Yazar Arşivi

0
23
Haz

Sonsuz – (7) Düş’te İnsan, Düştü İnsan!

Giderken kafamı yoğun bir karmaşaya kurban ettiğimden bi habersizdim. Aklımı sürekli meşgul eden sorunlarla, sorularla yalnız kaldığımda bir kez daha tanıştım. Kaçmaya çalıştım, kurtulurum sanısıyla. İki çift kelime dahi etmeme izin vermedi sözcükler. Küskündüm, belki kırgın, kırmıştım belki de aynada yansıyan sureti. Üstüne cümle kurmak düşüncesi bile fazlalıktı. Ziyaretine geldikten nice sonra kendime kaldığımda; kafama düşen yağmur damlalarının bıraktığıyla koşanları idrak ettim. Koşmadım. Bilhassa daha çok ıslanmak gayretindeydim. Kaçarak, ötelemeye çalışarak nasıl kendini özgürleştirebilir insan. Belediye hopörlerinden “’bizim suyumuza bir çöp değse bulanır’ dedi Hacı Bektaş” anonsu geçiyor. Oysa, ne Hacı Bektaş’ın bahsi geçen o su şimdiki su, ne o çöp aynı çöp. İnsan kendini bilmedikten sonra -ki öyle diyordu dünya kurulurken, insan kendini tanıma hevesindeyken.. – Düşüncelerin düzleminde o sarp arazide boğuluyoruz. Otları temizlemek gayreti bir yana otlarla yaşamayı öğrenmeli insan.

 

 

İnsan belirsizliğe kurban ettiğinden beridir kendini, yaşama hevesini yitirdi. Günlük kaygıların içinde kayboldu, yitiriverdi insanlığını. Ağlayan birini görünce, biz de nasıl ağlayabileceğimiz üzerine “başımıza gelmiş olumsuzlukları” düşündük. Oysa onun ağladığı farklıydı. Biraz sonra gülecek olmasının manasını aramadan –ki buna ihtiyaç var mıydı?-; vay şerefsiz az önce ağlıyordu şimdi gülüyor demek yeksaneliğine düştük. İnsan yitirdiği için ağlamadığından, aksine insanlığın faili bir katil olduğundan böylesi rahattı. Kendisini öldürmüş olduğu yetmiyor gibi, tuttu her an dirilen insanlığı öldürmeye çalıştı.

 

 

İnsan, nefsin de insana dair olduğunu kavrayamadığı için kafa kesti, tecavüz etti. Yine o en büyük tecavüzcünün içinde gizlendiğini kavramak yerine yasaklamaya çalıştı insanlığı. Ne kadar dibe bastırsa o kadar yüzeye çıktı azgınlığı, insanlığı boğazladı. Size kimse olmanızı salık vermiyorum. Sözcüklerin ardına gizlenip kendinizi olduğunuzdan da farklı gösterin de demiyorum. Lakin hepimiz olduğumuz gibi değil göründüğümüz gibi olmayı seçiyoruz. Olduğu gibi geleni de, dar ağacı kurup asıyoruz. Yetmiyor, ağzına üleştiriyoruz bütün pis bildiklerimizi. Kolay geliyor ilk elde bu. Çünkü tek düze yaşamayı, “biz”e sulanı “bizim” diye büyütmeyi seviyoruz. Bizim olmadığı halde. Bize ait değilken bütün bunlar..

 

Sercan Aydoğan – 23 Haziran 2014

 

0
28
Şub

Sonsuz – (6) Çok kolaydı ama sen kaldın…

“metin eloğlu, müştak erenus ve onat kutlar’a…”

Üstelikte çok olan sahi neydi hayatımda! Pişkinliğimden utanmayan kolaylığım neremden kaynaklanıyordu! Belli ki, bir başkası için çok kolay olan bir şeyi başaramamıştım. Peki şimdi topluma bunun hesabını nasıl verirdim. Sorularla geldim bugün eve.. Sahi bende kalan neydi! Taş kadar yerinde ağaran, bastığım yerlerimi soğuk kış gününe çeviren.. Geceler.. yani öyle yıldızı da olmayan, bedenimi çıkamaz sokakta, ardıma bakmadan bıraktığım vakitler. Ellerimi bacaklarım arasına sıkıştırıp, bir kadının sıcaklığına ihtiyaç duyduğum zamanlar. Sahi bende bir şey kalmış mıydı? Kalan buydu işte; yüzüne dahi çemkirmeyeceğin soğuk ucube. İs, duman arasında.. Biliyor musun, yaklaşık bir aydır başı M ile başlayan bir kelimeyi arıyorum. Oysa geldiğinde bir yere yazmamıştım, nasılsa gelirdi ama şimdi aklımın neresine sokuşturduğumu dahi bulamıyorum. Zaten ekseriyetim de kaymış durumda.. Seviyoruz, seviliyoruz diyelim.. Kendimizi kaybettiğimiz zamanlarda oluyor. Sonra bir an geliyor, kendinden bile kurtulmak istiyorsun. Kaç diyorsun yalnızlığına, Nietzsche’ye hak vermemek elde değil. Koca hayatında sevdiği iki kadını oldu adamın. İkisini de çok sevdi ama ikisinin de olamadı. Kadının yanına mı gidiyorsun, kırbacını almayı unutma deyiverdi. Kadını sevmek güzel, ama sevgisi kalıyor mu insana. İnsan en sonu kendinden beziyor.. Müştak abi, 40’ından sonra sevmeye başlamış.. Adamda gerçekten karakter sahibi birisi, kadına tutulunca sudan çıkmış balığa dönmüş. Şiirlerinden sezmek olası.. O da diyor, özlüyorum çıplak bir kadının sıcaklığını.. veya buna benzer şeyler mırıldandı. Anamın bıraktığı yerden sarıl bana diyor Metin abi.. Kim gelir şimdi yamalarını diker ya da gelir de al bu da bende olan sen der. Vakit ilerledikçe bizde şarap tadı vermeye başlıyoruz. İyisinden olacak değil, hayatlarımız gibi bir köpek öldüren, nektarı vişnesinden bol..

 

Sercan Aydoğan – 28 Şubat 2014

0
8
Şub

Sonsuz – (5) Susuz

Kervan ilerliyordu kimi yolcular ardı sıra koşmakta, kimi yetişememekten müzdarip bir soluklanma niyetiyle oldukları yerde kalakaldılar. Cemalini görmek dileyen de işte bu kervan yetişmek isteyenler gibi yollarda kalmıştı. Yüzünde şavkıyan güneşin hareleri ile kervan ilerliyordu..

İşte böyle bir dönemde rast geldim, sevgili yare. Kervanımızı kutsal topraklardan yükünü almış ilerken, bindiğimiz araç bozulmuştu. Araçta bulunan Lazlar bu sıcakta aracın bozulmasını hayra yormazken.. Onlara söylemiştim aracın bozulacağını, lakin dinlemediler. Bir ara genç bir delikanlının çadırlar arasından beni çağırdığını işittim. Tenindeki kokular bildik, tanıdık susuz bir çöl sıcağını taşımıştı..

İki kolu yoktu iyi hatırlıyorum. Sakine su istemişti Fırat’a giderken askerler arasında kalmış, kollarını yitirmişti, oluk oluk akan kan bile utanmıştı yapılan bu zulümden. Sabırla varmıştı kendisini bekleyen yiğenlerinin yanına.

Orda can vermişti. Şimdi karşımda güzel yüzüne bakıyor, hasbihal ediyorduk. Görülmüş duyulmuş şey değildi ama o karşımdaydı. Öyle uzun uzun baktım yüzüne. Konuştuğumuz lisanlar faklıydı ama biz anlaşıyorduk, aşkın diliydi bu. Bir güzelliğe aşk ile bağlanmanın, konuşmaz olan dillerin bülbül kesilmesiydi belki de.

Hüseyin’in biricik yadigarı, Celal Abbas. Sevgili yarenim. Ali’nin biricik yadigarı, amcaoğlu. Nasıl da canını vermiştin sevdiklerin için.

Şimdi yaşamak için ölmek sırası bizdeydi..

Yaşamak için ölmek sırası.

Seyyid Hasan Efendimizin anısına saygıyla.

 

Sercan Aydoğan – 8 Şubat 2013

0
14
Ara

Sonsuz – (4) Küf

Yüzyılların varlığının sömürülmesiydi farmasonik iktidarın kurguladığı. Önceleri insanların bir bir alt edilmesi; kuyular açılıp diri diri kuyulara atılmaları, belgrad ormanlarında bulunan ağaçların açılan çukarlarda insan yakmak için kullanıldığı gerçeğiydi. İnançsal, siyasal, düşünsel ve toplumsal alanlarından soyutlanmaları ve sürgün, katliamlardı bu insanlara kalan. Geçmişten aldıkları birikim ve geçmişlerine olan özlemleri iktidara olan öfkelerini biriktirmekteydi.

Gün geldi geçmişte kendilerine saldıran iktidar bu kez işi onların inandıkları şey etrafında kurguladı. Çünkü bu insanların yok edilmesi ancak inandıkları değerlerin yok edilmesi ile mümkündü. Bunun içinde soyut, olmayan bir Tanrı’ya vaaz edilsin isteniyordu.

İnsanların daha çok sömürülmesi, daha çok gözlerine perde inmesinin sebebiydi cennet dahi olamayacak bir yere öykünmeleri. Daha çok kadınla birlikte olmak iktidar edenlerin salyalı ağızlarının köpürmesine neden iken, kadınların “cinsel organlarının isimlendirilmesi” rahatsız ediyordu bu melun şeyleri.

Kişilerin inanç alanlarına müdahale edilmesi; iktidar için yatak odalarına dahi girmeyi, cinsel ilişkinin – eğer bu bir toplumsal ilişki değilse- nasıl olması gerektiğini, önce hangi yöne dönmelerinde de söz hakkı veriyordu iktidara.

Bir inancın yok edilmesinin ön koşulu, iktidar dışında kalan inanan insanların Hitler’in yaptığı gibi tavşanlar gibi zehirlenmekti. Dışında kalanlar ise içte olana karşı bilek seviyesinde bir el hareketi ile o göt varsa gelirsin diyordu.

Bu inancı yok etmek iktidar için kaçınılmazdı artık. Onların hiç var olmadığını söylemek ve hadi çocuklar tespihlerimizle hep birlikte camiye demekti gerçek olan. Çünkü bu insanlar kendilerini toplumsal alanda katliamlarla var etmişti. Tek gerçeklik onların bu toplumun –yani ailenin- ecdad dışı, ocak dışı insanlar olduğu gerçeğini yüzlerine vurmaktı her defasında. Aslında bu bir fırsattı değerlendirilebilirse..

Ancak yüzyıllardır süren hakikati değiştirmeye ne iktidarın gücü yeter ne de onun kapı kulu uşaklarının. Yine yaratılacaktır; Pir olan ve bir olan topluluklar.

İktidar edenlerin, zalimin zulmüne karşı; teber çekip zalımların kanını dökelim bakalım nic’olursa olsun.

 

Sercan Aydoğan – 13 Aralık 2012

0
19
Eki

Sonsuz – (3) Bir söz

İnsan bir söz ile var oldu. Yok olması da bu yüzden, kendi eliyle oldu. Ölümün bedenlere korku salacağı söylendi, şehrin en geniş meydanlarında.

İnsanlar birbirine iple bağlanmış sıranın kendisine gelmesini bekliyorlardı. Az ilerde dar ağacında yağlı ilmeği başlarına geçirmek için bekleyen cellat bir şeylerden ürkmüştü sanki. Her tahta sandalyeyi ittiğinde boynu düşen her genç, dağ gibi bir fidan oluyordu.

Celladın önü sıra geçen insanların yüzlerinde gördüğü, onca işkenceye rağmen solgunluktan, yılgınlıktan iz bulunmamasıydı.

Her gelen gözünü uzak bir noktaya dikiyor veya kendilerini seyreden halkın üzerinde gezdirip gülüyordu, yaşamak şakaya gelmez dedirtiyorlardı. Ölüm, onlar için yaşam şekliydi. Ve sözleri yüreklerde yankılanacaksa ölüm tatlı bir türküydü;

Hak ismin okur dilimiz diyorlardı,

Usludan yeğdir delimiz,

İşte celladı kemirende bu düşüncelerdi. Gözleri bir noktada donuklaştı. Hiçbir işe eli varmamıştı. Annesiyle babasını kahvede birlikte oturduğu dostlarının sözleri üzerine bir gece ansızın boğazlamıştı. Ölüm kendisi içinde bir kaçıştı, yaşayamadığı şeylerden kaçtı ömrünce. Ancak, şimdi kaçtığı şeyler gülen yüzler olarak karşısındaydı.

Ölmek sırası beyazlar içindeki Şeyh’teydi. Topluluğun göz yaşlarına inat gülümsüyordu. Dileğini gerçekleştiren birinin kendinden emin gülümsemesi yerlemişti dudaklarına. Sakin ve inanan adımlarla merdivenleri yavaş yavaş çıktı. Halkın üzerinde şöyle bir göz gezdirdi. Elini yüreğine götürüp onları son bir kez selamlamak istiyordu. Ancak iple bağlı elleri buna izin vermedi. Bir an celladı ile göz göze geldi ve celladın düşüncelerini okur gibiydi,  sandalyeye çıkarken celladın duyacağı bir sesle,  “her ağacın kurdu özünde olur” deyiverdi..

 

Sercan Aydoğan – 19 Ekim 2012