7
Ara

Zulapark; Kurşun kalem

Merhaba. Öncelikle bu yazıyı okumak istediğinden emin misin? Dön ve aynaya bir sor. Çünkü sonuçlarına katlanamayacak olan tek ben değilim. Ağır cinayetler içeriyor bak yemin ederim. Her türlü kesici, delici ateşleyici alete sahibim. Ve Önüme çıkan herkese ateş edebilirim. İstersen hemen çekip gidebilirsin! Silah zoruyla okutmuyorum bunları sana. Çok uzun olacak bir kaç takvim yaprağının amına koymam gerekiyor çünkü. Güzel başlayıp güzel biten bir hikaye değil. Zaten güzel olsa oturup buraya yazmazdım sevgili okur.

-Bu şarkı benden sana, Sen seversin.

Sıcak kaloriferin önünde ahşap bir sandalyede oturmuş kitap okumaya çalışırken; Parmaklıklı camın ardındaki yaprakları elle sayılabilecek kadar az olan ağacın dallarında intihar eden serçeler vardı. Dans mı ediyorlardı ? Ölümle mi yarışıyorlardı farkında bile değillerdi. Sırayla aynı dala uçup taklalar atarken takip ediyorlardı ardı arkası kesilmeyen kanat çırpışları. Göz göze geldik. Serçeyle değil! Ama göz göze geldik. Çok sürmedi benim bebeklerin sürgün edilişi. Tekrar parmaklıklar ardına döndüm. Her gün istenmediğini bilerek üzerine gidemezsin sonuçta. Bir yerden sonra suratına çarpıyordu bakışları.  Hastaneler, okul, iş derken bende çok yoruluyordum. Boğazımda kalan iki boktan ilacın tadı vardı, genzimi yakan. Arada bir de kaburgalarımı tutuyorum. Kum torbasına yumruk atarsın ya, O kum torbası bir sallanır. gider gelir. Öyle bir acıyla savruluyordum öne doğru. Öksürmek ölüm gibi! Hırıltılı, kuru ve sert öksürük. Ardı arkası kesilmiyor öksürüğün, boğuluyorum. Sol kolum morarmış sanki eroin kullanıyorum. Oysaki laboratuvarlara kan vermekten eriyorum. Belkide şu an dokunsan, derimin altında et bulamazsın. İçim dışım bir anlayacağın. Kitap okurken gözüm takılıyor “Tanrı yok etmek istediklerini önce delirtirmiş”   Sanırım beni de çok sevdiği için bu hallere getirdi. Solgun yapraklara rağmen sağ kalan bir iki iğde var ağaçta. Kuş kanat açıp çarpıyor yanlışlıkla. Göğsünü kabartmış, ufacık hayvan ne kadar da özgüvenle dolu bu hayatta. Belki de bir insanda olmayacak huzurla yükseliyor havaya. Sürekli, sürekli gözüm takılıyor dışarıya. Neden? Neden? Yazmayacağım dedim! Neden? dayanamıyorum yine. Seni görünce ağrılarımı unutuyorum. Sesin, sesini duyduğumda. Trafik kazaları geçiriyorum. Bilerek ve isteyerek! Kolon kanseri olduğum bu gün hiddetli bir hemşirenin kulağına dayıyorum dudağımı Ambulansın içerisinde. “şşşşh… O bilmemeli” O kim diye sorduğunu duyar gibi oldum. Ama herşey aydınlandı. Ölüyorsam eğer kararması gerekmez miydi? Tekrar cama dayıyorum küçük kafamın içindeki kocaman beyni. Binalara, bulutlara, kar ve yağmurdan kalma ıslak betona. Yine kalktı gitti, ayaklarını sürüyerek. Gözlerimde dünden hazırlıklı gibi hemen kızarıp yaşlanmaya. Makyaj yapmaya başlama sebeplerimden başta geleni bu orospu çocuğu sulu gözlülüğüm. Duyguları karıştırma. Büyük mutluluklardan sonra acı çekmezsin, sadece özlersin. Ojeli tırnaklarını doyan bir kız daha var yanımda, Taştan yapılma çıplak heykeller gibi. Tatlı diyorlar ona! Hangi anne böyle bir isim koyar lan çocuğuna? Kısa boylu, zayıf, sıkılgan bir kadına bu şekilde hitap etmek ilk başta insana aptalca geliyordu. Fakat kadının sıkılganlığının aslında insanın ne zaman başı sıkışsa yardım isteyebileceği derin bir cana yakınlığı ve zarafet kuyusu olduğu yavaş yavaş ortaya çıktı. Çok geçmeden o ismi de kulağa çok hoş geldi. Kanın devridaimi gibi. Kalbin insan aklının alamadığı kendi nedenleri vardır. Mistisizm. Bizlerde zaten birer ayin hayvanıyız.

-Doğru yol. .

Doğru yol, doğru arkadaşlar, doğru hayat. Peki yanlış yapmadan?  Bu doğruları nereden bulacağız? Kusursuz olmak? Kusursuz olmak için her şeyin doğru mu olması gerekir. Yanlışlarını en başta kabullenirsen zaten doğruyu bulamazsın ki. Hata yapmayan bir insan düşünüyorum da bende o adam Tanrı olmalı. Tanrı gibi yalnız kalmalı. Tanrı gibi. Eğer her şeyin doğru olanını biliyorsa, Bunları paylaşmayacak kadar bencil olmalı? Bu kadar bencil bir insan yaşamamalı. İyi ki bu güne kadar hep yanlış yapmışım. Önce gözlerimin taa içine bakan ve sonra… Sonra, sonrasında. Git ve uzun zamandır yapmadığın şeyi yap! Eski kız arkadaşını ara. Bulama ama ara. Tekrar tekrar dene. Rapor oldukça tanıdık cinsten kurgusal ögeler var değil mi psikolog abi? Eski mitolojiler bir kez daha ete kemiğe bürünüyor. Bana sırtını çevirirken, eklem yerleri kütürdeyene kadar ellerimi sıktı. Sana verdiğim değeri organlara bile vermiyordum. Sabahtan kalma kaburga ağrılarıyla ayakta durmaya çalışırken. Ne kadar da sağlam basıyorum. Sanki her gün ölen ben değilmişim gibi.

-Suratsız muavin. .

Burun delikleri gözlerinden büyük, doğuştan kaşları çatık, kil renginde bir tene sahip otobüs muavinine bakıp, sordum hep kendime “ Bu adam? Neden böyle bu adam? Bu kadar mutsuz olacak ne var ki” diye. Elindeki spor gazetesini okumaya çalışan en az beş kişi var. O adam hep mi bu kadar somurtkan? Diyordum bundan 1 yıl kadar önce de. Seneler geçti yine o otobüse bindim. Gözlerinin içindeki kılcal damarları sayacak kadar derine baktığımı fark etmemiştim. Gözlerini kaçırdığında fark ettim. Elinde, şu eskiden kalma her evin olmazsa olmaz tek tip turuncu tükenmez kalem var ya, Hah işte onu aldı. Eline gitti bu kez dikkatim. Şu sürekli bize vermediğinden yakındığım bilet tomarının arkasını çevirdi ve o kadar iğrenç bir çizim yaptı ki. “Gerçekten anasınıfına giden çocukların çizdiği kedimerdivenleri bile daha süslü ve eğlenceli. “ diye küçümsemeye kalktım adamı. Ama olmadı. Çünkü; estetik ameliyatla aşağıya sabitlememiş renksiz soluk dudaklarını. Belki de uzun zamandır ilk kez gülümsemişti. Neden mi? O bile şaşırdı yaptığı eyleme. Kasları tekrar harekete geçti ve tekrar duvar oldu. Duvarlar, yüksek taşlı, ışık geçirmeyen. Ben kendi kendime gülmeye devam ettim. Çoğu insan bana bakıp deli olduğumu var saydı. Kime ne? Daha sonra öğrendiğim tek bir şey oldu. Çok gülen insanlar içlerinde acı olduğunu söyleyip, yakınmaktan hiç vazgeçmeyecekti. Ve hiç güldüğüne inanmadığım insanlar aslında o kadar mutluydu ki. Korkuları mutluluğu kaybetmek olduğu için bizimle paylaşmadığı duvarın arkasında kalmıştı. İnsanoğlunun benliği fark etmeden kim bilir kaç gökdelen inşa etti. Organları çimentodan kaskatıydı, Kaç tuğlayı eksiltebildi? Ördüğü duvarları hiçbir zaman yıkamayacak olan canlıların hayatında kaç heyelan yaşandı? Depremlerden sağ kalan ne vardı.? Çatlaklar, sadece çatlaktır. Duvarlar yıkılmadıktan sonra. Duvarlarına rağmen çiçek diktiğim camlarına aşığım senin Ankara.

-Uçuruma üç kala

Zararın neresinden dönersen dön hep gözyaşı. Bütün iyi şeylere alerjisi olan bir kadın tanıyorum. Hiddetli, kırılgan, cesur. Anlatılması çok zor değildir belki ancak ben bu kadını tanımlayacak kadar çok tanımıyorum. Hayatı hakkında ufak tefek bilgilere sahibim onları da şu an sizinle paylaşıyorum.  Her görenin nefret ettiği ancak her tanıyanın “oha” dediği bir kişidir kendisi. Ohayı  gerçekten hak ediyor. Bir insan bu kadar sevmemeli. Hayatına giren çoğu erkek sadece bencildi. Babası, dayısı, dedesi hiç fark etmezdi. Tanıdığı bütün erkekler bencildi. Onunla tanıştığımızda henüz 7 yaşındaydım. Zaten ondan sonrada görmek nasip olmadı. Kalabalığa karıştı gitti. Birkaç ay öncesine kadar…

Hiç olmadık bir yerde tanışmak üzere elini uzattı bana. “oha!” Bu? Bu o yani. Ben direk atladım boynuna. O çok değişmişti. Erkeklere olan güvensizliği onu eşcinsel olmaya kadar sürüklemişti. Saçları üç numara, kollarında kesikler, bedeninde kara dövmeler, çirkinde bir makyaj. Karşılaştığımız yerde iğrenç bir yerdi. Karanlık, basık, küf ve duman altı, bu kadar esrar kokusuna rağmen bu kadın nasıl ayakta kalmıştı? Etraftaki insanların gözleri hep kapalı! Benim ne işim mi var? Konser işte. Kadının yaşı şimdilerde 40a kafa dayamış olsa da. Bedeni ve kemiklerine bakarak 20lik hatunlara taş çıkardığı söylenebilirdi. Kürek kemiğine doğru eğilip boynundan öptüm. Neden bilmiyorum!  O an sadece onu öpmek istedim. Sıkı sıkı sarıldım, ayaklarına baktım, ellerini takip ettim. Mükemmelin tanımı olduğuna ben bile yemin edebilirim. Beni zar zor hatırladı ve. Ve ağladı. Aynaya bakarken ağladı. Bende ağlıyordum. Elimdeki jileti uzattım ve aldı. Büyük bir cinayet. Derin bir kayıp.  Zor bir savaş. Ölebilirdi, öldürmeseydi. O öldürmeyi tercih etti. İlk ve son kez öldürmek istedi. Öyle de oldu. Her öldürdüğü duygu başına bir yara açıldı vücudunda. Dokunduğu her yer kanadı. Ben dokundukça parçalara ayrıldı.  Ve sonunda pes edip her şeyi bıraktı. Böyle bir ölüm can yakmış olmalı. Neden öldüğünü merak edenler, hikayeler uyduranlar, yalanlarına kendi bile inanmayanlar vardı ortalıkta. Bütün gerçeği bilen ve tanıklık edense sadece bir kişi. .

Onu öldüren duygunun sevgi olduğunu söylesem kimse bana inanmazdı. Ancak doğrular bunlar… Erkeklere güvenmiyorum demiştim hatırlıyorsanız, İlk defa bir erkeğe güvenmişti. Güvenmek. .

Sevdiği için pişman olmadığını anlattığı sırada, kapıdan içeri bir polis daha girdi.

Bende sevgilimin yanına döndüm. Sıcak bir kupa kahve ve harika bir film ile. Immm… Nasılda sevimli bir şey. Bir görseniz diye benim ödüm yarılıyor. O filmi izledi, ben Fil’mi izledim. Yanındayken stresten avuç içlerim hep terlerdi. Bakışlarımı kaçırır, aptal gibi ellerine ya da ayaklarına odaklanırdım. O da fark ederdi, ona baktığım her saniyenin farkındaydı. Bu yüzden hiç bana bakmadı. Ben bir ayna daha öldürdüm kimse duymadı. Bu gün kaç yaşındayım bilmiyorum. Zaman beklemek değil, yorgunluk getiriyordu. Islak ellerimi uzatıp parmaklarının arasına geçiriyorum. Nefesin kesiliyor, her yer kararıyor ve ben bir kez daha kurban ediliyorum. .

-Kayıp, kâğıtlar, Kayıp gidiyor. .

Yollara düşüyorum, uzun soluksuz, ürkek. Koşuyorum. Koşmak çaresiz. Rüzgar suratıma tokat gibi vuruyordu soğuğunu. Kulaklıktan saz sesleri yükselirken gözlerimden umutsuz birkaç damla bırakıyordu kendini yüzümde ki çaresizliğin ortasına. Parmak uçlarımda ten rengi kalmamıştı. Soğuktan morarıyordu. Hızlı adımlarla, nefes almayı unutarak yürüyordum. Yürüdüğüm yeri bile bilmeden. Önüme çıkan araçlara bakmadan, ışıklarda durmadan… Ölmek şimdi bir korku değil, yalandan ibaretti. Bedenim zaten morgdan çıkmış kadar soğuk, ruhum bir o kadar cansızdı. Ne küfürler ediyordum. Ağız dolusu küfürler. Öyle ki bir an dedim “ Ciğerleri asit gazlarıyla dolsun, Bağırsaklarını ellerimle dışarı çıkaracağım. Her bir zerresine minik minik iğneler saplayıp tekrar içine dolduracağım. Zımba ile birleştireceğim açtığım yarayı. Bedenindeki etleri kesip yedireceğim onlara. Sıçana kadar. Elbet bağırsaklar zorlayacak diğer sağ kalan organları da. Tüm dünyanın gözü önünde asacağım hayallerini. İdam ederken kirpiklerini, Gözlerimle boğacağım her birini” Çok bencilce, hatta sadistçe değil mi? Bir kelimeyle ben bu hissi yaşarken senin canını yaksalar hoşuna mı giderdi. ? Sikerim ulan bütün söylediğiniz gerçekliği. Tümünüz yalandan ibaret değil mi! Jeolojik tabakalar gibi üst üste dizili derin bir mahremiyet göğe doğru kat kat yükseliyordu. Huzur içinde yat! Dini vecibeleri yerine getirmiyordum bu kez. Ayinler, aforoz edişler yoktu. Direk yakıyordum insanı, etin sığacağı büyük fırınlarda. İnsanları yakıyordum evet ama sana. Sana. Sana başladığım hiçbir cümleyi bitiremeden susuyordum sadece. Seni… Ben seni.. Ben, biz. Beni… Beni çocuğuna… Beni çocuğuna bağışla. Tamamlaya bildiğim son cümleden ne anlam çıkaracaktı kim bilir bu yazıyı okuyan kadınlar, çocuklar ve onlar. Hangi sözü aradan ayıklayıp çalacaklardı, ileride kullanmak için. Bakalım buraya kadar okumaya gücü yetecek miydi? O kadar iyi yazmıyorum kabul! Ama Kalbim Duvar örüyor. Yapmayın, Ne olur. Uçurtmayı vurmasınlar.! İzlediğim filmlerin en acıklı sahnelerini izleyip tekrar tekrar ağlamayacağım bu kez. Ağlayacaksan adam gibi ağla göt demezler mi adama!  Hıçkırıklarımı yutmayacağım. Siktiğimin alerjilerini bir daha asla hatırlamayacağım. Daha önce yaptığım hataları tekrar tekrar yapıp kanatmayacağım. Nefes alırken kursağımda kalmayacak bakışmalar. Dalga geçilen her an için bir mum yakacağım. Çocuklardan çaldığım bilyeleri teker teker sayıp, kendi kendime kağıttan şatolar kuracağım. Balkonuna astığım rüzgar gülünden korkmayacak kızlar. En çok diken seveceğim. Hızlı giden atın boku seyrek düşermiş, dört nala koşsam bile sıçmayı öğrendim. Yolun kenarına kaldırımın başına ağzını dayadıkları zencilerin kafasını ezerken onlar ben susmayacağım. Tekrar gireceğim gaz odalarına. Özgürlük yolunda fil dişi sahillerinin adını değiştirsin orospu çocukları! Fillerin dişlerini, çalıp satmayacaklar bundan sonra. Sigaralar yakacağım! Huzur içinde yatmayan bütün yazarların, şairlerin ve hayvanların anısına… Birer birer sulayacağım dün sperm oldukları halde toprak olmuş bütün kutsal canlıları. Libidosu yüksek Rasputin’i tanımayan veletlere tekrar tekrar anlatacağım ölümsüz olmanın turuncu rengini. Atom bombasından sağ kurtulan kentleri yeniden inşa edip yaşatanda aynı insanoğlu değil mi. Anadan üryan dolananları teker teker vuracağım. Saksılardaki esrar tohumlarını şarapla delirtirken, minik hapları intihar amaçlı yutacağım. Kanamamalı. Bilekler kanamamalı. Kalp yara almamalı. Yapmamalı, bakmamalı, gülmemeli, sevmemeli. Huzur içinde yat bir benlik daha. Bana şiir borcun var, unutma.  Bu gece fazla alkol almamalı. Tekilanın yanında limon bulursun sıkacak ama yarana tuz basmamalı. Sevmemeli, Sevmemeli.. Sevme… Sev.. Sevi.. Seni.. Sevi..Seni..Sevi… Allah belanı vermesin senin emi! İngiliz anahtarı, su bidonu, hela maşrapası, Seviyorum seni. .

İrem Çetin İpek – 08 Aralık 2012

 

2 Awesome Responses.

  • Nargile Sipsisi

    Merhaba İrem hanım. Yazılarınızı bir aydır takip ediyoruz arkadaşlarım ile beraber, bir kitap okumuş kadar oluyoruz bazen, anlatım diliniz gerçekten çok hoş ancak bir süredir durgunsunuz yazmaya devam edecek misiniz merak ediyoruz. Teşekkür ederim iyi günler.

    • irem cetin ipek

      🙂 Yazdıklarımı Kaldırabiliyorsanız ne ala.. Elbet bir gün yazacağım. . Ama bazen diyorum Çokta sikime, Boş ver. Ama ? Bi bok anlamıyorlar amk. ‘Boş ver. .’ 🙂 Sorunlarım var atlatayım döneceğim iyi okumalar.