Yazar Arşivi

0
14
Ağu

Sonsuz – (17) Berdel

İktidar olan bazen, üç aylık güvenli bölge ister bulunduğu ilin kasabından. İldeki kasap bilir, bunlar iki kişidir. Biri stratejik derinlik müptelasıdır, öteki saray saltanat başkanlık bezirganı. Bu iki hayallerini biraz daha sürdürsün diye birilerinin boğulması gerekmektedir, yetim ülkenin garip çocuklarıdır bunlar. İktidar, üç kuruşluk derin aklıyla kumpaslar kurar. Masumlar ölür, der ki evlatlarımızı feda etmeye hazırız. Oysa feda edeceğini söyledikleri canlarına karşılık on sekiz bin kere berdel olmuş, içinden hırsızlar çıkarmış bir familyadır.

34 kişi 2011 yılının aralık ayında katılarlarına yükledikleri mallarla köylerine dönerken bir ovada beklediler. Tedirgindiler ama korkmadılar. Dediler ki, bu uçaklar neden dolanıyor etrafımızda. Biliyorlardı çünkü, onlarında haberi vardır orada olduklarından. Oysa, haberli olanlar onlarında kim olduğunu bilenler, alçaklıklarını yerde bırakmaya niyetli değillerdi. Bombaladılar. Çocukları öldürdüler. Kimdi onlar peki, bir terörist grup kahraman hava kuvvetlerimizce..

Anketlerden çıktığına göre halkın öldürülmesi bir çaresi, çıkışı mıdır iktidarın. Oturulan koltuğun hiç mi zıvanadan çıkası gelmez. Yani o koltuk; Halk..

Sabahtır saat.. diyelim çok erken. Çocuksundur. Ailenin göz nuru.. Sokaktasındır. Yürürsün, nereye mi en iyi bildiğin alışkan olduğun yere.. Hani bazen de ayaklarının seni götürdüğü fırına okul harçlığı için para kazanmak, çalışmak için.. Çatışma çıkar, sen dışardasındır. Can havliyle, kaçarsın depoya.. Ama izin vermezler buna, üzerine kurşun yağdırırlar.. Olduğun yere yığılırsın. Yaptıklarından hiç utanmaz, üzerindeki elbiseleri çıkarır sana başka giysiler giydirirler. Ölü bedenin örselenir. Televizyonlarda biri çıkar, işte bunlar hep terörist der. Birilerinin nefesi boğum boğum olur, düğümlenir..

Daha geçen bir başka ildesin sen çocuk. Bakkala gidiyorsun. Bu kez ulaşıyorsun. Yalnız, bir detay eksik. Çikolata almak için para yok cebinde: Çalıyorsun. Sonra, bakkal ve iktidarı peşine düşüyor. Seni ve yanına sokulan arkadaşını izbe bir binada birbirinize sokulmuş korku dolu gözlerle onları izlerken buluyorlar. Cebinde para olmadığı, alamadığın çikolataların bedelini sana dört koca yılla ödetmek istiyorlar. Tek bildikleri şeyi, cezavine gönderip bu yaptığınızın çok kötü bir şey olduğunu söylüyorlar.

Oysa, az biraz önce başta söyledim sana çocuk. Canlarını parayla berdel etmiş, senin hayalini dahi kuramadığın şeyleri çocuk oyuncağı gibi alıp satan hırsızlar uluorta geziniyorlar bu ilin orta yerinde.

Sözü fazla uzattım. Seni nerde olursa tanırlar. İstersen bir inşaatta çalışan işçi olabilirsin. Ve ortada her defasında çıkarılıp verilen bir hesap vardır. Bir hesap verilir ama bunu sen göremezsin. Hesap sorsan, derler ki “naptı lan size bu devlet?”… Bir de yere yatırırlar, üzerine höykürürler. Emir erlerinin hesabıdır bu. Allah diye taptıkları bir canlıya biattır anladıkları.. Kocamızsın, derler ama onlar ahlaklıdır, kötü düşünme. Hesap mı dedin, devlet hesap vermez, o masa devirir.

 Sercan Aydoğan – 14 Ağustos 2015

0
9
Şub

Sonsuz – (16) Bunaltı

 

Anlamın kendisini çağrıştırdığı biçimiyle bunalmış, sıtkım sıyrılmış bir vaziyetteyim. Uzun zamandır yaptığımız, işlediğimiz veya yapmak ve işlemek durumunda olduğumuz şeylerin bugün ki halini görünce ister istemez bir umutsuzluğa düşüyorum. Umutsuzluğa düşmekteki esas meselenin her şeye rağmen yine o güneşi görüyor olmanın, ancak dilin eskisi gibi söz söylemeyi değil de sükut etmeyi daha kıymetli hale getirdiğini görüyor olmam.

Bindiğiniz teknenin ilerde alabora olacağını görürsünüz. Hatta deyim yerindeyse alabora olması için elinizden geleni vakti zamanında yapmışsınızdır. Ve o sonu siz baştan çizmiştirsiniz. Bildiğini söylemek ve deli olmanın birbirini dengelediği bir vakittir burası. Vaktin, karanlığa delil diye uyandırıldığı..

Bugün üç beş kişinin etrafında dönen ve büyükçe bir kitlenin kurduğu hayallerle tamamen zıt olduğunu düşündüğüm bir örgü var. İnsanlar öldürülürken, çocuklara kıyılırken sesi çıkmayanlar her nasılsa, yağmurdan sonra gün yüzüne çıkan sıçanlara benziyorlar: Onlar gün yüzüne çıktıkça bizim bulantılarımız artıyor: Onlar küçük dünyaları yaratmış gibi tısladıkça bizim az olana meylimiz artıyor.

Günün artık bir şeylere varsıl olduğunu düşünüyorum. Nitekim ölümlerle sınanırken bir yanımız, bir yanımıza gün düşüyor. Bir yanımız düşen günü arzuyla, seyirle karşılarken; öte yanımız doğan güne bakan yanımızı kötülüyor. Oradan bir düşman çıkarıyor; olmayan.

Oysa, biz kervan düzüp, bu diyara geldiğimizde iyi ve kötü yoktu. İyi ve kötünün üzerinde, düşüncemize tutsak olunmamıştı henüz. Binlerce yıl da var olan bu dem de bir güvercin havalanmış, ve kurulduğu o divanda başlamıştı oysa hikayemiz..

ADI SON OLAMAYACAK BİR BAŞLANGIÇ BELKİ

Bundan sonrası arkadaşın hikayesidir… Kişi düşündüğü şeyleri ne oranda toplumsal alana yansıtır ve anlatmaya başlarsa, o oranda toplamın dışında kalıyor. Ve, artık baş edemez oluyor; aklını ve o bitimsiz aşkını çoktan kurban etmiş olanlarla. Ve bu toplam bizden hep kurbanlar bekliyor: adı yarın olan.

Ve, o benden mektup bekliyor.

Sercan Aydoğan – 09 Şubat 2015

0
10
Oca

Sonsuz – (15) Sokağın Bekçisi

 onatkutlar

Seni tanıdığımda gülüşüyle karanlığı yırtan aydın’dın. Sonra yine Ferit Edgü’nün kitabından sinemaya uyarladığın “Hakkari’de bir mevsim” sonra diğerleri “Hazal”, “Yusuf ile Kenan. Hakkari’de bir mevsim Genco Erkal’ın oyunculuğuyla birleşince sonradan anlaşılacak bir film çıktı ortaya. Hazal’da bizim geriye saran yanımızdan bahsettin. Yusuf ile Kenan çocukluğumdan beridir aklıma kalandır. Ferit Ergü dokuzyüzelli yılının 50. yılında çıkan İshak’ta silkelenme görmüştü. Bende aynını Karameke’de gördüm. Sokak’ı ayaklarımız yere bastığından beridir su niyetine yudumluyoruz. Oramar’ın dağlarına çağrın hep sürüyor, sürecek. Sadece senin yüzündeyiz, tarihle bir hesaplaşmaya tutuşmuşuz. Ve dahası sinema bir şenliktir. Bahar isyancıdır, çünkü geleceğin duvarı önünde duruyorum, kaygılı, sabırsız.. Gülüşün karanlığı aydınlatmaya devam ediyor hala.

Ve unuttuğum bir şeyde, nasıl da üzüldüler o insanlar: seni sinemaya kaptırmış olmaktan..

Sercan Aydoğan – 10 Ocak 2015

0
5
Eki

Sonsuz – (14) Bir çocuk kaç yerinden vurulur!

llllllllllll

Yanımda oturan ve beni sevdiğini, ya da en azından benden hoşlandığını düşündüğüm kızın sorusuydu; siz Alevi misiniz? Sorunun cevabının o an ne ifade ettiğini bilmeyerek veya ardından gelecekleri o an için sorgulamayarak; Evet demiştim. Yanımda otururdu, sonra göremez oldum. Cevabı kendinden menkul bu sorunun muammasını çok sonraları kavradım. İlkokul üçtük henüz.

Esasen cenabet gezerdik, cem olduğumuz zamanlarda ise mum söndü yapardık! Bu iddiaları da yine okuduğum okullarda çokça dillendirmişlerdi; yüzüme gülerek..

Diyelim ki, Afrika’da safari yapıyorsunuz. Cebinizde para çok, godomansınız. Keyfinize göre dilediğiniz hayvanın ya derisini doldurmak, ya boğazını kesmek ya da büyük olan çiftliğinize hayvanı kapatıp anasından emdiği sütü burnundan getirmek istiyorsunuz! Dostlarınıza içki sefalarında bu garipleri sunmak istiyorsunuz!

Sizler için mesele olmadığını düşündüğüm bir konuda ise, yani geçen Çarşamba sabahı ağlayarak kendimi helak ettim. Bütün aylaklığımla rutin tuvalet, el yüz yıkama faslından sonra gazeteleri okumak için internetin başına geçtim. Açtığım sayfalar çocukların toplu öldürülmelerinden bahsediyordu.

İşte şu üstteki safari benzeri bir şeyle bu küçük çocukları, yetimleri katlettiler. Üstelik onlar henüz ilkokul çağındaydı. Yani, arkadaşından duyduğunu babasına anasına soran; ama bu çocukların babaları da terör şebekeleri ile savaşırken vermişti canını. Eski anıtsal bir hikayeydi, çocukların kanatlarının olmaması, yoksa melek olacakları. Ama şimdi bu melekleri de elimizden alıyorlar.

Çocukluğumuz kayıyor ellerimizden. Bize bile kalmıyor, gülen oyun isteyen yüzümüz.

Sercan Aydoğan – 05 Ekim 2014

0
25
Tem

Sonsuz – (13) Yakarca

adnan yücel’e

Bütün bir hayatımız oyundan ibaret. Almak istediğimizi değil vermek istedikleri kadarını veriyorlar. Biz de kırmıyoruz, alıyoruz. Abarttığımız da oluyor. Söylemi ortaya atanın, esas anlamda bizi ters köşe yapmasını seviyoruz. Meclis tutanakları on yıl sonra açıklanıyor mesela. Dönüp “hadi lan o da var mıymış” diyoruz. Salaklığımız tutanak aralarından sızıyor. Bir kişinin bir şeyleri açıklaması için, o yaptığı şeyin unutulması gerekiyor. Unuttuğumuzda da bir daha hatırlamamak üzere, unuttuğumuz şeyin fanatik savunucuları olabiliyoruz. Belki de çocukluğumuza tutsağız, hiç çıkamadık gün yüzüne. Hep bizi kandırıp çikolatamızı elimizden alana meylimiz. O gelişti, bir yerde kaldı ama biz o yerde hiç bulunmadık. Belki de hep o durduğu yerdedir; kokuşmuş olan. Bizleri insanlığımızdan edip, birer kurguya dönüştüren herkese, çok uğraşmasalar da şükranlarımı sunuyorum. Bir ara düşünmüştüm, bizi bize düşman eden ne acaba diye. Bir borazan alırsınız diyelim üflemek için. Borazan çığrılacak mesafe ne kadar büyürse, genişlerse; seste o derece dağılır. Sesinizi karşı taraftan duyduğunuzda “ama ben bunu demedim ki” dersiniz. Ama iş içten geçmiştir, çoktan ünsüzler ünlülere dönüşmüştür. Biz de böyle ünsüzleri ünlülere çevirerek, ünsüz düşmanı oluyoruz. Karşımızdaki bizi bitirme, yok etme planları yaparken; biz kendimizi nasıl savunacağımız üzerine düşünüyoruz. Ama bize yönelen silahın, ekseriyeti ağırlığın daha fazla olarak karşımızdakine enjekte edildiğini; aslında bu iki düşüncenin de aynı kaynaktan beslendiğini unutuyoruz. Ve birinin el çırpmasına benziyor zuhur edecek olan; “hızla gelişecek kalbimiz”. Bizim korumak telaşımız artarken, karşımızdakinin saldırı telaşı, azgınlığı artıyor. Ve bu bizden başka herkesin hesabına alacak kaydediliyor. Bu oyunda biz kaybediyoruz, ve bir sonuç olarak hep dibe batmak zorundayız. İnsani özne yerine birer kuklayız, o eski oyunu oynuyoruz perdede. Karagöz ise bildiğiniz; sinirli, kavgacı..

Sercan Aydoğan – 25 Temmuz 2014