3
Eyl

Zulapark; Sokak Arasında..

Dün yine seni gördüm sokak arasında..  Bilerek girmiştim zaten o yola da.

Ağzımı kirlettim.. Belki biraz da ruhumu kirletmiş olabilirim bencilliğimle.

Ama görmeni istemiştim, Sen olmadan da idare edebilirim sevgilim…

 

Soren’i tanır mısın ? Diye sordu. Aynadaki sessizliğim. . Bencilliklerimi anlatmaya dökülmüştüm ben o ara, dinlermiş gibi yaptım. Aynalar kırılıyordu peş peşe odamda. Ördüğüm duvarlar yıkılıyor, taşlar bir bir düşüyordu üzerime. Sigaraları artık bütün bütün çiğniyordum. Açlığım dinmez, susuzluğum dayanılmaz bir hal alıyordu. Aynı anda iki ay birden doğmuş gök yüzüne; kafamı kaldırıp bakmak istiyordum ama Ahşap çatı katında, sadece arasındaki boşlukta örümceklerin yaşadığı cilası bozuk tahtalar vardı. Binlerce düş kapanı yapmışlığım olsa da rüyalarımda hala kontrol edemediğim sancılar doğardı. Sayfalarını yırttığım kitaplardan süsler yaptım sana, sahillerden topladığım taşlar dizdim, içtiğim şarapların mantarlarını tek tek kenarlarına işledim. Sen fark etmezsin ama içine binlerce not gizledim. . Kafamın içinde dünden kalma sokak arası vardı sürekli, bir türlü dönüp yüzüne bakamadığım… Ağzımdan çıkan kahkahadan utandığım sokak arası..  “çok sevmiş nişanlısını, bu yüzden terk etmiş işte sen olsan terk eder miydin sevdiğini ?” cümlenin sonunu yakaladım neyseki düşünmeme gerek kalmadan cevap verebileceğim bir yere değinmişti.

-Terk ederdim tabi.

+Nasıl Ya!!! Bencillik değil mi bu sen onu seviyorsun o da seni neden tabi dedin şimdi??

-Çok zor bir açıklaması yok işte. Şöyle anlatayım; Uzakta bir sevdiğim vardı benim. Kalktı bir gün yanıma geldi, gezdik, eğlendik sarıldık, şiirler okudu hatta bana, el ele dolaştık bir güne bir ömür kattık onunla… Bir kelebeğin ömrü olduğunu bilemedim tabi sonra usulca öptük birbirimizi ardı arkası kesilmedi “seni seviyorum” kelimesinin. Oysa bir sürü kadın girmişti hayatıma benim, daha önce hiç birine dönüp seni seviyorum diyemediğim… Ufacık bir kelimeye bir çok anlam kattığımdan sanırım ben bu kelimeyi söyleyemezdim. . Tam söylemek için dudaklarımı aralardım ve bam! Sanki o an güneş tutulmasına yakalanmış gibi karanlıkta kalırdı aklım. Lal olurdu dilim kilitlenirdim. Yanan bir fotoğraf, düşen bir yaprak, yıkılan bir bina, patlayan bir ampül gibi aniden kesilirdi sesim.

Bu sefer kolayca çözüldü dilim. Akan bir ırmağın sürüklediği taştı da sanki, yolunu bulmuş gibi, ‘Kim o’ demeden kapıyı bulaşıklı ellerle açmış gibi hissettim. Bu kadar kolay söylediğim için kendime sinirlendim ama iş işten geçmişti. Her şey zaten mükemmeldi bende hiç şüphe etmedim. Seviyordum, seviliyordum 24 saatlik 1 gün 24 yıllık bir yaşantıya bedel gidiyordu. Ama Yaşar Kemal’inde dediği gibi “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.” bilemezdim onunda gittiğinde değişeceğini..

Her şey aynı anda uykuya dalan iki insanın, birlikte gördüğü bir rüyaydı birimiz zamansız uyandı ve bitti.

-Eee bunun ne ilgisi var Soren’in bencilliğiyle..

+Bi alakası yok sadece anlatmak istedim ama ben olsam; kesinlikle terk ederdim.

Ya saçma sapan konuşuyorsun olur mu öyle şey bak s… diye yine anlatmaya koyuldu bir şeyleri ilk cümlesini bile dinleyemedim. Boş gözlerle hangi kıyafetleri katlayıp valize koysam hangilerini atsam ya da burada bıraksam diye düşünerek kafamın içindeki boş koltuğa uzandım. Bir süre dinlenmeye ihtiyacım vardı ama zaten bir süredir sadece dinleniyordum. Dinlenme arzum hiç dinmiyor giderek çoğaldıkça ben de sessizleşiyordum. Arada vızıltı gibi yanımdakinin konuşmasını dinliyor tekrar mabedime çekiliyordum.  Okuduğum bir kitapta geçen cümle anılarımda yankılandı. “Bu kadar gürültü çıkardıktan sonra hiç olmazsa yerim değişir diye ümit ediyordum” hangi kitaptı hatırlamıyorum ama Murat Menteş’in kalemi olduğundan bir nebzede olsa emindim. Dışardan baktığında hiç bir anlam ifade etmiyor olsa da birini sevdiğini fark ettiğin anda değer kazanıyordu bilinç altındaki her cümle böyle.. Sokak arasında görme ümidine yenik düşen biri olarak karşı kaldırımda dolaşan kalabalığa  bakmak için yakamoza sırtını dönen biriydim işte..  Bir kişinin yüzü bin manzaraya değer gelirdi sahilde. Kelebeğin ömrü gibi erkenden tükense bile bilmediği şeyler vardı hala..  Benim “Seni seviyorum” dediğimde hissettiğim ona karşı değildi sadece.

 

Aslında basından beri açıklayamadığım bencillik bu benimde. Ben onu severken hissettiğim duyguları seviyordum kendimde. O bir kılıftı, etten kemikten oluşan, kendini attan, ottan ayıran özellikleri olmayan bir kılıf hani cep telefonu aldığınızda ona bir şey olmasın diye etrafına geçirdiğiniz, zamanında kumandayı yıllarca içinden çıkartmadığınız poşet gibi, tozlanmasın diye üzerine danteller astığınız televizyon örtüleri gibi gibi gibi… Ben siyah poşetle cenaze aracına taşınan bir cesettim, o da son nefesimde gördüğüm tavan.

-Haksızsın bence bencil değilsin sen bile terk etmemişsin o seni terk etmiş !

+Ben terk ettim ya da terk edildim demedim ki…

-Harbi hanginiz bitirdi bu ilişkiyi?

+O terk edilmek için bana soğuk davranmayı seçti, bende kendini zorlamasını istemediğimden geri çekildim. Çünkü dostum beni bırakıp gitmek istediğini hissettim.. Bunu hissetmek, terk edilmekten beterdir. Aynı şey gibi…

Ney gibi dedi… Bu hissi sığdırabileceğim hiç bir kelime aklıma gelmedi. Betimlenemezdi. Süs çiçeği her sabah sulamak? Cılız kalırdı yanında… Kanserli  bir hastaya geri kalan hayatını mutlu yaşa demek? Yok yok bu da kurtarmazdı, hayır ne kadar düşünürsem düşüneyim bunu açıklayabilecek bir tanım dünya üzerinde henüz keşfedilmemişti.. Sustum sadece bende! Son parça kıyafeti de valize güzelce katlayıp koydum. Biletimin üzerine bakıp en son beni otobüse bıraktığı anı anımsadım. Biletimi kesen adama bile benim sevdiğim bu derken, karşımdaki amcanın gözlerinden yansıyan mutlu sanrımı hatırladım. İçim tekrar ısındı, sarıldığında dokunduğu noktalar hala sıcacıktı. Son kez gidişini kafamı yasladığım camdan izledim. Tekrar gözlerimi açtığımda etrafta kimse yoktu…

Boş bir Valiz, Tek Yön bir Bilet ve Kırık bir Kalpten başka hiçbir şey yoktu.

İrem Çetin İpek – 3 Eylül 2017 – 23.45

...