11
Oca

Yol

hasan

“Oğlum sen bekle burada, tamam mı kuzum?”

Köylerden kentlere, değişmeyen hastane kokuları. Koridorda beyaz, metal sandalyeler. Sene bilmem kaç. Hasan’ın başlangıcı belli olmayan yaşamının yirmi ikinci senesi. Annesine cevap vermeden beklemeye koyuluyor. Telaşsızca bırakıyor kendini sandalyeye. Pantolonunun incelmiş yerlerden metalin soğukluğu dokunuyor bacaklarına. Omuzları aşağıda, elleri birleşik, gözleri birbiri etrafında dönen baş parmaklarında. Sırtında annesinin evden çıkarken kendi omuzlarına attığı şal. Bu sandalyede Hasan’ın omuzlarına örtülür. Kahverengi ve asker yeşili renkli karelerin sıralanmasından oluşmuş. Hasan’ın omuzlarından akıp gidecek gibi duruyor. Arada bir eliyle çekiyor şalı omuzlarına. Başını kaldırmıyor. Başka bir uzvunu hareket ettirmiyor. Annesini düşünüyor, gittikçe küçüldüğünü. Ama kendisi büyümekte. Ellerinden ölçüyor zamanı. Ellerinin zayıflayıp parmaklarının uzamasıyla başlattı elleri zamanını. Saçlarının renginde tüyler büyüdü üzerinde ardından.  Tırnakları eski yumuşaklığını kaybetti. Arada birkaçının çürüyüp düştüğü de oldu. Boğum yerinden kesildi sağ serçe parmağı. Eğer düşerken abisi tutmasaydı üç parmağını kıracaktı muhtemelen, öyle olacağını düşünüyor. Belirli periyotlarla bir avucu ve göğsünün arasına sıkıştırdığı röntgenler var bununla birlikte. Elleri, kendi içinde dengesi olan bir zamanı ölçüyor ama bu Hasan’ın planı değil tabiatından geliyor böyle ölçülecek bir zaman.

Annesi her sene daha da ağırlaşan adımlarla geliyor Hasan’a. Tarladan, hastane koridorundan, bakkaldan, ağıldan.

Dağınık omuzlarını hareket ettirmeden başını hafifçe kaldırarak doktorun kapısına bakıyor. Annesi al yanaklarıyla, lastik pabuçları ve omuzlarındaki şalın eksikliğiyle yürüyor Hasan’a. Ağzında taze süt kokusu, tırnakları sert, parmakları nasır, saçları iki örgü örtünün altında, ördüğü kazaklardan kalan yünlerden bağlı uçlarında. Oğlunun yanına varıp omzunu okşuyor.

“Hadi oğlum.”

Hasan kalkıyor, omuzlarındaki şalı annesinin omuzlarına örtüyor. Özenle. Kolunu dirseğinden kırıp elini karnının hizasına koyuyor, annesi dirseğinin boğumuna kolunu doluyor, yormamak için oğlunu yükünü vermemeye çalışıyor ama kopmamak için de parmaklarıyla kenetleniyor.

Dünyanın dengesine dokunmadan yürüyorlar, adımları kimseleri yerinden etmiyor, kimseler sezmiyor bu ağır devinimi.

Hastane kapısına varıyorlar önce. Bir rüzgar vuruyor yüzlerine, Hasan sırtından başlıyor ürpermeye, annesi çelimsiz gövdesini daha da küçültüyor. Bahçeden geçip bahçe kapısına, ardından minibüse binecekleri durağa…

Durak kalabalık; dizlerinin altında beyaz çorapları, dizlerinin üstünde kendilerine uygun görülen renkte desende etekleriyle; savurdukları saçları, oluşmamış kadınlıklarıyla birbiriyle her daim yarışan genç kızlar, gözleri ile çorapların ve eteğin belirlediği sınırların arasındaki tende yaşayan yeni yetme oğlanlar, bir büyüğünün küçülmüşlerini giymiş küçük kardeşler, ellerinden tutulan bir garip hüzünlü anneler, kimin babası olduğu bilinmeyen babalar, takma dişlerini ve kendilerine has sabun ve yaşam kokan etlerini gururla taşıyan yaşlılar ve Hasan ile annesi…

Hasan, ayağına doladığı taşla oynuyor. Kaldırım sınırları içinde gezdiriyor arada ayağının üstünde sektiriyor. Annesine biri yer vermiş, oturmuş. Oğlunu izliyor, bir yandan da gizlediği elinde tuttuğu tespih tanelerine bir şeyler fısıldıyor.

Yavaş yavaş yaklaşıyor minibüs, Hasan annesine bakıp önüne dönüyor bir adım yola yaklaşıyor. Annesi de oturduğu yerden kalkıp gittikçe yavaşlayarak oğluna yaklaşıyor.

Şimdi binecekler minibüse. Hasan pencere kenarına oturacak. En büyük lüksü bu çünkü. Sonra minibüste çalan radyoda belki sevdiği bir türkü denk gelecek. Gelmese de mühim değil. Başını pencereye dayayıp izleyeceği betondan bozkıra uzanan bir yol var.

Minibüs hareket etti. Başı pencereye dayalı. Yol bozuldukça daha da şiddetli çarpıyor başı pencereye. Midesine bir bulantı çöküyor. Ellerine bakarak devam ediyor yola. Dizlerinin üstünde birleşen ellerine. Bir şeyleri ölçüyor yine belli belirsiz. Gözlerini kapıyor sonra. Yanında oturan annesini düşünüyor sonra onun yerinde Şirin’in oturduğunu. Onun vereceği hissi. Utanıyor. Açıyor gözlerini. Bozkırı izlemeye devam ediyor. Birazdan bitecek zaten yolculuk. Tahta üzerine yağlı boya ile yazılmış ve yolun kenarına çakılmış “Çanta Köyü” tabelası göründü. Yavaş yavaş yerinde hareket etti Hasan. Annesi de durumu sezecek şimdi. Birlikte kalkacaklar. Minibüs durağa yaklaşıyor. Duruyor, kapı bilinen bir sesle açılıyor. Annesi önden indi Hasan’ına tutunarak. Hasan basamakları kullanmadı. Toprağa atladı.

Şimdi yürüyorlar. Hasan bir iki adım önde. Arada dönüp annesine bakıp devam ediyor. Omuzlarındaki dağınıklıktan belli yitip gitmekte olduğu.

“Anne, sen eve git. Ben kahveye uğrıycam.”

Annesi cevapsız bir itaatle ilerliyor, Hasan hızlıca ikinci aralıktan sola sapıp meydana doğru yürümeye başladı bile.

Güneş tepede. Hasan’ın başında değil, ensesinde. Taşlı yolda oluşan gölgesini seçmeye çalışıyor Hasan. Taşların arasına girip çıkan, pürüzlü, rahatsızlık veren bir dağınıklıktaki gölgesini. Bunun elbette çağrıştırdığı şeyler oluyor. Ama bu cümleleri sarf etmek onun harcı değilmiş gibi. İşte tam olarak bu dönüyor içinde hızlıca. Yarım yamalak gölgesinin ötesine geçip adam olmak, bu adamlıkla yaşamak onun harcı değilmiş de işte bu yüzden her gün kolunun altındaki röntgenler, alınması gereken ilaçlar, bedenindeki ağrılar artıyormuş gibi.

İçinde dönenleri ve sahip olduğu adamlığını sürükleyerek meydana varıyor. Önceki senelerin defterlerinden koparılarak yapılan kağıttan bir uçurtma dolanıyor ayağına, tökezletmiyor. Kaldırıp koyuyor duvarın üzerine. O sırada yanından hızlıca koşarak geçen çocuk duvarın üzerinden uçurtmayı kapıp, “sağolasın ağbey” diye bağırarak koşuyor diğer çocukların yanına. Hasan ise alışkanlıktan öte gelen bir sağolasın dileğinin bir işe yarayıp yaramayacağını düşünerek kahveye varıyor.

Ahmet orada. Rastlantılarla gelişen bir karşılaşma değil bu. Ahmet önünde yeni eski tüm gazetelerin bulmacalarıyla yıllardır orada. Bunun verdiği güvenle şimdi Hasan da burada. Sandalyeyi çekip Ahmet’in karşısına oturuyor.

“Oo hoş geldin Hasan’ım”

“Hoşbuldum”

“Hastaneden mi, yeni bir şey dediler mi?”

“20 yıldır dediklerini yine dediler.”

Cebinden çıkardığı röntgeni masada Ahmet’in önüne kaydırıyor.

Ahmet, röntgeni eline alıp gözlerini kısarak bakıyor, ne olduğunu anlayamadığı şekle birinin içini görmenin verdiği heyecanla bakıyor. Röntgeni incelemesi bittiğinde ise, üstteki yazıyı 15 sene önce öğrendiği harfleri acemice birleştirerek okuyor kendi içine.

“Çanta Köyü

Hasan Kızıltan      Yaşı:22

Kalb Hastası”

Şimdi Ahmet’in içini görmek kimseye heyecan vermeyecek besbelli. Röntgeni aynı şekilde Hasan’a geri uzatıyor. Gözlerindeki bulanıklığı ışık yapıp;

“Üzülme be Hasan’ım, Ömer, çay getir Hasan abine. Hadi sen de çayın gelene kadar  iki harfli bir nota söyle bana.”

Bunları söylerken eline mavi tükenmez kalemi alıp başını tamamen öne eğiyor Ahmet. Hasan ise duyuyor, konuşmuyor. Çünkü bir do sesi verip ölümü yeneceğini henüz bilmiyor.

 

 İrem Arslan – 11 Ocak 2015

Kurşun yağdır ?: