Yazar Arşivi

0
23
Tem

Sonsuz – (12) Harikasın Başkent Ankara

Bir zamanlar belki de öyleydi. Ama şimdi o bilinen şarkıdaki “şirin mi şirin gecekondu evleri” yok artık. Samsun asfaltında yol boyu sıralanan gecekondular, Ankara’nın çehresini bozdukları gerekçesiyle itlaf edildi. Geçen gün arabanın içinde yeşil bir yer arıyoruz oturmak için. Bir yandan da çevreyi süzüyoruz. Birisi “nasıl bir yer oldu burası böyle, bir tek yeşil ağaç kalmadı”, diyor. Öteki “binaların arasında nefes alamıyoruz”, veryansını ediyor. Bende ortada uçan bir kuş dahi göremediğim için kahırlıyım. Yanı başımızda inşaatlar hızlı bir şekilde devam ediyor. Oturduğumuz topraklar haraç, mezat satılırken, birileri de başımıza yıktıkları yeşilden daha çok rant etme derdinde.

Evde akrabalardan aldığımız dolabı kurarken, dolaba dokunduğumda dolabı işleyen makina seslerini de duyar gibi oldum. Bu ruhsuzluk işlemişti dolabı. Tıpkı çocuklarımızı da o ruhsuzlukla işlediğimiz gibi. Bir coğrafyaya sömürgen elinizi attığınızda nasıl orası bir coğrafya olmaktan çıkıyorsa, makineden çıkan şeylerinde bir kıymeti harbiyesi yok.

Bir dönem çalıştığım mobilya atölyesinde, oymacı ustasına dikkatle baktığım zamanlar olmuştur. Ağaca küçük dokunuşlarla nasıl şekil verdiğini, ağacı nasıl bir hüviyete büründürdüğünü izlemişimdir pür dikkat. Gözlerini kaybetmek riski üst düzey olsa da o yine de bir nesnenin vücut bulmasına özen gösteriyordu. Tabi şimdi bu meslekte yok oldu. Şimdi kimse aramıyor ustanın göz telaşını.

Harikasın Başkent Ankara yazısı da böylesi bir göz telaşının kaybolduğu yerde yazıyordu, yani yol ortasında. Doğası katledilmiş, kültürel mirası talan edilmiş bir Ankara (Ankyra) tabi ki de “harika” olacaktı.

Çocukluğumuzdan beridir gittiğimiz ve gezerken büyük keyif aldığımız AOÇ’de bizim gecekondular ve oymacı ustasının yok oluşu gibi; duble yollarla yanından geçilirken, şöyle bir göz ucuyla bakılan otoban yosması yapıldı. O inşaatların arasında, “bu ağaçlar AnkaPark’a dikilecek” yazıları arasında ormana yapılan tecavüz haklı kılınmaya; erkeğin işini bitirip, erken gelişinin üstüne bir de sigara yakarken “çok güzeldi değil mi” deyişine benziyor.

Çevremiz değişiyor ve yapılan hiçbir şey eskisi kadar sevindirmiyor bizi. Kentlerin boşluğunda, izbe sokaklarda kaybolalım isteniyor. Evden işe, işten eve giderken bunaldığımız zamanları da AVM’lerde geçirmek bütün derdimiz. Oysa hayatlarımızın içi boşaltıldı. İnsan olarak dahi bir duyguyu işaretleyemiyoruz. Hep sahteliklerimizden günler devşiriyoruz. Gittikçe yaratılan kente benziyoruz.

Boş ve izbe..

Sokaklar boyunca sıralanıyor ölülerimiz.

Yol üstünde aç yatan adamın derdini soracak gücümüz kalmadı.

Sercan Aydoğan – 23 Temmuz 2014

0
18
Tem

Sonsuz – (11) Devlet Bonzai içmesin, çok bozuyor..

İlk bonzai’yle tanışmamız birkaç hafta öncesine dayanıyor. İnternet gazetelerinden, video paylaşım sayfalarından öğrendik ne menem bir şey olduğunu. Her yaştan insan için tesirli bir silahtı. Sonra Bursa’da bir ortaokul dolusu çocuğun dramını paylaştı haber bültenleri. Aynı dönemde sessiz sedasız bir haber servis edildi: IŞİD Suriye’de, buralara da yakın bir sınır şehrinde uyuşturucu üretmeye başlamıştı.

Bonzai ilgimizi çekerken veya sürekli zihinlerimizde bonzai masturbasyonları yapılırken, sınırın öte yakasında aynı faaliyetlerin üstelikte “büyüklerimiz” eliyle palazlandırılmasına pek aldırmadık. Oysa, bonzai için zihinlerimiz derdest edilmiş, sabahtan akşama kadar bir bonzai’nin nasıl üretildiği, sarınca mı yoksa kutuda mı daha güzel olduğu üzerine düşünür olmuştuk. Hatta yetinmedik kaç baş ağrısı hapının nasıl bir karışımla kendimizden geçmeye yeteceğini de inceden araştırır bulduk, kendimizi.

Bizimki sadece düşünceden ibaret olsa da, nasıl bir şey acaba meraklılarının da doğuyor olması kaçınılmazdı. Ki devlet eline aldığı zihinlerimizle bu yönlü bir tacizi haklı kılacak çok yönlü bir saldırı silahıydı. Televizyonlarda bonzai üzerine yapılan yayınlar ve üretilen düşünceler dahi kaşımak için yeterdi.

Esas niyeti torbacıları bitirmek olsa bunu dünden yapardı ancak o muhbirliğin daha iyi bir çözüm olduğuna kanaat getirmişti. Ve herkes birbirini bonzai içtiği için ihbar edebilir, karşılığında önemli bir meblağı (4.500 bin) cukka edebilirdi. Evet, devletin aklına ne palazlandırdığı şebekelerin uyuşturucu satışını durdurmak ne de çocukların bu yolla yok edilmesine çözüm üretmek gelmişti.

Tıpkı 80’li yılların paşası Kenan’ı sıvazladığı gibi bugün de recebim tayibimi okşamakta sıkıntı görmeyen Zerrin Özer’in; tekerleği bulan insan benzeri ilk boynuna Zülfikarı kendisinin taktığını iddia etmesi de; Zülfikar takmayanların cahilliği ve yetersizliği üzerine kurulmuş boş bir söz öbeğiydi. İlber Oltaylı’nın kötü bir taklidi.. Anladık ki, Zerrin’de takı merakı durduğu yeri de önceleyen bir şey. Ve anladık ki Zerrin’de ve bonzai’de başlayan şey aynı kafa bulanıklığı. Şirazesi kaymış bir suretin o cuntanın kucağından inip bu cuntanın kucağına binmesi, oturulacak kucağın artık Zerrin’in kendi suretini aldığı gerçeğini görmemizi sağlasa da, o bundan bir şey anlamamışa benziyor.

Bonzai gelir güldür güldür..

Dün reis-i cumhur denetimindeki Devlet Denetleme Kurulu (DDK) Sivas raporunu açıkladı. İlk çalışmaya başladıkları günde bir beklenti yoktu ama yine de insan bir şeyler çıkar mı diye takip ediyor. Ama nafile..

Çıkan sonuç şu; Aleviler ya da etkinliğe katılanlar bedenlerini kendileri ateşe verdi. Çünkü onlar, Pir Sultan Abdal şenliklerine gidenler istemeseler yanmazdı, “irticaya geçit vermek istemedikleri için yandılar” diyor raporda. Ve güya Aleviler, “var olmayan gerçeklik” üzerinden Sivas olaylarını büyütüyor ve “var olmayan” gerçeklik üzerinden “derin bağzı güçlerin” ikamesiyle bir takım “bahane, iddia ve bağzı eylemlerle” bu olayı tarihselleştirmişler.

Ve bu işin esas sorumlusu başta Aziz Nesin olmak üzere, Ozanlar anıtı diye konulup aslında Pir Sultan Abdal anıtı olan heykelmiş. “Yak ula yak” diyen göstericiler mi onlar “şuursuz” oldukları için elbette masum!

İşte devletin bonzai aklı da böyle çalışıyor. Hatta bonzai’yi muhtemelen kutu yapıp çok kaçırmış olacak ki, 60 yıllık devlet geleneğini sahiplenirken Sivas katliamını seyirci gibi izleyen devleti kendisinden azade kılıyor. Adamın birine sürekli deli derseniz, bir gün o da deli olduğuna kanaat getirir; olmadığı halde. Artık, bir deli gibi davranmaya, delinin olaylara yaklaşımıyla “delilik” yapmaya devam eder.

Bonzai içilmesini teşvik eden devlet, Sivas katliamında da toplanan güruhun masum eylemciler olduğunu söyleyerek, Alevileri deli yerine koymaya çalışıyor. Marjinalleştirmeye gayret gösterdiği topluluğu yine bu marjinallik üzerinden toplum dışına atmanın, atamıyorsa da; bazı parçaları dışarıda bırakarak, kendine en yakın ve benzer şekli alması için uğraş veriyor.

Devlet bonzai içmesin, çok bozuyor.

Not: Bu yazı devletin bonzai aklı olarak kurgulandı. Hapların bir araya getirilmesiyle ilgili tarifler bilinse de, tarif vermekten özenle kaçınıldı.

Sercan Aydoğan – 18 Temmuz 2014

0
10
Tem

Sonsuz – (10) Kuraklık, bir çöldür.

cl

Kuraklık, bir çöldür.

Artık bir daha üzerinde ot bitmeyecek topraklar üzerine bir denemedir. Elinize bir parça toprak alır ve yakından bakmak istersiniz. Neden bu toprakta ot bitmemiştir? Daha ilk elde size bilinmezliği ile gelir toprak. Çünkü, elinizden ufalanmış ve yine ait olduğu yere çöle dönmüştür. Bir çölde insan çok şeyin hayalini kurabilir; olmayan. Ve bir daha olmayacak olan.

Binbir gece masallarını okumuşsunuzdur, ya da duydunuz en azından. Yazar orada, bir güzelliği paylaşıyor gibi görünürken çok şeyin içini de boşaltmaktadır. Örneğin erkeği mutlu etmek için raks  eden bir kadın ne kadar çekicidir değil mi? Bütün bir hikayenin altında yatan neden cennet bahçelerinin varlığıdır. Uğruna öldürüldüğümüz, o bahçelerin. Oysa işte, çevremize göz gezdirelim ve insanların yüzlerine bakalım. Nasıl da çöldür suretleri. Uzakta aramaya ne gerek, dünyanın etraflarında döndüğünü göremeyecek denli görkemliler. Kendilerinden gökdelenler dikiyorlar uzak atlaslara. Git gide tekellerin, büyük büyük tabelaların altında yok oluyor insan. Dünden bugünü bugünden yarını kuruyor. Ve sanki, hiç ölmeyecek gibi bir rüyanın peşinde koşuyor; gelecek. Tıpkı vadisini yitirmiş bir yeşilden arta kalan adına doğa diyemeyeceğimiz şeyi de kendine benzettiği gibi.. Gılgameş’te bir sırrı aramaktadır insan. Şahmaran’da da aynı hikaye farklı şekliyle vukuu bulur. İnsan hep bir gizemin peşinde koştu. Oysa ulaştığı yer yine o başladığı yerdir. Aslında, “dünyanın merkezi burasıdır” şu ve o değil tam da bulunduğumuz yer. Biz hep yüzlerimizde yitirdik kalbimizi; kuraklık kalbimizden yayıldı. Bir doğa olayı değil, bir efendinin kötü şakası bu.

Sercan Aydoğan – 10 Temmuz 2014

 

 

0
9
Tem

Sonsuz – (9) Dörtyüzonbirinci nüshadır yalnızlığımızı çoğaltan…

 

asafkocak

“…Bu geniş dünyada

böyle de dar oturulmaz ki

Diken dibinde kenger sakızı…”

Uğur Kaynar

“asaf koçak ve uğur kaynar gibi şiirden ölen bütün insanlara…”

 

Hakkında bir şeyler yazabilir miyim diye düşünüyordum. Derken kitaplarını aldım, kardeşin Soner’le konuştum. Belki yanına da gidebilirim bilmiyorum. Kitaplarının bir kısmının dükkana giren hırsızların çaldığını söyledi. Çalacak o kadar şey olmasına rağmen neden özellikle senin kitaplarının çalındığı ise bir soru işareti.

Biliyor musun belki Sürmeli otelinde hala o “merdiven başı belada”dır. İşlettiğin dükkana gelip bir video kaset almak isteyen, ya da el işi göz nuru işlediğin tahta oyuncakları almak isteyen bir müptelayım ama o devrana yetişemedim. Bende aradan mekan olanı kaldırdım. Sümer sokak’ta kurduğun el yazıları yayıncılık, bir köprüdür şimdiye. Gizemya’dan okuduğum “sütbeyaz soyun da gel, nar memeleri, kadınım, sarınacak döş yıkanmışken körpe kızana, ısıt dudakları da ağzından öpeyim, hayalevleri” gülbeni şiirinde hiç bitimsiz sonsuzu işaretlemek ister gibi sözcüklerinde.

Oysa Kardelen’de yalnız oturduğun o masada hiç değilse ara sıra seni görmek umuduyla arayan, üstelikte zamansız ve amansız gelen bir dost olmayı; olamıyorsam da bir tabak önüne yığılan maydanoz.

Peçete kağıtları hepimiz için sıradan bir şey gibi kullanılır ve atılır. Ama biz senin peçete kağıdına yazdığın “yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği”ne dair hasretliğinin ve bilinmezliğinin bir boyutunu da yine o peçete kağıtlarından öğrendik. Bir insanın memleketinden zorunlu göçü, yıkımdır dünyasına. Sen de öyle diyecektin eğer Zara’ya varmış ve o konuşmayı yapmış olsaydın. Dediğin gibi hele de ilk orada kötü alışkanlıklarına başlamışsa insan; sigara, içki, kadın ve şiir.. Sonrasında düşlediği bir hayatı veya fazla bir şey istemeden geçirmek istediği gençliği kendisini hapsetmişte, hep afakanlar basmışsa tam da bu söz arasında. Çok zor..

Seninle tanışalı, adamakıllı seni tanımaya çalışalı 2 sene oluyor. İlk duyduğum elektrik ve su faturalarıydı, ödenmeyen. Zaten üstünden de bir 50 lira, bafra sigarası, ağızlık çıkmıştı.

Geçen sana yazdığımda kötüydüm, sancılıydım. Neyse ki azaldı biraz..

Evin içinde kelimeleri bir araya getirmek için; gah tuvalete gidiyorum, gah yürüyorum yine evin içinde. Akıl bâli olmuş durumda. Uygun cümleyi bulana kadar da bu sürüyor. Bulunca da kağıda yazsam mı diyorum ama daha çok şey bulmam gerektiğini söyleyerek yine kendime; orada vazgeçiyorum sözcüklerden. Tekrardan bir zihin harbi..

Layık olmak meselesi olunca, ister istemez ellerin buz tutuyor. Yazamaz oluyorsun. Tedirginsin, bir kem söz edersem diyorsun. Elime yüzüme bulaştırırsam her şeyi bi çırpıda. İlk düşündüklerimden biri de Asaf Koçak ve Uğur Kaynar’ı yazmaktı..

Aslında konuşmaya ordan başladım onlarla. Çünkü onlar; daltonlar.. Sakallı geziyorlar Ankara sokaklarında ve hep parasızlar.. Çoğu zaman evlerine yürürken polis çeviriyor, karakola götürüyor. Sadece sakallı olmaları değil mesele, güzel içtiklerinden oluyor bu da. Hikayeleri bilinsin istemiyorlar. Ticari bir kaygıları da yok. Düşünsene elyazısı ile şiir kitapları basıyorsun. Çoğu insanın aklına dahi gelmez, çünkü para getirmez biliyorsun. Oysa son parasını da şiire yatırıyor. Ve şiirden ölen bir çocuk belki de Uğur Kaynar..

Sercan Aydoğan

2 Temmuz 1993 – 2 Temmuz 2014

0
23
Haz

Sonsuz – (8) Düş’te İnsan, Düştü İnsan! – 2 –

Ait’im, ait’sin, at it..  Ait’im, ait’sin, at it..

 

80’lerin erotik-porno çıkışlı dönemlerinde, çokça duymuş ve sırıtarak gülmüşüzdür: “bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla.” diyen kadının ağız hareketlerinden bir başkasının attığını anladığımız çığlığı. Kadın o an bir başka boyuttan seslenirdi; olmayan. Biz de durup olayın ardını incelemeyi hiç düşünmedik. Salak karı pezevenge kaptırmış kendini, şimdi de ruhundan söz ediyor güzellemeleri çekilirdi. Birlikte ağlayanlar olurdu kadınla. Bıyıklarıyla Nuri Alço; kolyesi ve kelliğiyle Tecavüzcü Coşkun ilgi çekici karakterleriydi yine o dönemin. Günümüzde de reklam filmlerinin aranan isimleri.. Önceleyin şunu, bizim olmadığı halde “biz”e ait olduğunu sandığımızı anlatmak için yola revan olmuştum. Ve bunun üzerinden neden, nasıl toplum olarak topyekün bir şekilde tecavüze uğruyoruz’u düşünmüştüm.

 

 

Öncelikle bizi bir birey olarak kabul etmiyor yasalar, hükümet, örf, adet. Dahası ne derece kötü de olsak dönüştürülmeliyiz toplum içinde. Yani çağa uygun birer ucube olmamız da kaçınılmaz böylelikle. Dikkat edin herkesin elinde bir telefon. Haydar geçen birine öykünüp; “telefonlar ne kadar akıllı olursa insanlar o derece salaklaşacak, salaklaştıkça da yalnızlaşacak” ifadesini kullanmıştı. Belki önceden bildirimli yok olma girişimiydi baktığı yerdeki. İşim gücüm yok bu yalnızlaşma üzerine düşündüm. Bu insan neden yalnızlaşmalıdır? Hangi koşullarda insan yalnızlaşır?

 

 

Bir kere her şeyi unutabiliriz ama şunu çok iyi biliyoruz; bizim gibi düşünen, harikulade kimse yok. Yani kusursuz bir ahmaklığa sahip olduğumuzu, bizim gibi de kimsenin olmadığını düşünüyoruz. Dert babasıyız, yeri gelince mutluluğu payidarı, paylaşılır olanız. Lakin, bütün insanlar bizim gibi düşünüyor. Peki nerede ayrılıyoruz bu kadar adamdan? Şurada: Belli bir şekli, kalıbı yok saydığımız oranda bu topluluktan azade oluyoruz. Bu da bir yalnızlık ancak çoğul bir yalnızlık. İnsan, cennetten düşmekle pusulasını şaşırmadı aksine düştüğü cennette doğayı yadsıyarak bugün ki şeklini aldı.

 

 

Bakın yapılan büyük binalara. En üst katında bahçemsi bir şey var. Ne o hani gökyüzüne ayak uzatıyorduk deyip, kapıya çıkınca hasiktir burada yapay bir cennet kurmuşlar intibası uyandırıyor insanda. Hasan Sabbah çokça suçlandı. Dünya’da cenneti var etme girişimlerinden dolayı. Bu efsaneyi batılılar uydurdu ve coğrafya buna uygundu ne fark eder. Geçmişte Sabbah’a Rafızi diyenler bugün kendileri kurdukları cennette hayat sürüyor: safa pezevenkleri..

 

Sercan Aydoğan – 23 Haziran 2014