Yazar Arşivi

0
2
Ağu

Sonsuz – (2) Senin de aşkın yarine kavuşmak diler ya..

Toprak susuzluktan çatlamıştı, sarı sıcaklar gittikçe daha çok bunaltıyordu. Yaz aylarının getirdiği bıkkınlık ve sürekli yaşanan savaşlar, bölgede yaşayan herkesi tedirgin etmişti. Yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda, güneyden ve doğudan gelenlerin bıraktıkları acılar hala tazeydi.
Uzun yıllardır Pîrine ikrar vermiş, lakin artık canı yüreğine gelmişti. Bir dünya gözüyle görseydi, geride bıraktıklarını. İçine bir kor düşmüştü, mutlaka gidip görmeliydi Dorylaion’daki evini.
İlk buralara geldiği zamanları anımsıyordu…

Şehre indiğinde duymuştu, yakınlarda bir dergahta zorda kalanlara yardım ediyorlardı. Yoksullar arasında ünü yaygın olan bu dergaha gitmişti. Bıyıkları henüz daha yeni terlemişti o zamanlar, civan gibi bir delikanlıydı. Zor durumda olmasa gideceği de yoktu hani. Tarlasını öküzleriyle yeni sürmüş, buğday tohumlarının toprakla hemhal olması gerekiyordu, mevsimlerden güzdü. Dergaha vardığında dervişlere rasgeldi. Delikanlılığın verdiği hevesle heyecanlı heyecanlı;

– Ağam yanımda elma getirdim, buğdayla takas etmek isterim.

Onu önce Gözcü Baba’ya, Gözcü Baba’da onu Hünkar’ın huzuruna çıkarttı, hiç böylesi bir tavrı beklemiyordu ama anlatmışlardı da. Kapıdan takas yapar geceye kalmadan da hemen yola düşerim diyordu, telaşesi bunun içindi.
Hünkar’ın huzuruna vardığında epey uzun zamandır onu bekliyor olabileceğini düşündü. Pîr de bu tavrı doğrular biçimde uzun yıllardır görmek dilediği bir dostuymuş gibi ona bakıyordu.

Pîr uzun boyluydu, sakalı göğsüne iniyordu, yüzünden nur balkıyan, babacan tavırlı yaşlıca bir adamdı. Görenlerde saygıyla karışık bir sevgi uyandırıyordu. Konuşması çok içten oldu;

– Gözcü baba söyledi erenler, bizden buğday istermişsin.

– He ya ağam! diyebildi utangaç, hiç böyle olmamıştı oysa ki. Tuttuğunu koparırdı, inatçıydı da. Ama ağzından “he ya ağam” dan gayrı söz çıkmamıştı.

– Rahat ol erenler, burası senin evindir.

Pîrin bu sözleri onu rahatlatmış, mutlu etmişti. Dedikleri kadarda varmış diye düşündü. Söze başladı;

-Tarlamı yeni tapanladım ağam. Tohum eksikti, çevreden duydum ki yoksullara hizmet edermişsiniz. Bende yanıma biraz elma aldım, dergahtan buğdayla takas etmek isterim.

– Erenler, sana buğdayı verelim lakin biz sana nefes vermek dileriz.
İlkin ekeceği tarlayı düşünmüş, delikanlılığın verdiği coşkuyla, itiraz etmiş;

– Hayır ben buğday istiyorum, demiş utanmışta bu ısrarında.
Pîr, gülerek başını sallamış peki deyip, göndermiş Gözcü babanın ardı sıra.
Dorylaion’a doğru yola koyulmuştu, vakit akşama varmak üzereydi. Şehirden çıkmış ama içini de bir kuşku sarmıştı, bir tarlasını bir buğday yerine alacağı nefesi düşündü. Çok dervişler görmüştü. Ama dervişlerin sırrı üzerine hiç düşünmemişti. Cem cemaat olduklarını, birbirinden helallik almadan iş görmediklerini anlatmışlardı köylüğünde ama varsa yoksa tarla tapandı. İçini kemiren bu düşüncelerle birlikte gerisin geri döndü. Yolda epey düşünceliydi. Gitmesem ya dedi. En iyisi eve dönmekti. Peki ya nefes alırsa..
Elindekileri Gözcü Baba’ya teslim etti. Gözcü Baba durumdan mennun ama belli etmeksizin;

– Buyur yine hoş geldin erenler, ne ararsın? İstediğin alamadın mı yoksa?

– Yok ağam aldım almasına ya, ben buğdayı verip nefes almak dilerim.

Gözcü Baba önde Yunus arkada, yürüdüler Hacı Bektaş’ın yanına. Hacı Bektaş tekkenin dışında bağdaş kurup oturmuş gül dalına konmuş bülbülü seyretmekteydi. “Senin de aşkın yarine kavuşmak diler ya” dedi, gözüyle bülbülü süzerek..

Yunus’u görünce kalktı, gülerek ona doğru yürüdü;

– Ooo erenler hoş geldin karar mı değiştirdin yoksa, nefes mi dilersin.

– Öyle gerekti ağam, içime düşürdüğün kuşku yol boyu gelmemi söyledi, bende geldim işte.

– Yalnız erenler, senin kilidini biz Taptuk’a verdik, dedi.
Biraz ümidi kırılmıştı, çünkü ne söylendiğini anlayamamıştı ama merak dolu gözlerle Karacaahmet’in peşinden çıktı gitti..

 

Sercan Aydoğan – 02 Ağustos 2012

1
24
Tem

Sonsuz

Büyük düşün (!) sen
“Yeni Akit”sin tavşanı tazıya boğdurur, yersin..
Eskisini yele sermek dilersin ama her yeni içinde eskiyi de getirir tüm karanlığıyla, unutturmak dilersin..
Ve lanetlersin bir öncekini sanki kendin bir bakıma “o” değilmişsin gibi..
Kendinden olmayana, boşver pezevengi dersin..
Çünkü, karşına dikilip namusluca hesap soranlar, karanlığını yırtıp atanlardı onlar..
Çünkü, zulmün kara bahçelerinde “döne döne semaha tutuşanlar”dı onlar..

 
Sercan Aydoğan – 24 Temmuz 2012

 

0
4
Tem

Sonsuz ve Öteki

İşte Geldim..

 

Gelmek ve gitmek arasındaki an’da başlıyordu, yaşamak. An’ı daim kılanların var olduğu bir başka düşün dünyasına kapı aralıyordu zaman. Bir bilinmeze kapı aralarken içinde taşıdığı mânâ ile bunun hiçte bilinmez bir şey olmadığını, aksine sıfatların ortadan kalktığını, ismin başına bir takım ibareler eklenmesinin manasız olduğu söyleniyordu o an’da.

 

Ve işte gerçek manada pervaz vurmak, çarh dönmek.. An’ın sonsuz, bitimsiz hülasası burada aşk olup dönüyordu. Kubbeden içeri girenler sıfatlarını geride bırakmış, bir kardeş sofrasına davet edilmişti. O ki davetin gizli parolası, “yoksulların hizmetçisiyim” idi.

 

Orada insan benliğini unutur, bir olmak gayretiyle yer ile yeksân olur. Ve oraya girerken parmağındaki uluhiyet sembolünü de aslan’a teslim etmek gerekir. Çünkü orası herkesin can olarak girdiği, üryan büryan olduğu yerdir.

 

Şeklin ortadan kalktığı bu mekân, can olmanın, birlikte nefes almanın baki kaldığı, kardeşliğin mekânıdır. Bir olmanın yegane koşulu, bir kişinin canı yandığında hepsinin canı yanması.. bir kişiye ezilmiş üzüm tanesi sunulduğunda, cümlesinin mest olur pervaz vurmasıdır…

 

Bir inancın serçeşmesinde yaşananlar bizlere ortaklaşa bir geleceği savunma, birlikte geleceği yaratma özlemini de aşılıyor. İnsanlığın geleceği için Tanrılar dağından ateşi çalan Prometheus gibi, o mekânda da insanlık için kardeşlik ateşi yakılıyordu. O ateş ki “bizlere yarin yanağından gayri her şey ortak” diyordu..

 

İnsanlığın bedeninde şekillenen, gerçeğe ve yüreklerimizde hak olana olan bu inanç ve özlem bizleri sancısını duyduğumuz bir yaşama savurmakta.

 

Ve yüzyılların katilleri elinde yine de, yaşanan onca acıya rağmen “insan” demekte.

 

İnsanlığın ellerinde ortaklaşa yarattığı bir geleceğe ahd-ı iman etmekte mesele. Yoksa neden Pîrlerin taşıdığı kıvılcım bunca sene dört bucağı sarmış olsun; “dönen dönsüm ben dönmezem yolumdan” diye dağlar, taşlar bu yürüyüşe kulak verip sükûn eylesin.

 

İnsanlık dün Madımak’ta olduğu gibi yine yazacaktır tarihini. Çünkü tarihi yazanlar, karanlıkları yırtıp atanlar, yerine aydınlık geleceği elleriyle sunanlardır. İnsanlığın, insan olmanın meşalesi budur.

 

Sercan Aydoğan – 4 Temmuz 2012