhabbete dahil oluyor ardından da ölüşe bir anlam yüklemeye çalışıyordu. Akciğerinden hallice kanser hücreleriyle savaşıyordu.

Bu güne kadar her elimi uzattığımda kemiklerime kadar sarıldığı için bazen rahatsız bile olurdum. “Her seferinde, O kadar içten bir sarılmayı hak edecek ne yapmış olabilirim ki?” diye kendi kendime sorup, sonra da geçiştiriyordum her bir merak ögesini. Bu adam o kadar gerçek sarılırdı ki; sayesinde insanlara sarılmanın ne denli güzel olduğunu anladım. İnsanlarla el sıkışmaktan ileriye gitmeyen ben bile, kadın erkek ayırmadan, güzel çirkin yargılamadan, büyük küçük yaş tanımadan boyunlarına ellerimi dolar oldum. Öyle ki, bazen Ağaçlara bazen yağmura bazen sevgili kediciklerime kucak açar oldum. Teşekkür ederim İsmet Bey. Sayenizde sarılmanın şu dünyadaki en huzurlu eylem olduğunu öğrendim. Karşısındaki her insanı içine sokacak gibi kucaklayan bu adamın gözlerini, bu günde ilk kez konuşurken duydum.

O zamanlar şimdiki küçüklüğümden daha küçüğüm. Anneannemlerin köy evinde bir kurban bayramının daha ilk günü… Kalabalığız baya; Annem, Teyzelerim, Dayımlar, Dayımların akrabaları… Dıdımın dıdısı işte. İsmet Amca’da orada tabi ki.. Bu adamın, bu huylarına her zaman hastaydım. Kesilen kurbandan rahatsız olduğumuz için her birimiz bir köşeye çekilmiş gözümüzün önündeki kan görüntülerinin yok olacağı zamanı bekliyoruz. Bu adam durur mu? Altına bir namaz eteği geçirmiş, derisi soyulan hayvanın geri kalan parçalarını tahta bir masa üzerine getirip, eline de bir balta almış hem kuvvetli bir şekilde parçalarına ayırıyor, hem de komik bir şekilde bizi eğlendirmeye çalışıyordu. Ne olursa olsun gözümün önünden silinmeyen o etekli ak saçlı adamın halleri bu gün bile kendi kendime tebessüm etmeme yetiyor. Bakışlarımı elimdeki kalemin ucuyla deldiğim sarı sayfalardan kaldırıp ona sabitliyorum… Sapasağlam görünen bedeninin ihanetine uğramış olması! Mutlu insanların, mutluluğu en çok paylaşan, en çok hak eden insanların toprağa daha yakın olması adaletli mi!?

Belli etmemek için ne kadar çaba sarf etse de, O çay bardağını bir kez daha zorlanarak ağzına götürüyordu. Hiç bir şey olmamış gibi duyduğu son kelimeden konuşmaya ağız dolusu bir cümle ekleyip, bakışlarını tekrar gömüyordu. Sanki hiç kötü bir şey değilmiş gibi sorulan “Kemoterapin nasıl gidiyor? Bu kaçıncı tedavin olacak? Ne zaman gireceksin?” sorularına abartılı yanıtlar savuruyordu. Bu tedaviyi sürdürmesinde rol oynayan hastanenin ne kadar lüks ve zengin bir görünüme sahip olduğundan, 5 serumu peş peşe yuttuğu damar yolunu göstererek övgüler üzerine övgüler yağdırıyordu hastalığına. Gözleri bile “aslında bok gibi iş! Bok gibi hastalık! Neden benim başıma gelmek zorundaydı ki” diyemeyecek kadar iyi kalplilikle destekliyordu bu sözlerini. Karşısındaki insanları kendinden daha çok düşünen bu adamın gözleri üzüleceğimizi görerek “Her şey çok güzel, Her şey çok kolay” nağraları savrulup, gözlerine düşen parlaklığın ardına saklanıyordu.

Anneannemin “Sen de karşıya geçte uzan İsmet” sözlerine “Ben zaten her gün uzanıyorum yenge, bu gün de biraz oturayım” şeklinde cevap verip sessizliğe gömüyordu konuşmayı. Kısa bir sessizlik. Sadece 10 milisaniyede gerçekleşen uzun siren sesleri duyuluyordu her yerden. O anda, o odada, onunla olan hiç kimse gözlerinin içine bakmaya yeltenemiyordu. Ben hariç herkes o an “İmamın musalla taşı üzerine yatırdığı kabuklu kutunun içindeki merhum için soracağı; Hakkınızı helal ediyor musunuz? Sorusuna üç kez helal olsun yanıtını veriyordu.” Ben ise hiç bakmadığım şekilde, bakmaya devam ediyordum çarpış ön dişleri ardındaki gülüşten yayılan çaresizliğe. O kadar dikkat kesilmiştim ki, düşüncelerini okuyor, gözlerinden çıkan sözleri duyuyordum sanki. Bir insanın gözlerinden dökülen sesleri duyacak mertebeye ulaşmış olabilir miydim? Tabi ki hayır, diğerleri de onu duyuyordu ama hiç biri duyduklarına inanmak istemediği için duygularını bastırarak kaçmaya devam ediyordu. Bir tek ben mi saf duygularımla dinliyordum yoksa herkes dinlediği halde arkasını dönmeye devam mı ediyordu?

Her an ağlamaya hazır iki çift gezegen, Garip bir ışıkla parlamaya devam ediyordu. Tamam. Her zaman gözleri parlıyordu bu adamın… Ama bu kez, sanki bu kez, parlaklığını gölge olarak kullanıyor da içten içe yok oluşunu gizlemeye çalışıyormuş gibi bir ışık saçıyordu. Yüksekteki maviliğin içinde duran bir bulutu hedefe alıp uzun uzun bakıyor. Bakıp bakıp, Bakıp bakıp… Sadece bakıp bakıp kalıyordu. Göğe baktığı sırada hiç bir şey görmediğine ve hiç birimizi duymadığına Yemin bile edebilecek kadar eminim. Boğazındaki kuru balgamdı. Temizlemesine izin vermeyecek kadar çatallaşmış bir sesle sadece “evet” diyebildi. Gülüyordu, Fazlada fazladan gülücüklerini odanın içine dolduruyordu, İçi içini kemirirken, ihanete uğramış bedenine bile küfretmeden sadece gülümsüyordu. Tebessümlerini fazladan fazladan paylaşıyordu. Yarın sabah gireceği tomografi seansından önce yemek yiyebilirdi ve ne yiyeceğini düşünüyordu. Doktorların o esnada getirdikleri çubuk krakeri yemeli mi yememelimiydi bu sorularla boğuşurken; Eşinin “ayyy, elim nasıl uyuşmuş” diyen tiz sesi önce benim kulak zarımı sonrada onun kulak zarını incitmiş olmalı ki, Ovuşturduğu elini çekip, 70ler hatırası bir fotoğraf karesine poz veriyormuşçasına dizlerinin üzerine yerleştirdi. O an gözlerinden bir duygunun daha kaçtığını gördüm. “El uyuşması gibi basit bir şeyi, onlar söylediklerinde gelip geçici basit bir his oluyor ama ben bunu dile getirirsem herkes panik olacak, çünkü ben hastayım, biraz daha hastalandığımı öğrendiklerinde üzülecekler… Artık elimin bile uyuşmaması gerek.”

Çayın üzerine ağzına birkaç üzüm atıp “Biz artık kalkalım… Yarın erkenden hastanede olmam gerekiyor” diye konuşu verdi yorgun sesi. Dizleri üzerine attığı kırmızı battaniyeyi herkes ayaklanmadan yavaşça katladı ve ilk soğuğu hissetmesiyle kısa bir irkilme yaşadı. Hiç belli etmeden geçtiği her köşenin karşısına kurulan bana bakıp; “el öpmeye önce büyüklerden başlanır” kuralımızı hiçe sayarak önce bana sarıldı. O eski sımsıkı sarılmasını özlediğim adamın, kollarındaki güçsüzlüğü kucaklayıp ona bir kez de olsa ben sımsıkı sarılmıştım…

Akciğerden hallice bütün organlarını saran kanseri, sadece sen yenebilirsin, içindeki savaşın bitmesine izin verme, karşı koymaktan vaz geçme, lütfen hemen pes etme İsmet Efendi…

Sağlıklı kal.

İrem Çetin İpek – 20 Ekim 2014

0
13
Eki

Zulapark; işkembeden işkence

 

10549150_678834025531406_4995529477169483610_o

Belki on dakika uyudum…

Bir kadını öldürüyordum. Tırnak aram etleriyle doluydu, parçalanmış kemiklerinden, iliklerini gördüm. Gözlerini çıkarmak için daha derine parmaklarımı geçiriyordum. Dilini makas almak üzere yaratılmış iki el kemiğim arasına sıkıştırıp iyice eziyordum. O sırada acıdan kaynaklı küçük dilini yutmuştu. Bir dizimle karnına sürekli bateri ritmi gibi darbeler indiriyordum ki; Bağırsaklarının ezikliği neredeyse derisini ve kemiklerini yarıp dışarı çıkacaktı. Saçlarına sarılıp ayağa kaldırdığım kadın, Yarı baygın bir şekilde o iğrenç ojeli kollarını bana uzattı, aklı sıra yetişip gırtlağımı sıkacaktı. Ancak ardı arkasına dirseklerimi geçirdiğim kol kemiklerinden un elde edebilirdiniz. Tam kıvamında vişneli bir insan keki yapacak kadar ince parçalarla dolu et yığını halinde kenara yığılmış iki uzva sahip kadın. Ellerim… Artık daha güzel. İşkenceye ara verip hiç bir aydınlık belirtisi olmayan koridorların sonundaki anneme uzandım. “Kaç yaşına gelmiş kadınsın, koltukta uyuyup kalıyorsun kalk yatağa yat” deyip bir kısmını yüklendiğim omzumla, yorgan – döşek ikilisi arasına iliştirip üzerini çengelledim.. Görme engelli insanların her saniye yaşadığı körlükte mutfağa bırakılmış sigara paketini yoklaya yoklaya buldum. Ara sıra karnımı doyurmak için kullandığım ocağın gazını ateşleyecek düğmeye basıp, mavi gaz ile kendi cülmüne yetmeyecek kadar az ışık saçan ocağa eğilip zamanında çölleri keşfetmiş develere ev sahipliği yapan tütün dolu kağıdı alevlendirdim. Aynı zifiri karanlıkta sanki her yeri görüyormuş edasıyla zaten her gün yürüdüğüm yolları yürüyüp, ayaklarımla halıları hissettiğim yerden odama döndüm. Kadın tam olarak; sokak arasındaki kasapların camları ardına astıkları derisi yüzülmüş koyunları andırıyordu tek fark, vücudundan sıcak sıcak akmaya devam eden o buharlı kan. Duvara dayadığım halde beni bekliyordu. Dizlerinin hala tutuyor olmasına şaşırdım, Yalın ayak bacaklarına indirdiğim tekmeler ayak parmaklarımın ters dönmesine neden oluyordu belki biraz daha fazlası bir acı. Sert olsun diye topuklarıma tüm kuvvetimi bindirip yüklendim. Bacağından çıkan beyaz kalın kemik ayağıma girmişti. Elimde yok olan sigaranın külü, soğuk beton üzerindeki kanı emiyordu. Son dumanı da ciğerleyip, çıkardığım gözlerinin ardında kalan derin boşluğa değdirdim. Islak olan etin, yanarken çıkardığı “çısss” sesi eşliğinde kısa süreli dans eden vücudumu toparlayıp iğrendiğim parmak kütletme hareketini bir kez daha istemsizce tekrarladım. Bir kadını öldürüyordum… Ayağımı yaran kemiğine aldırmadan, Çürüterek, Ezerek, İşkence ederek. Neden öldüğünü bile bilmeyecek bir kadını, öldürüyordum, ölmesi gerektiğini düşünerek.

Unutma ki; Acıdan Doğar insan.

Bende öyle tekrar doğmasını sağlıyordum kadınımın. Olduğu yerde, üst üste koyulmuş tahtalardan ibaret oyunun, en can alıcı bloğunu çektiğinde yayılan jenga taşları gibi dağılıyordu.  İçindeki çürük organları bir arada tutan anadan üryan vücudunu, kafama geçirdiğim gaz maskesi ardından serbest bırakacağım. Ve o çok sevgili pudra asidi (Dense Inert Metal Explosive) ile yok oluşunu izleyeceğim.

Huzura giden her yolda da günah mubahtır.

Kadınımın, eriyen bedeni parçalarına ayrılıyordu, köftelik kıyma olamayacak kadar ağır metaller, kobalt ve tungsten içeren  etlerinden Lady Gaga’ya güzel bir elbise çıkar mı dersin… Atardamardan hasar verdim, kan rezervleri çabucak tükenecek. Bir leğene dolusu kan ile balkondaki çiçekler sulanacak.  Belki onlarda ölecek…

Ben en son bir kadını öldürüyordum, Bu cinayeti kim üstlenecek? Yorgunluk ağır geldi, tam gözlerimi açacaktım ki her yer karanlık. Yorganın mı toprağın mı altında bilmediğim ağırlaşmış bedenle baş başayım şimdi. Acı çekmiyorum ancak, bir şey de hissetmiyorum. Saç köklerimden gelen yanık bir koku, sıcak sıvıyla dolu burnumu sızlatıyor. Kollarımı kaldıramayacak kadar yorgun olmalıyım ve sanırım regl oldum. Her yer kan kokuyor. “Bu ölümde bir yanlışlık var, ruhu geri çağırın” diye inliyordum… Ve aniden gözlerim açıldı, bilinç altımın katiliydim bu gün. Önce kendimi, sonra da kendimi koruyan benliğimi yok ediyordum… Yaz bunu bir kenara, Mal insanların ruhu asildir çocuk.

İrem Çetin İpek – 13 Ekim 2014