Yazar Arşivi

0
28
Oca

İlk Gençlik

“pencereyle görmek arasında

her zaman bir aralık var.”

Furuğ Ferruhzad

 

Bir pencere aralığına bir yaşam sığdıran kadınlar geçti bu yerküreden. Farklı coğrafyalara dağılmışlardı. O aralıktan yüzlerine vuran rüzgar adları da bu yüzden farklılaşmıştı. Köşebaşındaki tek sokak lambasıyla aydınlanan sokağı izlerken bunu önemsemediklerini fark ettim. Lodoslar, poyrazlar, samyelleri, tufanlar, kasırgalar ve benim bilmediğim bir sürü rüzgar o kadınların yüzlerinde yer etti. Uzun uzun isimlendirmeden rüzgar diyip geçtiler. Böyle olması gerekiyordu, hem fikirdiler. Her ayrıntıya isim vermek daha çekilmez kılıyordu her şeyi.

Böyle miydi?

Aslında bunu pek düşündüklerini de sanmıyorum.

Ayşen, odasının penceresinden kayıtsızlıkla sokağı, umutla gökyüzünü izlerken ve merakla ileriki çatıları görmek için koltuğun her iki kenarında duran özenle kabartılmış minderleri altına alıp pencereden başını daha ilerilere uzatırken bunları düşünmediğini uzaktan sadece hareketleriyle bana öğretiyordu. Başına örtüp ensesinde bağlayıp iki yanına sarkıttığı o yemeni bazen kayıp düşerdi başından. Ve bunu kasıtlı yaptığını sadece ikimiz bilirdik. İkimizin bildiğini de sadece ben bilirdim, o hiçbir zaman beni bilmedi.

Gölgemin bile diriliğini kaybettiği bu zamanımda, bir pencere aralığında yaşamayı çok da yadırgamıyorum. Burada oturup karşıki yokuşu izlemek, ekmek almaları için sepetle sokaktaki çocuklara para salmak ve aynı sepetle o ekmekleri çekmek, para üstünü onlara bırakmak, mutluluklarını uzun uzadıya değil de pencereyi kapatana kadar hissetmek, ara sıra yaşımın aksiliğini diğer getirileri gibi üstümde taşımak, balkondan balkona yapılan dedikoduları kimselere fark ettirmeden merakla dinlemek, rastgelelikten ibaret bu eylemlerim ve bu zamanıma kadar yapmam dediğim her şeyi yapmış olmam beni şaşırtmıyor, rahatsız etmiyor, içimdeki hiçbir yere dokunmuyor.

Sadece, nedenini bilmediğim bir şekilde her gün buraya oturup Ayşen’i düşünüyorum. Onun o bir kılıç çiçeğinin gölgesi olmaktan öteye gitmeyen hayatını. Kıvrımsız dümdüz ve bakılan her yönden ve açıdan sonu görülen bir kılıç çiçeğinin kendisi bile olamayan gölgeliğini sürdüren hayatını.

İşte tam burada hayatımdan uzun uzun dem vurmam gerekecek belki. Şöyle bir kadındım diye başlamam ve ardından Ayşen de şöyle bir kadındı diye devam etmem. Ama ne gerek var. Tüm bu rastgelikleri yaşarken –ve yaşamak biliyoruz ki söylemeyi unutturur-, bunları bana söyleten acılı bir kadının ilk gençliğimde bir kağıda yazdığım iki dizesiyken, ne gerek var.

Penceremin yanına gideceğim, bir mum yakacağım, eriyen kısmını pervaza damlatıp mumu oraya bırakacağım, o arada ellerimdeki buruşmuş iri kahverengi noktalar gözüme daha da çarpacak, uzun sürmeyecek onları da unutacağım. Ayşen pencerelerinden bakarken, ben; o aralıktan uzanıp… Bu gece.

 

İrem Arslan – 28 Ocak 2015

0
11
Oca

Yol

hasan

“Oğlum sen bekle burada, tamam mı kuzum?”

Köylerden kentlere, değişmeyen hastane kokuları. Koridorda beyaz, metal sandalyeler. Sene bilmem kaç. Hasan’ın başlangıcı belli olmayan yaşamının yirmi ikinci senesi. Annesine cevap vermeden beklemeye koyuluyor. Telaşsızca bırakıyor kendini sandalyeye. Pantolonunun incelmiş yerlerden metalin soğukluğu dokunuyor bacaklarına. Omuzları aşağıda, elleri birleşik, gözleri birbiri etrafında dönen baş parmaklarında. Sırtında annesinin evden çıkarken kendi omuzlarına attığı şal. Bu sandalyede Hasan’ın omuzlarına örtülür. Kahverengi ve asker yeşili renkli karelerin sıralanmasından oluşmuş. Hasan’ın omuzlarından akıp gidecek gibi duruyor. Arada bir eliyle çekiyor şalı omuzlarına. Başını kaldırmıyor. Başka bir uzvunu hareket ettirmiyor. Annesini düşünüyor, gittikçe küçüldüğünü. Ama kendisi büyümekte. Ellerinden ölçüyor zamanı. Ellerinin zayıflayıp parmaklarının uzamasıyla başlattı elleri zamanını. Saçlarının renginde tüyler büyüdü üzerinde ardından.  Tırnakları eski yumuşaklığını kaybetti. Arada birkaçının çürüyüp düştüğü de oldu. Boğum yerinden kesildi sağ serçe parmağı. Eğer düşerken abisi tutmasaydı üç parmağını kıracaktı muhtemelen, öyle olacağını düşünüyor. Belirli periyotlarla bir avucu ve göğsünün arasına sıkıştırdığı röntgenler var bununla birlikte. Elleri, kendi içinde dengesi olan bir zamanı ölçüyor ama bu Hasan’ın planı değil tabiatından geliyor böyle ölçülecek bir zaman.

Annesi her sene daha da ağırlaşan adımlarla geliyor Hasan’a. Tarladan, hastane koridorundan, bakkaldan, ağıldan.

Dağınık omuzlarını hareket ettirmeden başını hafifçe kaldırarak doktorun kapısına bakıyor. Annesi al yanaklarıyla, lastik pabuçları ve omuzlarındaki şalın eksikliğiyle yürüyor Hasan’a. Ağzında taze süt kokusu, tırnakları sert, parmakları nasır, saçları iki örgü örtünün altında, ördüğü kazaklardan kalan yünlerden bağlı uçlarında. Oğlunun yanına varıp omzunu okşuyor.

“Hadi oğlum.”

Hasan kalkıyor, omuzlarındaki şalı annesinin omuzlarına örtüyor. Özenle. Kolunu dirseğinden kırıp elini karnının hizasına koyuyor, annesi dirseğinin boğumuna kolunu doluyor, yormamak için oğlunu yükünü vermemeye çalışıyor ama kopmamak için de parmaklarıyla kenetleniyor.

Dünyanın dengesine dokunmadan yürüyorlar, adımları kimseleri yerinden etmiyor, kimseler sezmiyor bu ağır devinimi.

Hastane kapısına varıyorlar önce. Bir rüzgar vuruyor yüzlerine, Hasan sırtından başlıyor ürpermeye, annesi çelimsiz gövdesini daha da küçültüyor. Bahçeden geçip bahçe kapısına, ardından minibüse binecekleri durağa…

Durak kalabalık; dizlerinin altında beyaz çorapları, dizlerinin üstünde kendilerine uygun görülen renkte desende etekleriyle; savurdukları saçları, oluşmamış kadınlıklarıyla birbiriyle her daim yarışan genç kızlar, gözleri ile çorapların ve eteğin belirlediği sınırların arasındaki tende yaşayan yeni yetme oğlanlar, bir büyüğünün küçülmüşlerini giymiş küçük kardeşler, ellerinden tutulan bir garip hüzünlü anneler, kimin babası olduğu bilinmeyen babalar, takma dişlerini ve kendilerine has sabun ve yaşam kokan etlerini gururla taşıyan yaşlılar ve Hasan ile annesi…

Hasan, ayağına doladığı taşla oynuyor. Kaldırım sınırları içinde gezdiriyor arada ayağının üstünde sektiriyor. Annesine biri yer vermiş, oturmuş. Oğlunu izliyor, bir yandan da gizlediği elinde tuttuğu tespih tanelerine bir şeyler fısıldıyor.

Yavaş yavaş yaklaşıyor minibüs, Hasan annesine bakıp önüne dönüyor bir adım yola yaklaşıyor. Annesi de oturduğu yerden kalkıp gittikçe yavaşlayarak oğluna yaklaşıyor.

Şimdi binecekler minibüse. Hasan pencere kenarına oturacak. En büyük lüksü bu çünkü. Sonra minibüste çalan radyoda belki sevdiği bir türkü denk gelecek. Gelmese de mühim değil. Başını pencereye dayayıp izleyeceği betondan bozkıra uzanan bir yol var.

Minibüs hareket etti. Başı pencereye dayalı. Yol bozuldukça daha da şiddetli çarpıyor başı pencereye. Midesine bir bulantı çöküyor. Ellerine bakarak devam ediyor yola. Dizlerinin üstünde birleşen ellerine. Bir şeyleri ölçüyor yine belli belirsiz. Gözlerini kapıyor sonra. Yanında oturan annesini düşünüyor sonra onun yerinde Şirin’in oturduğunu. Onun vereceği hissi. Utanıyor. Açıyor gözlerini. Bozkırı izlemeye devam ediyor. Birazdan bitecek zaten yolculuk. Tahta üzerine yağlı boya ile yazılmış ve yolun kenarına çakılmış “Çanta Köyü” tabelası göründü. Yavaş yavaş yerinde hareket etti Hasan. Annesi de durumu sezecek şimdi. Birlikte kalkacaklar. Minibüs durağa yaklaşıyor. Duruyor, kapı bilinen bir sesle açılıyor. Annesi önden indi Hasan’ına tutunarak. Hasan basamakları kullanmadı. Toprağa atladı.

Şimdi yürüyorlar. Hasan bir iki adım önde. Arada dönüp annesine bakıp devam ediyor. Omuzlarındaki dağınıklıktan belli yitip gitmekte olduğu.

“Anne, sen eve git. Ben kahveye uğrıycam.”

Annesi cevapsız bir itaatle ilerliyor, Hasan hızlıca ikinci aralıktan sola sapıp meydana doğru yürümeye başladı bile.

Güneş tepede. Hasan’ın başında değil, ensesinde. Taşlı yolda oluşan gölgesini seçmeye çalışıyor Hasan. Taşların arasına girip çıkan, pürüzlü, rahatsızlık veren bir dağınıklıktaki gölgesini. Bunun elbette çağrıştırdığı şeyler oluyor. Ama bu cümleleri sarf etmek onun harcı değilmiş gibi. İşte tam olarak bu dönüyor içinde hızlıca. Yarım yamalak gölgesinin ötesine geçip adam olmak, bu adamlıkla yaşamak onun harcı değilmiş de işte bu yüzden her gün kolunun altındaki röntgenler, alınması gereken ilaçlar, bedenindeki ağrılar artıyormuş gibi.

İçinde dönenleri ve sahip olduğu adamlığını sürükleyerek meydana varıyor. Önceki senelerin defterlerinden koparılarak yapılan kağıttan bir uçurtma dolanıyor ayağına, tökezletmiyor. Kaldırıp koyuyor duvarın üzerine. O sırada yanından hızlıca koşarak geçen çocuk duvarın üzerinden uçurtmayı kapıp, “sağolasın ağbey” diye bağırarak koşuyor diğer çocukların yanına. Hasan ise alışkanlıktan öte gelen bir sağolasın dileğinin bir işe yarayıp yaramayacağını düşünerek kahveye varıyor.

Ahmet orada. Rastlantılarla gelişen bir karşılaşma değil bu. Ahmet önünde yeni eski tüm gazetelerin bulmacalarıyla yıllardır orada. Bunun verdiği güvenle şimdi Hasan da burada. Sandalyeyi çekip Ahmet’in karşısına oturuyor.

“Oo hoş geldin Hasan’ım”

“Hoşbuldum”

“Hastaneden mi, yeni bir şey dediler mi?”

“20 yıldır dediklerini yine dediler.”

Cebinden çıkardığı röntgeni masada Ahmet’in önüne kaydırıyor.

Ahmet, röntgeni eline alıp gözlerini kısarak bakıyor, ne olduğunu anlayamadığı şekle birinin içini görmenin verdiği heyecanla bakıyor. Röntgeni incelemesi bittiğinde ise, üstteki yazıyı 15 sene önce öğrendiği harfleri acemice birleştirerek okuyor kendi içine.

“Çanta Köyü

Hasan Kızıltan      Yaşı:22

Kalb Hastası”

Şimdi Ahmet’in içini görmek kimseye heyecan vermeyecek besbelli. Röntgeni aynı şekilde Hasan’a geri uzatıyor. Gözlerindeki bulanıklığı ışık yapıp;

“Üzülme be Hasan’ım, Ömer, çay getir Hasan abine. Hadi sen de çayın gelene kadar  iki harfli bir nota söyle bana.”

Bunları söylerken eline mavi tükenmez kalemi alıp başını tamamen öne eğiyor Ahmet. Hasan ise duyuyor, konuşmuyor. Çünkü bir do sesi verip ölümü yeneceğini henüz bilmiyor.

 

 İrem Arslan – 11 Ocak 2015

0
2
Kas

Sonra, biz…

“Usumda ben sizinle ne güzel gökler tuttum”

İlhan Berk

“Burasıııı Aaa-goooo-raaaa Mey-haaa-ne-siiii, burada ya-şaaar aşkların en divane-siiii, en şa-ha-nesiiiii,”

“Hadi kalkalım artık, seninle bir yere gelinmiyor. Çekilmiyorsun. Kalk hadi bir taksiye binelim.”

Müjdat hep böyledir. Müjdat nedense sebepsiz hüzünlere adamıştır tüm hayatını. Efkar sözcüğünün fikrin çoğulu olduğunu öğrendiği günden beri. Ki bu lise yıllarına denk gelir, efkârlanmak için zaman mekân kollar. Lale’nin yüzü ise, Müjdat’ın o çoğullaşan fikirlerine hiç beklemediği bir anda en uygun zaman ve mekân olmuştur. Müjdat bunu Lale’ye hiç söylemiş midir? Dilinin en ucunda biriktirmiştir, Lale de birikenleri hissetmiştir elbet. Ama kadın, biliyoruz ki kadın, bazen uzun uzun duymak ister. Müjdat söylemek için mi bu kadar içmiştir? Derinlikli adamdır Müjdat. Elinde sigarası balkon korkuluğuna dayanıp uzakları izlerken Lale arada balkon kapısından onu izler. O an birbirlerini görmeseler de bir yerlerde karşılaşırlar. Ama yine de böyle geceler için anneden öğrenilen cümleler vardır. Sarhoş bir adamla annesinin konuştuğu gibi konuşur Lale, ötesini bilmez. Müjdat da belki bu yüzden söyleyemez. Ama ikisi de ne kadar çirkin görünseler de o anlarda öylesine tam, öylesine güzeldirler.

“Lale, biraz yaklaş, başımı omzuna yaslayayım. Midem bulanıyor.”

“Tamam ama uyuyakalma sakın, eve az kaldı.”

Müjdat başını Lale’nin omzuna yaslar. Bir kolunu koluna dolar. Lale’nin başında hep gururlu ve dik, pencereye dönmüş, gözleri dışarıda, içi Müjdat’ta.

“Tamam, burada inelim. Müjdat, uyan hadi, eve vardık. Teşekkür ederiz, iyi geceler.”

“Koluma girmene gerek yok, iyiyim. Çok mu uyudum ben?”

Müjdat Lale’yi gördüğünden beri onun yüzünden öte zaman bilmez.

“Yok, yarım saat uyumuşsundur anca.”

“İyi geldi ama, açılmışım. Kusuruma bakma, yine üzdüm seni.”

Lale, böyle cümlelerin ardından Müjdat’ı alıp göğsüne yaslamak ister. Ama ona kabuğundan çıkmamayı öğretmişlerdir. Elleri de narin değildir. Evet Müjdat arada sıkı sıkı tutar ama yine de ona bir an değmek istese sanki bir daha Müjdat ellemez o ellere.

“Yok Müjdat, üzmedin, üzmezsin.”

Müjdat’ın sözleri yoktur bu ana karşılık gelen. Bir bakışı ve bir gülüşü vardır. Lale bu gülüşe ve bakışa hiçbir tasviri yakıştıramamıştır.

“Ceketimi uzatır mısın, cebinde sigaram olacaktı. Sağolasın. Ben balkona çıkayım.”

Müjdat balkona gider ama sadece banyonun ışığını yakar. O da yolunu seçebilmek için. Lale oturduğu yerden kalkar, balkona doğru bir adım atar. Sonra fikir değiştirir mutfağa yürür. Bir bardağa su doldurur, tezgaha dayanır, gözlere nereye daldığını bilmez, suyu dakikalara böle böle yudumlar.

“Lale”

Lale ilk omuzlarından ürperir.

“Afedersin, yine korkuttum.”

“Olsun, çok korkmadım zaten.”

Lale’nin tesellileri hep böyledir, ürkek. Üzmek istemez. Olsun der. Ne önemi var der. Ama uzun uzadıya cümleler söyleyemez ardından.

Müjdat öylesine bir duruşla mutfak kapısındaysa Lale bardaktaki suyla zamanı yavaşlatıyor.

“Müjdat, ben yatayım artık.”

Yarım bir dönüşle bardağı tezgaha bırakır. İnce bir tık. İçinde kalan su dalgalanır. Öylesine duruşunu kenara çeker Müjdat. Lale’nin yanından geçerken bıraktığı yeli içine çekmeyi bekler.

“Pekala, iyi uykular.”

Lale, serinliğini bırakır, ilerler. Müjdat Lale’nin odadan kayboluşundaki o anda, öylesine duruşundan, kapı altından sızan açık unutulmuş banyo ışığından, soluğundaki rakıdan, tezgâhtaki yarım bardaktan yorulur.

Lale odadan kaybolmadan,

“Lale, uyuma. Önce gel, saçlarını tarayayım.”

İrem Arslan – 02 Kasım 2014